Bir Blues Kaçkını: Otis Taylor
Can Hankendi
“Blues’u çalmak kolay, hissetmek zordur.” - Jimi Hendrix
En köklü müzik türlerinden biri olmasına karşın, blues dediğimiz (ya da dinlediğimiz) zaman akla gelen hikâyeler ve müzik öğeleri bir asırdır değişmemiştir.* Terk edilen adamlar, tarlaları kurak bırakan şeytanlar, sel baskınları, ulaşılamayan kadınlar ve bu hikâyeler etrafında dönüp dolaşan birkaç melodi... Çoğu geleneksel müzik türünü benzer şekilde tanımlamak mümkün olsa da, diğer geleneksel türlerden farklı olarak blues’un büyüsünü hâlâ üzerimizde hissetmeye devam ediyoruz. Blues kökenli müzikler popüler müziğin yönünü çizerken, müzikal evriminin gitar virtüözleriyle kısıtlı kalmış olması, blues büyüsünün geleceği hakkında benim gözümde umutsuz bir tablo çiziyor. Yeni bir Hendrix beklemek fazla iyimserlik (belki de saflık) olacağı için, 21.yüzyılda blues’un “eski” bir tür olarak tarihe karışıp karışmayacağını belirleyecek olanların Otis Taylor gibi “blues kaçkınları” olacağını söylemek kanımca gerçekçi bir yorum olacaktır.Guitar Player dergisinin deyimiyle, “günümüz müziğiyle en alakalı blues gitaristi” Otis Taylor’ın hikâyesi 1948 yılında Chicago’da başlıyor. “Bir sosyalist ve gerçek bir bebop’çı” olarak tanımladığı babasından aldığı ilhamla caz ve blues’a merak saran Otis, çeşitli blues topluluklarında gitar ve armonika çalarak müzik dünyasına adımını atar. 1977 yılında müziğe değil ama müzik şirketlerine küserek 1995 yılına kadar ortadan kaybolur. Bu süre içinde antika işine giren ve bir yandan da profesyonel bisiklet takımlarına koçluk (!) yapan Otis’in müzik dünyasına dönüşü 1997 yılında Blue Eyed Monster albümüyle olur. Bir gitar virtüözü olmasa da, çocukluk tutkusu banjosu, gerçeklikten kopmayan güçlü hikâyeleri modern formlarla birleştirmesiyle, benim için Otis Taylor, blues’un sadece gitar sololarıyla evrilemeyeceğini en iyi anlamış blues müzisyeni (ya da kaçkını) olmaya devam ediyor.
1997’den bu zamana yaklaşık her yıl bir albüm çıkaran Otis Taylor’ın son albümü Contraband, hâlâ blues üzerine kafa yorulacak şeyler olduğunu gösterecek güçte bir albüm. Kısacası Contraband için, Otis Taylor’ın “yenilikçi blues önermesi” diyebiliriz. Bu önerme, blues’un hikâyeleriyle birlikte müzikal formunu da güncellemeyi savunuyor. Albümdeki 14 şarkı, blues müziğin hangi müzik türlerine göz kırpabileceğinin, tarihte hangi müzik türlerinden ilham aldığının bir listesi adeta. 20. yüzyıl boyunca neredeyse tüm popüler müzik türlerinin ana ilham kaynağı olan blues’un, artık kendi ilham kaynaklarını yenilemesi gerektiğini, hatta ilham olduğu türlerden de beslenebileceğini görüyoruz. Albümü ilk dinleyişte “çok iyi bir radyo dinliyorum” hissine kapıldım. Buna sebep Contraband’in türler arası bir blues albümü olması. Albümün açılış parçası “The Devil’s Gonna Lie”, bir John Lee Hooker güzellemesiyle başlayıp kilisede sonlanan, yani kafası karışık bir gospel parça. Albümün devamı zaman zaman blues’un Afrika kökenlerini su yüzüne çıkararak (“Yell Your Name”, “2 or 3 Times”), blues’un unuttuğu sesleri tekrar hatırlamamıza sebep oluyor. Otis Taylor’ın her türe uydurabildiği zengin vokalleri, hiçbir şarkının albümde sırıtmamasının en önemli sırrı. Bazen bir Lanois düzenlemesi dinliyor sanırken (“Look To The Side”), bir sonrasında Dylan’ın Oh Mercy’sinden bir şarkı (“Romans Had Their Way”) dinliyor hissine kapılmak çok mümkün. Özetle Contraband modern bir blues antolojisi olma niteliğinde, sapasağlam ve şaşırtıcı bir albüm.
Popüler kültürde blues’un önemi kavranmaya başlandığından beri (ki bu Türkiye’de tam olarak Efes Pilsen Blues Festivali’nin ilk yıllarına tekabül eder), dinleyiciler için klişe olmayan blues albümü, müzisyenler için de klişe olmayan blues’u sevecek dinleyici bulmanın zorlaştığı bir gerçek. Böyle bir ortamda Eric Clapton’ın neden albüm yapmaya çok yanaşmadığını, yapınca da klişelerden neden kaçmadığını (belki de kaçamadığını?) anlamak mümkün. Mevcut blues resmi içinde, Otis Taylor’ın vizyonu daha da kıymetli hale geliyor. Bu yenilikçi bakışın tadına bakmak için ise Contraband biçilmiş kaftan.