Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK

Nejat Dimili – Ambivalans - Timezone Records
Nejat Dimili’yi 3-4 yıl önce paylaşmaya başladığı, akustik düzenlemelerle, genelde bireyin yalnızlıklarını konu alan şarkılar yazan bir ozan olarak biliyorduk. Sahnemizde de birkaç kez ağırladık. İki yıldır pek sesi soluğu çıkmıyordu. Meğer ilk
albümü Ambivalans için kapanmış, çalışıyormuş. Prodüktörlüğünü de üstlendiği bu ilk albümle bize çok hoş bir sürpriz hazırlıyormuş. Sandığından bolca cevherle an be an işlediği, başta ses işçiliğiyle vuran bir albüm Ambivalans. Alman label Timezone’un diskografisine Türkçe yazan bir ozan katmak istemesinin sebebi de bu müzikal örgü olmalı. Triphop, elektronika, film noir etkileriyle şarkılarını bambaşka hallere dönüştürmüş Nejat.

Ambivalans, psikolojik bir terimmiş. Bir kişiye ya da duruma karşı birbirlerine zıt duyguların aynı anda hissedilmesi anlamını taşıyor. Nejat da albümüne isim değil, teşhis koymuş. Tam da teşhisi gibi, meramını anlatırken de, müzikle bütünleştirirken de sağ gösterip sol vuruyor. Hatta hem sağ, hem sol. Hissiyatı karanlık, yoğun anlarla bezeli bir albüm bu. Aynı zamanda, bir taraftan da fısıldayan sözler, vızıldayan sesler duyuyoruz, ki başka şeyler anlatıyorlar. Vokalin pese indiği bazı anlarda rahatsızlık hissedebilirsiniz. Ama bu seçimin albümün karanlığını koyulaştırdığını kabul edince farklı bir dinleme de mümkün. İlk albümün böylesi az bulunur.
Çağıl Kaya – Şimdilik Her Şey Yolunda – A.K. Müzik 
İlk albümü Bir Parça Ay Biraz Kuş ile 2014’te karşımıza güçlü bir biçimde çıktı Çağıl Kaya. Hem kadın caz vokalistlerimiz arasında sesiyle kendine alan açtı, hem de söz yazma yeteneğiyle fark yarattı. İkinci albümde yine usta müzisyenlerle çalışarak (Ercüment Orkut, Cem Aksel, Eylül Biçer, Tamer Temel, Matt Hall) ve yine çok iyi sözler yazarak hem caz sahnemizdeki hem de kadın ozanlarımız arasındaki yerini sağlamlaştırıyor.
 
Herkes çok formda çalmış ama özellikle Ercüment Orkut’un adının altını çizmeli. Ekibin uyumu (özellikle doğaçlama hissi yaşatan bölümlerde) üst düzeyde. Çağıl Kaya da böyle bir ekiple daha da rahat, performansını bir level üste taşıyor albümde. Ama özellikle sözlere dikkat kesiliyorsunuz dinlerken. Selmi Andak’ın Sevinç Tevs’in sesiyle özdeşleşen “Ve Ben Yalnız”ı ve mor ve ötesi’nin “Deli”si haricinde tüm sözler Çağıl Kaya’ya ait. İlk albümde daha sevinçli, oyunbaz sözler vardı. Bu albüm daha karamsar. Ama umutsuz değil. Bir de Suruç’ta hayatını kaybedenler için “Saatler 12’de Durdu” var. Bir caz albümü ama bir ozan var bir tarafta da. Sesini her geçen gün biraz daha bulan bir kadın ozan. Albümün adı La Haine filminin unutulmaz repliğinden geliyormuş. Orada yere çakılana kadar “Her şey yolunda,” diyordu hikâyenin kahramanı. Çağıl Kaya ise yükseliyor.
 

YAYIN


Daha önce Philip K. Dick en iyi roman ödülü de almış Kanadalı-Amerikalı bilim kurgu yazarı Robert Charles Wilson’ın 2005 yılında Hugo en iyi roman ödülü alan Dönüş isimli kitabı İthaki Yayınları’ndan Burak Kara çevirisiyle çıktı. Bu aynı zamanda Axis ve Vortex isimli diğer kitapların da yolda olduğunun ve “Dönüş Üçlemesi”nin gerisinin de geleceğinin habercisi. Stephen King’in övgüleriyle sunulan kitap; yıldızların kaybolduğu, gökyüzünün karardığı bir gece üç gencin tanık oldukları Ekim Olayı’nın yalnızca kendi hayatlarını değil, tüm dünyanın gidişatını değiştirişini anlatıyor. İsyanlar, intiharlar ve cinayetler hızla artış gösterirken inanç hareketleri de tıpkı dünyanın çevresindeki bariyer gibi dört bir yanı sarıyor. Ve insan ırkı evrende yalnız olmadığınının farkına acı bir biçimde varıyor.
 

