İllüstasyon: Kurt Hoffman

Bildiğin Romanları Unut: Jonathan Safran Foer


Tayfun Polat
Çok beğendiğin bir roman yazarıyla aynı zamanda yaşamak heyecan verici. Yeni çıkacak kitabını heyecanla beklemek, çıkar çıkmaz alıp okumak... Tabii ki bir sürü yazar var beğeniyle okuduğum ama aralarından birkaçının benim için yeri ayrı. Türkçe yazanlardan Barış Bıçakçı ve İlhami Algör kurdukları dil ile, Kazuo Ishiguro her romanında yeniden ördüğü dilsel yapı ile, Tom Robbins zekâsı ve kurgusuyla, Nick Hornby yine zekâsı ve espritüelliğiyle favorilerim. Sadece bu isimleri saydım, çünkü hepsinin bütün romanlarını okudum. Ama bütün romanlarını çok beğendiğimi söyleyemem. Böyle tek bir yazarım var, Jonathan Safran Foer. Yazdığı üç roman ile şu hayatta beni en heyecanlandıran yazar. Giancarlo Berardi ve Ivo Milazzo ölmeden bir sayı daha Ken Parker yaratsa, bir de Foer yeni bir roman yazsa. Başka bir şey istemem.
 
Biraz fanatik bir giriş yaptım, farkındayım. Foer’in son romanı Buradayım çıktığında bir an önce okuyup bu yazıyı yazmaya karar vermiştim. Kitap yeni bitti. Baştan söyleyeyim, ilk iki romandaki dahiyane kurgu ve sayfa düzenlerinden tipografiye her sayfaya yayılan ve farklı okumalara sebep olan tasarım biçimi ve sürükleyicilik yok Buradayım’da. Dolayısıyla galeyana gelip yazmıyorum bunları. Ben anlatayım nedir bu kadar vurucu olan Foer’de, siz karar verin fanatiklik kısmına.
 
Jonathan Safran Foer, 1977’de doğmuş Amerikalı bir yazar. Yahudi. Bunu da her yazdığında gösteriyor. Bir tane dileğin olsa, Foer’den ne isterdin diye sorsalar, “İçinde Yahudilikle, hatta herhangi bir dinle ilgili terim, çağrışım, bilgi olmayan bir roman yazması,” derdim. Onun için iyi bir meydan okuma olurdu diye düşünüyorum çünkü. İki romanının anahtar kelimelerinden birinin Yahudilik olması, diğerinde de yer yer dem vurması rahatsızlık vermiyor bu arada. Ona veriyordur belki ve belki bambaşka bir roman kurguluyordur, benim “tek dileğim”deki gibi. Çünkü sürekli Philip Roth’la karşılaştırılıyor. Roth’un bütün kitaplarını okumadım ama Foer onu döver. Çünkü Roth da mizahi, zekâ dolu bir dille Yahudilik hallerini anlatıyor olsa da, Foer,kullandığı yöntemlerle metni başkalaştıran, çok boyutlu hale getiren -bana göre- çok daha aşkın bir yazar.
 
