Saf İnanç; Takım Tutmak
Tayfun Polat
Seneler önce Alman bir genç ile futbol muhabbeti yapmaya başladık bir şekilde. Birkaç cümle sonra hangi takımı tuttuğumuzu sorduk karşılıklı. “Bochum,” dedi. O sıralar Bochum 2. ligteydi, hatırlıyorum (ligin asansör takımlarındandır). Futbol geleneği oturmuş bir ülke olduğundan maçlara gidip gitmediğini sordum. “Ruhrstadion’daki her maça,” dedi. “Kale arkasına bak, mutlaka beni görürsün.” Ve başladı Almanca tezahürata.Öyle büyük bir gıpta ile baktım ki. Futbolu sevmek, taraftar olmak dışında bir durumdu, saf inançtı karşılaştığım. Ulan Beşiktaş gibi hep kafaya oynayan bir takımı tutmasaydım ne güzel olurdu diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, “yenilsen de yensen de” Beşiktaş taraftarı olmanın şiarıdır bana göre. Ya da en azından bize böyle öğretildi. Takımıma inancım da tamdır, her zaman. Ama başka takım, misal 3. ligden bir takım tutuyor olsaydım, taraftarın takımına olan inancının başarıya endeksli olmadığının somut örneği olabilirdim.
Endüstriyel futbol muhabbeti ne zaman açılsa, ne zaman futbol sevdiğim, izlediğim, maçlara gittiğim, takımımın ürünlerini alıp giydiğim için eleştirilsem, karşımdakilerin beni aptal yerine koyduğunu düşünüyorum. Haa, biz bilmiyoruz futbol ne, endüstrisi neler yapar, neler pazarlanır... Aldanıyoruz oynanan bu oyunlara. Ama bunun bir oyun olduğuna ve her şeye rağmen saf bir tarafı olduğuna inanmak akıl ötesi geliyor birçok kişiye.
İnanmak. Kilit kelime bu benim gibi taraftarlar için. Şimdi de futbol kitlelerin afyonudur/dinidir denir bu söylediğime. Öyledir de bu benim inancıma zeval getirmiyor.
Orta okul yılları falandı, TRT’de siyah-beyaz bir film izledim, Totenham Hotspur’un en son 1961 yılında kazandığı şampiyonluk senesinde bütün maçları izleyen, maçlar için oradan oraya giden bir taraftar grubunu anlatıyordu. Mesela o film yüzünden ben her zaman Spurs taraftarı oldum. O taraftarların inanmışlığı yüzünden. Anlatıyorum niye Totenham’ı tuttuğumu, kimse anlamıyor. İngiltere’nin en antipatik takımıymış. Kime göre? Her neyse, ben ve Spurs taraftarları 56 yıldır inanıyoruz şampiyonluğa. Buna kim engel olabilir? Ve bunun dinle ne ilgisi var?

Mesela göz bebeğimiz St. Pauli, nadiren birinci lige çıktığı senelerden biri olan 2002’de Kıtalararası Kupa’yı (Copa Libertadores kazananı ile Şampiyonlar Ligi kazananının yaptığı maç ile sahibini bulan kupa) kazanmış Bayern München’i (ki endüstriyel futbol başarısının en bariz örneğidir, ama onların da inananı çoktur) 2-1 yendiğinde bir hatıra t-shirt’ü bastırıyor (bende var). Önünde Weltpokalsiegerbesieger (Dünya kupası şampiyonunu yenen), arkasında da o günün kadrosu yazıyor t-shirt’ün. St. Pauli gibi bir kulübün en büyük motivasyonlarından biri zaten tekrar Bayern München’i yenmek, bu rüyayı bir kez daha yaşamak. Buna inanmak kadar doğal başka ne olabilir bir taraftar için?
Mesela Nick Hornby’nin Fever Picth (Futbol Ateşi) kitabı tam da benim gibi taraftarlar için yazılmış. Ki Spurs için en büyük başarı ligi Arsenal’in üzerinde bitirmektir, Londra’nın en büyük çekişmesidir Arsenal-Totenham arasındaki maçlar. Buna rağmen, Hornby’nin takım aşkı, inancı sayesinde Arsenal’i de çok severim ben. Bilirim ki 1996’dan beri Arséne Wenger tarafından çalıştırılan kulüpleri, sonuncusu 13 yıl önce gelen 3 şampiyonluk kazanmış olsa bile (FA Cup’a abone oldular tabii, aynı periyotta 7 kez kazanarak) Arsenal taraftarları arasında hâlâ hocalarına inananlar daha fazladır. Taraftar takımına inanır çünkü.
Aslında bu yazıyı yazmamın sebebi de kendi takımım. Son iki sezonu şampiyon olarak bitiren Beşiktaş’ın taraftarları arasında son yıllarda o kadar başarıya endeksli, sabırsız bir profil ortaya çıktı ki... Kimsenin taraftarlığını ölçmeye çalışmıyorum, böyle bir ölçek de yok. Ama tribünde de görüyorum, etrafımda da çok rastlıyorum, bunca başarıya rağmen taraftarlar arasında öyle bir güvensizlik var ki, sürekli “Yahu ne olur şu takıma biraz inanın,” derken buluyorum kendimi. Sözde Beşiktaş taraftarı takımına verdiği destekle fark yaratıyor, takımını ateşliyor. Geçen sezon takımımızın kaptanı Tolga kaç maçta yuhalandı? Hata üstüne hata yaptı. Ama taraftar kendi takımının kaptanını yuhalar mı? Onu oynatıyor diye gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerden biri olan Şenol Hoca’ya küfreder mi? Ediyorlar. Benim algımın ötesinde bunlar. İki sezondur yemediği küfür kalmayan Tosic, bir diğer takım kaptanı Necip, gencecik Atınç başta olmak üzere, sezon başından beri laf yemeyen kimse kalmadı; teknik heyet, yöneticiler, bütün futbolcular... Kulübümüzün mazisi birçok gaflet anı sonucu kaybedilmiş olası başarılarla dolu. Ki bu yıl da bu anlamda şov yaptık. Ama nedir yani? Şampiyonluk kaçsa ne olur? Kupa gitse ne olur? Hayır, kaldı ki başarılar da ortada. Bu başarıların riske edildiği anlar bütün tribünlerin aynı anda homurdanmaya başladığı, desteği kendi takımı üstünde bir baskıya dönüştürdüğü zamanlar. Aynı taraftar, 3-0 geride bitirdiğimiz Benfica maçının ilk yarı düdüğü çaldığında takımı tribüne çağırıp o desteği vermeseydi ikinci yarı 3-3 olur muydu? Hangisi daha faydalı? Tolga’yı topla her oynayacağı an tereddütte bırakan baskı mı, Fabri’yi yediği hatalı gole rağmen desteklemek mi?
Biraz dertleştim sizle. Bana göre “yenilsen de yensen de,” demek takıma inanmaktır. Hem böyle tezahürat yapıp hem takımına inanmamak ise tutarsızlık. Tuhafıma gidiyor diğer türlüsü. Anlamaya çalışmıyorum. Anlatmaya çalışıyorum. Taraftarlık inanç gerektirir. tayfunpolat@hotmail.com