FİLM

2013’te çektiği ilk filmi Ain’t Them Bodies Saints ile kariyerine iyi bir başlangıç yapan Teksaslı yönetmen David Lowery’nin gene aynı kadroyla, yani günümüzün dikkat çekici oyuncuları Casey Affleck ve Rooney Mara ile çalıştığı yeni filmi A Ghost Story, bir trafik kazasında kaybettiği müzisyen eşinin hayaletinin ortaya çıkmasıyla gelişen olaylarla, bir korku hikâyesinden daha farklı bir tecrübe vaat ediyor. Bonnie “Prince” Billy olarak da pek sevdiğimiz, aktörlük geçmişi de olan Will Oldham’ın da kadrosunda yer aldığı film, Amerikan indie’sinin iyi örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Pek başarılı dizi Rectify’da da çalışmış olan Lowery takipte kalacağımız yeni isimlerden.
 

DİZİ

Burada size konuşan köpekli bir sit-com tanıtacağımızı söyleseler, pek mantıklı konuştuklarını söyleyemezdik. Ama Downward Dog bu zor ihtimali gerçekleştiren gayet eğlenceli bir yapım. Samm Hodges (Martin’in sesi) ve Michael Killen’in yarattığı ve konuşan köpeğimiz Martin ve sahibi Nan’in (Fargo’nun ilk sezonuyla tanıştığımız Allison Tolman) maceralarını konu alan dizide aslında insanların hikâyelerinde pek bir numara yok. Reklam sektörü ve ilişkilerle alakalı birkaç iyi espri çıkıyor. Ama tüm olanlar dizimizin yıldızı Martin’in hikâyesine fon oluşturuyor. Konuşurken bile bu kadar sevimli olabilmesi adeta animasyoncular için kolanın formülünün bulunması gibi bir şey olsa gerek. Özellikle evcil hayvan sahipleri kayıtsız kalamayacaktır. Sıcaktan beyniniz akarken keyifli bir seçenek. Ay sonunu bekleriz derseniz de 3. sezonu yalan hikâyesine dönen, 1 Nisan’da sürpriz bir şekilde ilk bölümü yayınlayarak sevenlerini iyice sabırsızlandıran Rick and Morty 30 Temmuz’da izleyiciyle buluşuyor. Çorak yaz günlerini çekilir kılacak işlerden biri.

 

ALBÜM

En yaratıcı zamanları ‘60’lar ve ‘70’lerde geçirmiş efsane isimler yeni albüm yayınladıklarında yorum yapmak biraz abes kaçıyor. Müziğe büyük değerler katmış 70 üstü isimlerin işlerine katı bir şekilde olmuş-olmamış ekseninde bakmak anlamsız. O yüzden Roger Waters’ın yeni albümü Is This the Life We Really Want’ı da normal bir albümmüş gibi yorumlamayacağız. Waters’ın solo kariyeri esasen The Wall ile başlamış, Pink Floyd’un dağılmasıyla da Amused to Death, The Pros and Cons of Hitchhiking gibi gayet başarılı işlere imza atmıştı. Is This the Life We Really Want prodüksiyonda Radiohead’in 6. elemanı diyebileceğimiz Nigel Godrich ve son yıllardaki solo işleriyle has adamlarımızdan biri haline gelen Jonathan Wilson’un (hatta 2014 albümü Fanfare’den bu sayfalarda bahsederken Dark Side of the Moon referansı geçirmişliğimiz de vardı) müzikal katkılarıyla sağlam bir altyapıya sahip. Müzik ise Waters’dan ne bekliyorsanız o. Daha çok The Wall albümüne yakın olduğu söylenebilir. 73 yaşındaki Waters hâlâ etkileyici bir vokale sahip. Ama albümü dinledikçe müziğin asıl işinin sözlere eşlik etmek olduğunu hissediyorsunuz. Waters’ın dünyanın hali hakkında söyleyecek önemli sözleri var. En iyi solo çalışması değil tabii ki ama böyle bir beklentiye de gerek var mı?