Princeton Üniversitesi’nde felsefe okurken, Joyce Carol Oates’ten bir yazarlığa giriş dersi alıyor. Oates yazış biçiminden çok etkilenerek Foer’i yazmaya teşvik ediyor ve bitirme tezine danışmanlık yapıyor. Tez, Foer’in holokosttan kurtulan dedesi Louis Safran’ın yaşamını inceliyor. Bu tezle Princeton Yaratıcı Yazarlık Tez Ödülü alıyor. Okulu bitirince tezini geliştirmek için Ukrayna’ya seyahat ediyor. Ve 2002’de, 25 yaşındayken, tezinin romanlaştırılmış haliHer Şey Aydınlandı adıyla basılıyor. Sonra ödüller, romanın filme çekilmesi, genç yaşta gelen büyük ilgi...
Her Şey Aydınlandı, Türkçeye 2012’de çevrilip diğer tüm kitapları gibi Siren Yayınları tarafından basıldığından, ben de çoğu Türk gibi 2005 yapımı filmle tanışmışım aslında Foer’le. Harika filmdi, kitabı alıp okumama sebep oldu sağ olsun. Ama Foer ismi filmle aklımda kalmadı, romanla beynime kazındı. Film romanda iç içe geçen 3 hikâyeden bir buçuğunu anlatıyormuş meğer. Kitabın öyle bir kurgusu var ki, çizgisel zamanla anlatılmaya çalışınca flash back, flash forward falan hak getire, zaten mümkün değil senaryolaştırmak. 1700’lerin sonunda Ukrayna’nın bir Yahudi köyünde olup bitenler kurgunun bir yanında, elinde bir fotoğraf, dedesinin belki de âşık olduğu kadını arayan Jonathan’ın hikâyesi bir tarafa, Canfın’ı dolaştıran Ukraynalı Alex’in hayatı, dedesi, Ukrayna gerçekliği bir tarafa, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan yasak bir aşk bir tarafa, Amerikalı ile Ukraynalının başkalığı bir tarafa, aynı coğrafyada farklı zamanlarda gerçekleşen olaylarla birbirine teğellenen hikâyeler. Buraya kadar normal, yani olur romanlarda böyle paralel hikâyeler. Ama her hikâyenin kendi zamanına ait dili, her karakterin dili (başta Alex’in dili, “Bu mektubun iyi olmasının özlemini çekmekteyim” nasıl bir cümledir?), mektup, günlük, tarihsel anlatım gibi farklı metin formlarının kullanımı, tipografik oyunlar, sayfa düzenlerinin farklılığı devreye girince, ortaya çok katmanlı bir yapı çıkıyor. Başdöndürücü bir yapı. Her anlatıcının hikâyesi ötekini aşıyor. Sayfalarca merak. Hem hep komik, hem de hikâyeler ilerledikçe trajik. Zekâ dolu. Böyle bir kurguyla daha ilk kitapta ortaya çıkmak. Fark yaratıyor Foer. İlk romanda.
2005’te ikinci romanı Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın çıkıyor. Bana göre şimdiye kadar okuduğum en iyi iki romandan biri. Diğerini de söyleyeyim; Tutunamayanlar. Söyledim çünkü Foer okumayan birine Oğuz Atay referansı iyi gelebilir. Bu roman da filme çekildi, hatta Oscar’lara aday oldu. Ama Her Şey Aydınlandı tecrübesiyle birlikte, kitaptaki tekniklerin görselleştirilemeyeceğini düşündüğümden, hâlâ izlemedim. Hem de Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın aşırı ve inanılmaz görsel bir metin olmasına rağmen. Oskar adında bir çocuğun, 11 Eylül’de ölen babasından kalan bir anahtarın nereyi açtığını bulmak için New York’ta kapı kapı dolaşmasını anlatıyor roman. Ah ne klişe! Bilgisayarlar ve internet bize ne yaptı biliyorsunuz. Bizi hypertext’e alıştırdı. Yani bir metin üzerinde bağlantılandırılmış bir bölüme tıkladığınızda başka bir veriye, metne, videoya, sese ya da sahibi sizi nerelere yönlendirmek istiyorsa oraya ulaşmayı sağlayan, sadece yazıdan ibaret olmayan metin. Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın bir hiper metin. Bir hiper roman. Metnin imgelemde yaratacağı çok boyutluluğu sayfanın iki boyutluluğu içerisinde arttırabilmek ve bambaşka bir okuma deneyimi sağlamak için kurgulanmış bir metin. Yazarın anlatma ve hikâye örme kabiliyetinin hiçbir başka etki olmasa da zaten sizi çarpacağı bir metne; fotoğraf, renk, tipografi, mizanpaj çeşitliliği, tasarım gibi öğeler ekleyerek sürprizler, oyunlar yaratan, imgelemi çoğaltan, çoğaltan, çoğaltan bir metin. Hiç bitmesin istedim okurken. Ve yarın tekrar başlayacağım okumaya. Biraz evirip çevirdim demin kitabı, unutmuşum. Tekrar ve tekrar şaşırmak iyi gelecek.
 
