İllüstrasyon: Ali Çetinkaya

Sana saatimi ayarlayacak kadar bile güvenmiyorum!


Deniz Yenihayat
GÜVEN konusunun beyin fırtınasından çıkan başlıklara alt alta bakınca neredeyse her satırda aklıma tek bir kavram çakıldı: Dezenformasyon! Dezenformasyon! Dezenformasyon!
 
Vikipedi’ye sorarsan: “Yanlış veya doğruluğu bulunmayan, kasıtlı olarak yayılan bilgi anlamına gelen; hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan ‘Karşı propaganda’ ile benzerlik taşıyan; sahte belge, el yazısı, fotomontaj ve montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve dedikoduların duyurulması gibi yöntemleri bulunan...”. Dezenformasyon şimdi böyle mi ya? Evlerden ırak (kalamıyor maalesef, hatta tam da ortasında, evin her köşesinde, ofiste, caddede, her yerde)!
 
Bizimki gibi her duyduğunu, gördüğünü sorgusuz doğru kabul edebilen ve herhangi bir şeyden şüphelenecek kadar bile birikime sahip olmayı ölesiye reddeden bir toplumda, dezenformasyonun tarihi şıp diye yazılır, her günümüz, tüm tarihimiz zaten gani gani bununla dolu, anlayana...
 
Bizim topraklarda da bu, en basit araç olan medyayla yapılıyor. Milyonlar yaşamlarının büyük kısmını TV başında geçiriyor, artık yavaştan internetle pabucu damlara atılıyor ama ben odağı TV’de tutmak istiyorum yine de. Zira buralarda en yaygın ve en etkin dezenformasyon aracı hâlen aptal kutusu.
 
Haberler, hatta tamamen habere ayrılmış tematik kanallar, tartışma programları, diziler, kadın programları, doktor gibi uzman isimlere danışılan programlar, advertorial dediğimiz öğretici reklam kuşakları derken TV’nin kendi içindeki dezenformasyon araçları bile artık çeşit çeşit. Her yaş grubuna, her ilgi alanına, her eğitim düzeyine uygun bir manipülasyon menümüz mevcut. Hangi hedef kitleden olursak olalım genelde yüzeysel bilgiyle yetiniyoruz. Dezenformasyon propaganda aygıtlarından sıyrılıp, ari bilginin sonunu getirmeye hazırlanıyor. Hani şu Fahrenheit 451’deki mevzu; bilgi lüzumsuzdur, insanları mutsuz eder noktasına geliyoruz galiba.
 
Herhangi bir duyuma ya hemen inanıyoruz ya da güvenilmez kaynaklardan “check” edip rahatlıyoruz. Ya bildiğimiz kadarıyla yetiniyoruz ya da detaysızlaştırılmış ve sürekli tekrar edilen bilgi başlıklarını referans alarak yanlış sağlamalar yapıyoruz.
 
Bir noktadan sonra bu kadarı da olamaz dedirtecek hâl almaya başlıyor ve dezenformasyon kanıksandığı ölçüde güvensizlik, sonra da saygı düşüklüğü ve entropi başlıyor. Veyahut daha vahim olan vukû buluyor ve kadercilik had safhaya çıkıyor. “En iyisini Allah bilir” noktasına hemencecik gelebiliyorsunuz, bizimki gibi dini temelleri modern anlayışta tamamen kullanışsız paganik öğretilerden oluşan toplumlarda.
 
Dezenformasyon ve manipülasyonların içerikleri, niyetleri filan zaten ciltlik konular. Ama genele bakıldığında hâkim güçlerin, kendi doğrularını ya da çoğunluğu kolayca yönetebilmelerini sağlayabilecekleri “sentetik doğrular”ı kitlelerce kabul edilebilir hale getirme çabaları. Kısacası “işlerine nasıl geliyorsa”. Tabii dezenformasyon fikrinin karşısında kalmak ve kendini bunun dışında tutmaya çalışmak da “komplo teorileri” denen uçsuz bucaksız olasılıklar evrenine kapı aralamak anlamına da gelebiliyor. İllüminati’den tut, kuantum gerçeklik, Sabetaycılık ve inanmazsın tasavvufa kadar bile gidiyor bu komploculuklar. Belki yeterli dozda farkındalık bile iş görebilecekken fazla bulandırmaya da gerek yok ortalığı; bazen en gerçek şey en basit olandır. Biz lahana yediğimizi bilelim de, isterse o yine de gaz yapsın.
 
Hani elektrikler kesilince önce evdeki herkesten bir “aaa” efekti çıkar, sonra da televizyonun insan ilişkilerini nasıl da bitirdiğinden dem vurulur ya, elektrik geri dönünce de herkes yine TV’sinin, pad’inin, telefonunun başına...
 
Hadi, okumayı bitirdiyseniz cümleten ekranlar fora! shakecambodia@gmail.com