KUMARBAZ


Nazlı Kalkan
Loş bir oda; odanın duvarında bir pencere. Sokak lambası turuncu ışığıyla odayı aydınlatıyor. Bir masa, üzeri dağınık. Masanın başında iki sandalye var. Sandalyelerden birisinde beyaz atletli bir adam başını kollarıyla masaya devirmiş bir halde oturuyor. Masanın üzeri; içinde söndürülmüş üç tane sigara ile bir kül tablası. Boş ve siyah bir poşet. Para kesesi. Üç kahve bardağı. Bir kavanoz. Buruşturulmuş üç parça kağıt mendil. Yıkanmış ve masanın üzerinde kurutulmuş üç çift çorap. Masanın ayakları koyu renk parke zeminin üzerine dayanmış. Koyu renk parke zemin; serilmiş yüzlerce kâğıt. Kâğıtlardan bazıları daktilo yazısıyla yazılmış. Bazıları el yazısıyla yazılmış. Bazısı ikiye katlanmış. Bazısı üçe, dörde, beşe... Bazısı boyanmış. Bazısında şekil ve grafikler var. Binlerce kâğıt. Çok fazla kâğıt. Aynı zamanda bir uğultu sesi geliyor. Uğultunun yanısıra kapının dışından kalabalığın gürültüsü... Çok fazla insan. Konuşuyorlar. Durmadan konuşuyorlar. Çok fazla konuşma. Kapı aralanıyor. Dışarıdakilerden bir kadın kafasını içeri uzatıyor, büyük bir gülümsemeyle “Gelsene, çok güzel!” diyor masanın başında oturan beyaz atletli adama. Beyaz atletli adam nazik bir kafa hareketiyle önündeki kâğıtları gösterip kadının davetini reddediyor. Kapıyı aralayan kadın büyük bir nefretle “Sevmiyorum artık seni!” diyerek kapıyı kapatıyor. Beyaz atletli adam tekrar başını masaya devirecekken birisi daha aralıyor kapıyı: “Ne pis adamamışsın be! Kendinden utanmalısın!” diye bağırıp kapatıyor. Sonra başka birisi aralıyor: “Kırmızı ışıkta geçersen seni vururum!” diye tehdit ettikten sonra kapatıyor kapıyı. Sonra bir tanesi daha: “Konuş benimle, anlat, içini dök, rahatla.” Kapı kapanıyor. Kapı aralanıyor. Sonra bir tane daha... Beyaz atletli adam camı açmak için yerinden kalkıyor. Dışarıda gök gürlüyor. Bulutlar yeryüzüne inecek kadar yakın, büyük fırtınayı getirecek kadar gri ve yüklü fakat yağmur yağmıyor. Adam tekrar masanın başına gidiyor, başını tekrar masaya yaslayacakken kapı yeniden aralanıyor. Bu kez kapıyı aralayan siyah evrak çantalı bir adam. Siyah evrak çantalı adam içeri giriyor. Sonra büyük patlama sesi vuku buluyor. Beyaz atletli adam korku içinde yerinden sıçrıyor.
 
Patlama sesiyle birlikte beyaz atletli adam yerinden sıçradı. “Afedersiniz. Cereyan yaptı,” dedi içeri giren siyah evrak çantalı adam ve ikinci boş sandalyeye oturdu. Mağrur bir şekilde etrafına bakınarak konuşmaya devam etti: “Şu odanın haline bakın, bu dağınıklık, dışardaki kalabalık, bu uğultu, bu gürültü, gerçekten de çıldırtıcı. Fakat kimse sizi anlamıyor değil mi? ‘Bu iç çekiş niye? Ne var ki bunda?’ diyorlar. Bir taraftan buradaki dağınıklığı toplarken diğer yandan dışarıdaki kalabalıkla ilgilenmenizi bekliyorlar. Durmanıza hiç izin vermiyorlar. Siz de bu odaya sıkışmış bir halde kimse başınıza üşüşüp bir şey demesin diye çok fazla işiniz varmış gibi yapıyorsunuz. Halbuki hiçbir şey yapamıyorsunuz. Aslına bakılırsa hepsinden kurtulmak için kapıyı kilitleyebilirdiniz. Fakat aynı zamanda korkuyorsunuz. Ya kalabalık ansızın hep birlikte toplanır da bir yolculuğa çıkar ve sizin hiç bilmeyeceğiniz bir yere giderse...? Siz, burada, bu dağınıkla tek başınıza kalırsanız...?”
 