Sonra Hayvan Yemek isimli, kurgu olmayan bir kitap yazdı 2009’da. Adı üstünde, vejetaryanlık üzerine. Henüz okumadım. Sırada. Bir etobur olarak güzel bir deneyimin beni beklediğine eminim.
 
Peki sonra ne yaptı? Tree of Codes adında bir heykel kitap tasarladı 2010’da. Favori kitabı olan Bruno Schulz’un The Street of Crocodiles’ının büyük bir kısmını kesip biçerek ve kelimelerin yerlerini değiştirerek yeni bir metin yaratmakla kalsa, cut-up metodu, kes-yapıştır falan deriz, geçeriz. Ama sayfada belli kelimelerin bulunduğu bölümleri bırakıp gerisini sayfadan oyup çıkarınca, alt sayfadan da bazı kelimeler görülüyor, onun altından da, onun altından da, onun altından da... Nasıl okumak istersen öyle bir metin. Ve, sayfayı çevirince başka bir metin. Ve hatta belki 5 sayfa sonra daha önce birkaç kelimeyi örten bir sayfa çevrilince başka bir metin. Bu nedir yahu? Tabii ki henüz Türkçeye çevrilemedi. Muhtemelen başka bir dile de çevrilemeyecek.
Son olarak da, geçen yıl Buradayım’ı yayımladı. Birkaç ay önce de Siren bastı kitabı. Aslen 11 yıl sonra gelen bir roman. Belki de gelmeyecekti. Başka deneylere girişmişti Foer zaten. Lakin on yıldır evli olduğu yazar karısı Nicole Krauss ile 2014’te ayrılan yolları, belli ki ilişkiler üzerine yoğun mesai harcadığı bir döneme sokmuş onu. Buradayım’da, bir ilişkinin nasıl an be an buharlaşabileceği üç çocuklu bir çiftin özelinden anlatılırken, bir taraftan da İsrail’i yok edebilecek bir felaket kurgusuyla yuva, vatan, Yahudilik, aidiyet duyguları kitabın üstünde işlendiği tuvalin dokusunu oluşturuyor. Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da çocuk karakterin gözünden verdiği kırılganlık, burada da ailenin üç çocuğunun günümüz dünyasındaki bakış açıları, öncelikleri ve kullandıkları dil ile (bilgisayar oyunları, mesaj tekstleri, güven/güvensizlik problemleri...) yeni jenerasyonla empati kurmak isteyenler için zihin açıcı. Diğer romanlarındaki kadar oyun yok metinde. Ama oynamadan da duramayan bir yazar olduğundan, ilk bu romanı okusanız bile gayet şaşırırsınız. Çok daha içsel, kişisel bir damardan gidiyor bu sefer. 10 yıllık evliliğini bitiren bir yazarın, romanında 16 yıllık evliliğin bitişini anlatışı, 17 yıldır evli olan biri olarak bana unuttuklarımı, ihmal ettiklerimi ve vazgeçtiklerimi fark ettirdi. Kendisine minnettarım. Ama diğer iki romanından farklı Buradayım.
 
Jonathan Safran Foer, ya yere göğe sığdırılamıyor ya da yerin dibine geçiriliyor eleştirmenler tarafından. Yöntemleri, icat ettikleri, ya yepyeni bir edebiyat olarak görülüyor, ya da edebiyatla uzaktan yakından alakası olmayan bir şaklaban olarak nitelendiriyorlar onu. Yeni bir biçem ortaya koyduğu kesin. Bildiğimiz her şey büyük bir hızla değişirken, ben onun yaşayan en heyecan verici ve çığır açıcı yazar olduğunu düşünüyorum. Henüz 40 yaşında. Henüz üç roman yazdı. Yenilerini yazacak. Buna şahit olmak çok güzel. tayfunpolat@hotmail.com