İnsanlığa İnancımız Tükendiğinde; Ministry // The Mind Is A Terrible Thing To Taste
Murat Mrt Seçkin
Not: Umutsuzluk içerir
1.Neşeyle yaşadığımıza inandığımız hayatımız aslında bir illüzyon ise ne yapmalıyız? Sanırım elimizde iki seçenek var; olan biteni kabul edip zarar görmemek adına tespih böceği gibi kapanmak ve rutine devam etmek ya da silkinip tepki göstermek, bir araç olarak insan olmaktan çıkıp, hakları olan bir canlı olarak olman gereken yerde ve eşitlikte yaşamayı seçmek. Bir de seçenek olmasın diye umut ettiğimiz ama içine düşebileceğimiz bir hiçlik havuzu var ki o kocaman, karanlık bir ayna tutan zebani berber gibi hep arkamızda bekliyor. Hobo’lar dışında sokakta yaşayanlar, bağımlılar, fahişeler ve bizlerin serseri diye tanımladığı bir kısım reddedilmiş insan, belki de bu aynaya bakarak taraf değiştirdi. Yaşadığımız en büyük korkunun sahip olduğumuz maddeleri kaybetmek olduğu bir dünyada belki de bizler de kısacık bile olsa o aynaya bir göz atmalıyız.
Renkli hayatlarımız bir illüzyon ise diye başladık ama son on yılda bireysel kullanıma dayalı teknolojinin yükselmesi ile birlikte evrimimizi etkileyecek kadar makina ve yazılım bağımlısı da olduk. Harika bir iletişim kanalı olan sosyal medyayı kullanım şeklimiz, aynı ürünün bizlere verdiği yargı, azar ve atar rahatlığı, beğeni bağımlılığı ile zaten olmayan kişilere ve hayatlara doğru mutasyon geçirmeye başladık. Sanal linçi “doğruluk ve mertlik” olarak gösteren bir bilinç aralığına yükseldik. Buradan itibaren zaten tüketim ağında çırpınan bir sineğe dönüşen insanlığa inancımız gittikçe daha da çürük kokmaya başladı. Ancak çöplükte yaşadıkça ne yazık ki kokuya dayanma eşiğin de artıyor. Arttıkça da bununla mücadele hissiyatımız bize tembellik olarak zerk edilen umursamazlığa dönüşüyor.
2.
1989 tarihi ile ilgili kafamda kalan bir şeyler var. Küçük bir oynama ile 1968’e gönderme yapılabilen bu yılda tam da bu muhabbetin içinde kaldığım bir anı hatırlıyorum. Tabii o an bulunduğum yerdeki insanların uydurması mıydı yoksa bir yerlerde başkaları da mı bu tuhaf umuda bel bağlamıştı bilemiyorum. Eğer öyleyse gerçekten ciddi saçmalanmış zaten.
Tabii ki bir de o seneye bakmak lazım. Tartışılabilecek 1968 ruhunun kenarından bile geçemeyecek bir hissiyat var çünkü. Mesela Reagan görevi bırakıyor ama gel gör ki daha fenası baba Bush geliyor yerine, Kenan Evren başörtüsü yasağını getiriyor, Çin devleti Tiananmen Meydanı’nda özgürlük için toplanan halkı kan ile susturuyor, John Cassavetes bu dünyaya veda ediyor. Gerçi bir tek Berlin Duvarı’nın yıkılışı koca bir ümit sepeti olarak masamıza bırakılıyor ama Doğu Blok’unun çöküşünün dünyaya ne getirip ne götürdüğü tabii ki ayrı bir tartışma konusu. Yığınların özgürlüğüne mi sevindik yoksa serbest piyasa ekonomisine ve onların da Coca Cola içeceğine mi hâlâ tam çözebilmiş değilim.
İşte tam da böyle bir zamanda benim çıkışından dört sene sonra keşfettiğim bir albüm geliyor; The Mind Is A Terrible Thing To Taste.
Ministry, synthpop ve new-wave türleri ile başlayan kariyerinde bir önceki albüm The Land Of Rape & Honey ile karanlık sulara açılacağının sinyalini vermişti zaten. Nine Inch Nails, Front Line Assembly ve Skinny Puppy gibi yaşıt ve sesdaş grupların izinden gitmeye karar veren grubun beyni Al Jourgensen The Mind... ile aslında büyük ihtimal farkında olmadan “yeni başlayanlar için endüstriyel metal” kitapçığı sunmuş oluyor. Sonrasında daha da sertleşip nihilizme kök salacak Ministry albümlerinin de habercisi oluyor.

Aslında albümün saldırganlığı biraz da asabi ve bunaltıcı bir ortamda ilerleyen kayıt sürecinden de kaynaklanıyor. Al Jourgensen ağır uyuşturucu kullanımından dolayı olmadık patlamalar yaşarken bence endüstriyel rock müziğin en önemli figürlerinden olan Chris Connelly (Fini Tribe, Revolting Cocks, Pigface), Bill Rieflin ile deli gibi çalışıyordu. Connelly uzunca bir süre bolca film seyrederek albümde duyduğumuz hatta bazen duyup farkına bile varmadığımız sample’ları alıyor. Albümün mekanik hissiyatının sebebi ise stüdyoda bir şarkı hariç neredeyse kimsenin biraraya gelip beraber müzik yapmamasından olabilir.
İsmini Amerika’daki Afrika kökenli gençlere eğitim bursu sağlayan United Negro College Fund (UNCF)’ın “A mind is a terrible thing to waste” (Bir dimağı kaybetmek korkunçtur) motto’sundan alan bu albüm kayıt sürecinde yaşanan sıkıntılar dışında zaten umutsuzluk, çöküş ve tepki üzerine yazılmış/tasarlanmış şarkılardan oluşuyor. Politik kirlilik, bağımlılık, çevresel çöküntü ve savaş kültürü üzerine konuşan seslerin arka arkaya sıralandığı albüm yalan bir dünyaya ve o yalanı beslemek için yaşayan siyasete sağlam bir tokat olarak gelse de, bir yandan da olumsuzluğu elden bırakmıyor. Her ne kadar sonraki albümlerinde daha net ve sonuca yönelik ses ve sözlere yer verseler de The Mind... albümüne ulaşana kadar karanlıkta kalmayı tercih ediyorlar.
3.
Artık silkinip kendimize gelmemiz gereken zamanlardayız. Eylem pratiklerimizi sadece protesto olarak değil, birlikte çalışıp, üretmek, üretmeye devam etmek üzerine geliştirmeyi tercih etmeliyiz. Özellikle göz ve kulağa hitap eden üretimler ile düzenin bir hapishane yemeği misali önümüze koyduğu lapayı değil kendi besinlerimizi hazırlamalıyız. Soru sormayı ise asla bırakmamalıyız.
thieves! liar! / inside, outside, which side, you don't know / my side, your side, their side, we don't know / who started it? who started it? / which side are they? which side are they?
which side of their mouth do you suppose that it came? / which side are they? which side are they?
which side of the grass is greener? / inside, outside, which side, you don't know
my side, your side, their side, no one knows*