Börtü Böcek Biraderler(in Biri)


Tayfun Polat
Mecmuada çok veda yazısı basıldı ama hiçbirini ben yazmamışım. Sebebi belli galiba, olayı kişiselleştirmeden edemeyeceğim. Beastie Boys’un kurucusu Adam Yauch 47 yaşında kansere yenildi. İşbu yazı, benim kendisiyle vedalaşamamamdır.
 
Memleketin ‘80’lerdeki müzikal gafilliği içinde rap’ten biraz haberdar olsak da hip hop’un ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu. Britanya heavy metal’inin yeni dalgası üzerimizden geçiyordu. Amerika’dan Madonna ve Michael Jackson dışında gelen en gür ses glam idi, ki o sularda da sörf yapanlarımız vardı. Derken, birden, aerosmithcandir.com’dan Steve Tyler ve Joe Perry’nin yan odasında volümü sonuna kadar açarak onların prova yapamamasını sağlayan 3 zenci (o yıllarda zencilerdi bizim için) “Walk This Way” diye çığırarak bizim kıyılarımıza, TV ekranlarımıza kadar ulaştılar. Run DMC’nin 1986 tarihli Raising Hell albümündeki bu şarkı öyle büyük bir sükse yaptı ki buralarda, birkaç kopuk görüntüye daha vakıf olduk hip hop üzerine. Bu görüntülerden birinde üç tıfıl beyaz çocuk, parti yapma hakkı üzerine sırayla öne çıkıp hızlı hızlı bir şeyler söylediler. Klip de bir tuhaf, biraz amatörceydi falan ama kaldı akılda, unutulmadı. Biri boynundaki kalın zincire kocaman bir Volkswagen amblemi asan (ki rivayetlere göre o yıllarda çok arabadan bu amblem çalınmıştır onun yüzünden), biri beyzbol şapkalı iki velet ve konuyla pek alakalı gözükmeyen, çakma bir James Dean görünüşlü, bebek yüzlü ama diğerlerinin abisi gibi, rap’çiden çok teddy boy’a benzeyen bir eleman daha. Ya da sırasıyla Michael Diamond (Mike D), Adam Horovitz (Ad-Rock) ve Adam Yauch (MCA) isimli bu haşere çocukların grubu Beastie Boys.


 
Sonra bizim trash metal ile mesaimiz başladı. Ardından siyah tşörtleri çıkarıp oduncu gömleklerini giydik ve geldik ‘90’lara… Kuşağımızın kendini en iyi ifade eden müzisyenleri grunge olup kayboluşumuza tercüman olurken, memleketin müzikal ortamlarında da bayağı değişiklikler oluyordu. Bizim muhitimizde en büyük değişiklik Akmar Pasajı ve ulaşılabilecek neredeyse sonsuz albümdü. Gece MTV’de bir grup keşfeder (nerede o Alternative Nation, 120 Minutes gibi programlar, ah nerede…), ertesi gün pasaja gider kasete çektirirdik.
 
Bu müzikal bollukta hip hop da kendine bayağı kulak buldu. Önce Cypress Hill Black Sunday’i çıkarttı. Sonra biraz geç de olsa Do The Right Thing’i izleyip Public Enemy’yi keşfettik. Ama asıl vurucu darbe Beastie Boys’dan 1994’de Ill Communication’la geldi. Artık sabah akşam “Sabotage” dinliyor, Avam Kamarası ya da ev partilerinde o yükselme anını bekleyip havada göğüs tokuşturuyorduk. Spike Jonze’nin çektiği kült klibinin de sabah akşam yayınlanmasıyla, o günlerde sadece bu şarkı yüzünden günde 50 Ill Communication kaseti satılmıştır pasajda. (Benimkinde albüm kapağının kaset boyutunda deforme edilmiş renkli bir fotokopisi vardı, herhalde Zihni’nin işidir.)
 