2008’de 22 yaşındaki Robin Pecknold’un başını çektiği Fleet Foxes ilk albümünü yayınlamıştı. Folk tarzın tavan yapmaya başladığı yıllarda, “doğru zamanda” yayınlanan bu albüm, tarihin de en iyi debütlerinden biriydi. Ardından gelen, 2011’de yayınladıkları Helplessness Blues ilk albümün heyecanına ulaşamasa da kalburüstü bir çalışmaydı. Crosby, Stills, Nash & Young, Roy Harper ve ‘70’lerin Britanyalı hafif uçuk folk hareketinden beslenen grup sonrasında uzunca bir ara verdi. Davulcuları Josh Tillman, kendine Father John Misty adını vererek solo kariyerine başladı ve sonuncusu bu yıl yayınlanan Pure Comedy olmak üzere üç albüm yayınladı. Çok da övgü aldı. Bu boşlukta çekingen Pecknold ise Columbia Üniversitesi’nde eğitim gördü. Geçen ay yayınlanan son albümleri Crack Up 6 yıl aradan sonra Fleet Foxes’ın çok da değişmediğini gösteriyor. Ama artık folk’un değil synth’in dünyasındalar. Onlar da etraflarında olan biteni çok da takar gibi gözükmüyorlar. İyi bir kayıt, pek güzel melodiler, biraz gösterişli sözlerle gayet iyi bir albüm. 2008’deki kadar tezahürat almayacaklardır ama daha sıklıkla albüm yapabilirler. Manalı kalabilmeleri için illa da hit şarkılara sahip olmak zorunda olmamalılar.
Bir açıdan baktığımızda tarihin en büyük rock grubu diyebileceğimiz Can’den geçtiğimiz yıllarda bolca bahsettik aslında. Yine de şu ana kadar bu gruba dalamamışlar için Can bir güzellik yaptı. The Singles adı verdikleri yeni toplama albümleri adından da anlaşılacağı üzerine Can’in yayınladığı 45’liklerden oluşuyor. Grup bu yayını kutlamak adına biraraya da gelecekti ama Jaki Leibezeit’in sene başındaki kaybı buna engel oldu. The Singles Can’e yeni başlayanlar için bir hazine. Grubun ne kadar zaman-dışı müzik yaptığını bir kere daha kanıtlıyor.
Biraz geç de olsa radarlarımıza düştü Algiers. 2015’te yayınladıkları ve kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle hemen dikkat çeken grup; yeni işleri The Underside of Power’la da yoluna sağlam adımlarla devam ediyor. Herhangi bir türe sığdırmanın kolay olmadığı grup gücünü de buradan alıyor. Hepsi Atlanta’da tanışmış ama artık farklı ülkelerde ikâmet eden ekip çok farklı damarlardan besleniyor. Vokalist Franklin James Fisher’ın vokali gospel çağrıştırırken; post-punk, Nick Cave’in The Birthday Party zamanları, Barry Adamson, TV on the Radio gibi referansları rahatlıkla verebiliriz. Prodüksiyonda yer alan, Portishead’den tanıdığımız Adrian Utley’in etkisiyle ilk albüme göre daha derli toplular. Gayet enerjikler. Yılın en etkileyici işlerinden birine imza atıyorlar. Indie rock’un zorlandığı şu yıllarda önemli bir vaka.
King Gizzard & the Lizard Wizard, daha önce duyurduğu gibi, bu yıl çıkartacağı 5 albümün ikincisini de ortaya çıkarttı. Murder of the Universe adını taşıyan ve grubun tabiriyle tüm konseptleri bitiren bir konsept albüm olan yeni harika, üç bölümden oluşuyor. The Tale Of The Altered Beasts, The Lord Of Lightning vs Balrog ve Han-Tumi And The Murder Of The Universe. Albümün ilk iki bölümünü anlatıcı Leah Senior, son bölümünü ise metni konuşmaya çeviren bir program seslendiriyor. Fantastik yaratıklar, bilim kurgu ve psikodeliyanın birbirine dolaştığı kısa kısa ve takip eden kayıtlarla aslında üç uzun parça var. Ki üç bölüm bunlar da. Bu arada grup doğrudan yeni maceralara yelken açtı ve Miles Davis’in Sketches Of Spain’inden ilhamla doğaçlama caz yapacakları Sketches Of Brunswick East isimli yeni albümlerinin pek yakında çıkacağını duyurdu.