KOKUSU ÇIKMIŞ ŞEYLER: Doğaüstü?
Vedat Ozan
Koku duyumuz dışımızdaki dünyayla iletişim kurduğumuz beş dışsal duyumuzdan biri. Diğerlerinden farkı, beynimizde işlendiği bölgeye, yani limbik sistemimizin içine değerlendirilmek üzere yol alırken diğer duyusal uyarılardan farklı olarak herhangi bir bilişsel/mantıklı süzgeçten geçmemesi. Limbik sistemimizin aynı zamanda duygudurum ve belleğimizin de işlendiği bölge olduğunu düşünürsek, kokulu uyarıların bizde rasyonel açıklamalara kolayca imkân vermeyen yoğun duygusal tepkiler doğurması olağan. Bu rasyonellikten uzak duygu yoğun hal, kokulu uyarılara neredeyse “soyut” denilebilecek bir anlam kazandırıyor. Ne olduğunu tanımlayamadığımız duygular, nereden çıktığı belli olmayan bellek yolculukları yapıyoruz bir kokuyu duyumsadığımızda. Bu belirsizlikler ve “soyut” etiketlemeler de aydınlanma döneminin temel tartışma konusu olan akıl ve ruh ikiliğinde (dikotomi) kokuya ruhtan yana bir ağırlık veriyor.Tarihin başlarında avcı-toplayıcı ceddimiz ateş başında toplandığında, alevlerin içine dal, kök, reçine gibi maddeler atmalarını takiben güneşe veya aya ve yıldızlara, yani göğe doğru uzanan duman bulutu içinden daha önce hiç duyumsamadıkları kokular duyumsayarak şaşkınlık içinde “tarifsiz” duygusal değişimler yaşıyorlardı. Koku dediğimiz kavramı oluşturanın uçucu kokulu moleküller olduğunu, bunların da ısıyla yükseldiğini düşünürsek, ortamdaki kokunun artmasını, üstelik bu artışın uğradığı ısıl işlem sonucu maddenin soğuk haldeki kokusundan farklı ve yeni bir koku profiliyle oluştuğunu görebilirsek, onlar için ne olduğu belirsiz bu değişim sonucu oluşan duyguların soyut varlıklar olan tanrılarla iletişimi en etkin şekilde gerçekleştirecek soyut bir mesaj iletme aracı, yani “medya”ya dönüşümünü belki daha kolay anlayabiliriz.
Açıklanamayan bir kokusal değişimin beraberinde gelen duygusal yoğunluk, kokulu maddelerin tabiattaki hallerinden çıkarak insan hayatının içine girişini inanç sistemleriyle buluşturuyor. Evet, ilk parfümler sürülebilir değillerdi ve tütsülenen doğal malzemenin kokularından oluşuyorlardı. Yükselen bu kokular da tanrılarla iletişim için mükemmel birer araçtılar. Misal, güneş tanrısına şükranlarınızı mı belirteceksiniz veya bulut tanrısından yağmur mu talep edeceksiniz, yakıyordunuz tütsüyü, salıyordunuz mesajı göğe. Bugün kullanılan parfüm kelimesinin kökeni de zaten bu anlattıklarımdan kök alıyor. Fumum Latince “duman” demek, per fumum da “dumanla beraber” veya “dumanla gelen” anlamında bir tanımlama. Varın artık per fumum’u parfüm’e de siz getiriverin. Bahsettiğimiz inanç sistemleri elbette tek tanrılı veya “kitabi” inanç sistemlerinin çok öncesinde oluşmuş inanç sistemleri. Dünya üzerinde hangi kültür veya coğrafyaya baksak bu uygulamanın öncül izlerini görebiliyoruz, hatta bazılarında hâlâ süregelmekte.
Dünyanın yaşayan en eski kültürü olarak Avustralya’daki Aborjinler’den bahsediliyor hep. Oysa onların da kökleri Afrika’dan hareketlenerek Asya üzerinden Avustralya’ya bağlanıyor. Afrika’da halen yaşayan en eski kültür olan San’lara (Buşman) baktığımızdaysa atalarının izlerinin 100.000 yıldan geriye gidebileceği söyleniyor. 2016 yılında Cambridge Üniversitesi’ne bağlı bilim insanları tarafından yapılan bir DNA çalışması bugünkü San’ların atalarının diğer insan topluluklarından 200.000 yıl önce ayrışmaya başladığını ve 100.000 yıl önce de tam anlamıyla münferit hale geldiğini gösteriyor. İlginç bir kültür San kültürü, çünkü binlerce yıldan beri pek çok kültürel uygulamayı aynen muhafaza etmeyi başarmışlar. Yani bugün gidip günlük bir Buşman uygulamasına baktığınızda, üç aşağı beş yukarı biliyorsunuz ki binlerce yıl önceki ataları da aynı uygulamayı hayata geçiriyormuş. Mesela bugün kullandıkları aletlere çok benzeyen ve M.Ö. 44.000 diye tarih düşülebilen bir kısım alet ve edevat, KwaZulu-Natai’de (Güney Afrika Cumhuriyeti) arkeolojik çalışmalar sırasında (2012) bulunmuş. Sadece kültürel kalıtımın muhafazası değil, kayda geçirilmesi de önemli muhteremlerde. Bu da elbette arkeologların veya sosyal antropologların geçmiş ile bugün arasında bağ kurarken ellerini kuvvetlendiren bir durum oluşturuyor.
Peki, acaba onların geçmişlerinde ve sistemleşmiş inançları dahilinde kokulu madde yakarak tanrısal olana ulaşma çabası var mı? Var elbette. James David Lewis-Williams, Güney Afrikalı bir arkeolog. Uzmanlaştığı alan ise Afrika’nın güneyinde yaşayan San’ların kayalara çizdikleri resimlerden yola çıkarak etnografi, şamanizm ve nöropsikolojik bağlantılar oluşturmak. İşte bu Lewis-Williams Bey, Sehonghong’da (Lesoto) bir kaya çiziminde koku duyusunun San kültürü içindeki törensel yerine işaret eden etnografik kanıtıyla beraber muhtelif aromatik bitkilerin yakıldığını anlatıyor. Hatta kaya çiziminde görülen kaplumbağa kabuğundan tütsü aygıtını Kalahari’de yaşayan San’lar hâlâ kullanıyorlar. Bu aygıtın, daha doğrusu kaplumbağa kabuğunun içine, muhtelif bitkilerin közlenmiş, ezilerek ufalanmış ve yağla kıvamlı hale getirilmiş kokulu kısımlarını koyuyorlar. Daha sonra kabilenin şamanı bu kaplumbağa kabuğunun üzerine kor halinde bir ateş parçası atıyor ve ısının artmasıyla beraber kaptan kokulu bir duman yükselmeye başlıyor. Doğal olarak insanın duygudurumunu değiştiren bu yeni ve dumanlı kokunun, sadece bir koku olmanın ötesine geçerek tanrıların doğaüstü güçlerini de beraberinde taşıdığına inanılıyor. Kokuyu taşımasına elbette taşıyor duman da, tanrısal ve doğaüstü güçler nasıl aniden var olabiliyor ve o kaplumbağa kabuğunun içinden yükselen dumanlı kokunun içerisinde kendilerine yer bulabiliyorlar? Bu olgunun elbette bilimsel bir açıklaması yok. Zaten inanç da burada devreye giriyor. vedato@yahoo.com