Bu arada albüm Bilbaord’da 1. sıraya yükselecek kadar çok satıyordu. Artık “Shure Shot” ile coşup “Root Down” ile iyiden iyiye hip hop’a kök salıyorduk. Geri dönüp diğer albümleri çalışmaya başladık. Run DMC’nin Raising Hell’i ile aynı yıl, artık bir majör plak şirketi sayılan Def Jam plak şirketinden çıkıp firmanın ilk 1 numaraya yükselen albümü de olan Licenced To Ill (Rolling Stone dergisinin yorumuyla üç idiotun yarattığı bir başyapıt), yarı enstrümantal yapısıyla hip hop’un Dark Side Of The Moon’u sayılan Paul’s Boutique ve diğerleri yanında biraz sönük kalsa da Check Your Head, teker teker tezgâhlara düşen Beastie Boys albümleri olarak dönüp durmaya başladı beynimizin içinde.
 
Beastie Boys da büyüdü tabii biz büyürken, haşarılık ve haşeratlıktan çıkıp yarenlerimiz oldu pek çoğumuzun. Pasajımız, kayalıklarımız, walk-man’de çalan şarkılarımız askerliğe, iş hayatına, trafiğe, oradan oraya yetişme çabasına dönüştü. Aylaklığa zaman yoktu. Haşarılık ise bir nostalji olmuştu. Belki bundan, tüm dünya 1998’de Hello Nasty albümü ve özellikle albümdeki en büyük hit “Intergalactic” ile haşır neşir olup eğlenirken, biz hafta sonunu bekliyorduk devrilmek için. Hâlâ eğleniyorlardı belli ki, ama bizim eğlencemize fazlasıyla elektronik sesler bulaşmıştı. Keza pek de sık albüm yapmayan biraderler 2004’te To The 5 Boroughs’u çıkarttığında konunun bayağı uzağındaydık artık.
 
Ama sonra, seneler 2007’yi gösterdiğinde, yıllar süren ihmalin utancıyla kucakladık The Mixed-Up’ı. Bu tamamen enstrümantal ilk hip hop albümü, bir kez daha eski kayıtlara geri döndürürken bizleri, fark ettik ki, adamlar sadece rap yapmıyor, bayağı bayağı çalıyordu (Paul’s Boutique’de de fazlaca enstrüman kullanımı vardır ama albümün çok katmanlı yapısı kullanılan yüzlerce sample yüzündendir. Keza tüm Beastie Boys albümlerinde ve canlı sahnelerinde bir DJ eşliği vardır; altyapılar, sample’lar ve plak kaşımalar vs. için. Ve enstrüman kullanımı çok da öne çıkmaz). The Mixed-Up bize şunu da gösterdi, evet, Ad-Rock’ın iyi bir gitarist olduğunu söyleyemeyiz, evet, Mike D’nin iyi bir davulcu olduğunu iddia etmek aşırı bir yorum olur. Ama MCA, basını konuşturan bir müzisyendir. Beastie Boys’un funk’a bolca bulanmış altyapıları, riff’leri, rhyme’ları enstrümanına hâkim olamayan birinin çalabileceği müzikler değildir. Ve grubun hip hop türünün en çok satan, en çok başarı sağlamış ve türe bulaşmış herhangi bir müzisyene en çok ilham veren grup olmasında, adamların hem iyi birer müzisyen hem de iyi birer prodüktör olmalarının rolü büyüktür. Ama işte bu albümle bir kez daha kendilerini aşmış ve bir kez daha çığır açmışlardı.
 
Yeniden biraderlerle vakit geçirmeye başlamış, yeni albüm için heyecanlanırken, kötü haber 2009’da geldi, Adam Yauch’un kulakaltı ve lenf bezelerinde kanserli ur bulundu. İyileşme ihtimali yüksek bir kanser türü olması ve MCA’in moralini yüksek tutarak kanseri iyileştirilebilir olarak tanımlamasıyla teselli ettik kendimizi. Ama albümün çıkışı ertelendi, turneler, konserle iptal edildi. 2 yıl sonra son albüm Hot Sauce Committee Part Two çıktığında, ne yalan söyleyeyim, derin bir oh çektim, demek ki iyileşmişti. Ama…


 
Adam Nathaniel Yauch; aktivist (ateşli bir kadın ve LGBT hakları savunucusu), çoğu Beastie Boys klibinin yönetmeni (Nathaniel Hörnblowér mahlasıyla), kendi film prodüksiyon firmasının sahibi, Tibet’e Özgürlük hareketinin en büyük destekçisi (onlarca konser düzenledi harekete destek sağlamak için, ayrıca Milerepa Vakfı’nı kurdu), bir Yahudi bir Katolik ebeveynin koyu Budist oğlu, rap’çi, bascı, söz yazarı, çok yönlü bir sanatçı… Artık yok. Ve bu, büyük bir olasılıkla Beastie Boys’un sonu demek. Çünkü onlar sadece aynı grubun elemanları değil, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bir aile. Bir türlü içlerine sinmedikleri, düzenlemelerle oynamaktan bitiremedikleri son albümlerinin ilk kısmı Hot Sauce Committee Part One için bolca kayıt yapılmıştı. Muhtemelen bu kayıtlar bir süre sonra gün yüzüne çıkar. Belki kıyıda köşede kalmış, henüz değerlendirilmemiş başka kayıtlar da vardır, onları da dinleyebiliriz. Ama Ad-Rock ve Mike D’nin, ağabeyleri olmadan Beastie Boys adıyla yeni bir şeyler yapacaklarını pek sanmıyorum.
 
Bir hip hop parçasının ilk temasta bünyeye nüfuz etmesinin nedeni bolca söz ve yeknesak vuruşlar arasından ufacık bir melodinin, bir sample’ın, bir efektin akla kazınmasıdır. Yoksa sözler ne söylerse söylesin, vuruş ve bas arasında takılı kalan bir rutinliği dinlemek durumundasınızdır. Ki, dinlemezsiniz zaten. Beastie Boys’un en iyi yaptığı iş, zaten farklı türlerden (ilk başladıklarında hard-core, punk çalıyorlardı mesela), farklı kültürlerden (ikisi yarı Katolik yarı Yahudi, biri Yahudi, Manhattan’ın bağrında, siyah kültürle haşır neşir oluyorlar, o argoyu konuşuyorlar vs.) beslenen müzikal bir altyapıyı o vuruşlar ve bas yürüyüşleri arasına maharetle yerleştirmek. Bu nedenle en uzun soluklu ve en başarılı hip hop grubu onlar. Üç kişinin yaptığını ikisi de yapabilir, sonuçta yetenek belli. Ama hep biri öne çıkar, söz alır Beastie Boys şarkılarında, sayar, sallar, bitirir, geri çekilir, ötekine sıra gelir. Sonra ötekine. Bu rutin böyleyken ve artık MCA bir adım öne çıkmayacakken, Mike D ve Ad-Rock da geride kalacaklardır. Yaşamımın neredeyse yarısını beraber geçirdiğim, onlarca şarkısında yerimde duramadan zıpladığım, dans ettiğim, içtiğim, tekrar tekrar dinlediğim ve ne şanslıyım ki canlı da izlediğim bir grubun sonu bu bence. Beastie Boys da geride kaldı.
 
Son olarak, şunu da söylemek isterim, böyle ölümler bana hep erteleyip durduğum kendimi hatırlatıyor. Bilgisayarda oyun oynamayacağım lan artık diyorum, daha az dizi izleyeceğim, daha çok yazacağım… Yarım, yarım, yarım, bir sürü yarım. Yarım kaldık yine. 47 yaşındaydı.

tayfun@kargart.org