Siyah evrak çantalı adam yerinden kalkarak sözüne ara verdi. Camdan kafasını uzatıp havayı kokladı, konuşmaya devam etti: “Gök gürlüyor. Fırtına geldi gelecek, fakat bir türlü yağmur yağmıyor. Yağmur yağsaydı birazcık hava yumuşardı.”
 
Beyaz atletli adam başını masadan kaldırarak camın kenarındaki siyah evrak çantalı adama boş gözlerle baktı. Siyah evrak çantalı adam beyaz atletli adamın yüzüne yaklaşarak, gözlerinin içine baktı: “İşte bu boşluk!” diye bağırdı: “Bu an be an dağılan evrende hiçbir şey bilmemenin anlamsızlığı... Zavallı insan...” Beyaz atletli adamın etrafında dolaşarak alaycı ses tonuyla devam etti: “E kuzum siz de dünyayı öğrenin birazcık. Bilgi sahibi olun. Mesela dünya nasıl dönüyor? Ağaçlar nasıl çiçek açıyor? Sular ısınıp nasıl da göğe karışıyor? Kanınızdaki alyuvarlar nasıl dans ediyor? Kalbiniz nasıl kan pompalıyor biliyor musunuz? Kalbinizin devamlı çalışarak kan pompaladığını bilirseniz bir gün onun durmasından korkabilirsiniz. En azından bildiğiniz bir şeyden korkmuş olursunuz. Peki ya sizinki nedir? Bir hiçbir şeyden korkmak! Bilmediğiniz bir şeyden korkmak, bir hiçbir şeyden korkmak mıdır?”
     
Beyaz atletli adam siyah evrak çantalı adamın teklifsizce uzun uzun konuşacağını anladı. Adamın bardağına kahve koyarken bir şeyler söyleyecekti ki; siyah evrak çantalı adam sözünü kesti: “Yo yo, yormayın ruhunuzu biliyorum. Hiçbir şeyden korkmamak için hiçbir şeye inanmak lazım. Nasıl ki kalbinizin durmasından korkmamak için kalbinizin emniyette olduğuna inanmalısınız. Bilmediğiniz o hiçbir şeyden korkmamak için size bilmediğiniz hiçbir şeyden emniyette olabileceğiniz bir şey lazım. Şu etrafın haline bakın, nasıl da dağılıyor!”
 
Zeminin üzerindeki kağıtlar durmadan artıyor, masanın üzerindeki kirli kahve bardaklarına bu sefer de yemek yenmiş kirli tabaklar ekleniyordu. Birkaç parça çöp, birkaç parça peçete daha... Daha yeni toplanmış kalemler tam o anda kendiliğinden ortaya saçılıyordu. Siyah evrak çantalı adam kurnazca gülümseyerek konuşmasına devam etti: “Sizin bir umuda ihtiyacınız var. Bu dağınık ve karanlık dünyanın asıl konağınız olmadığını söylersem size! Ait olduğunuz yere doğru bir yol var dersem? Ya da durun durun. Şimdi bir hayal kurun, şu anda tam ne olsun isterdiniz?”

Beyaz atletli adam hafif bir tebbesümle siyah evrak çantalı adama baktı. İlk defa gözlerinde küçücük bir anlam belirdi. Zihninde kurduğu hayali gözlerini ışıldatmış olmalıydı. Beyaz atletli adam kendine geldiğinde hayalini siyah evrak çantalı adama anlatmak için konuşmak istedi fakat siyah evrak çantalı adam: “Yo,” diyerek sözünü kesti beyaz atletli adamın. “Biliyorum, cennetinizden bahsettiniz. Fakat kurallara göre ancak öldükten sonra oraya gidebilirsiniz. Korkarım ki bunun için öncelikle ölmeniz lazım. Fakat eğer ölürseniz de cennete gidip gitmeyeceğiniz kesin değil. Prosedürler böyle işliyor. Sonuçta sizi cennetle müjdeleyemem.”
 
Beyaz atletli adamın gözlerinin ışığı yeniden söndü. Etraftaki dağınıklıkla birlikte kapıyı aralayıp bir şeyler söyleyenlerin sıklığı daha da artmıştı. Oda iyice kararmış, ortam iyiden iyiye kasvete bürünmüştü. Siyah evrak çantalı adam konuşmaya devam etti: “O kadar da umutsuz olmayın.” -Sesi usulca gevrekleşiyordu-, beyaz atletli adamın kulağına eğilip fısıldadı: “Sesssizlik, huzur, netlik, temizlik ve güven... Belki de öyle bir cennet vardır. Ya varsa?” deyip göz kırptı. Beyaz atletli adam acı içinde yakaran gözlerle, konuşmaya devam eden siyah evrak çantalı adama baktı. “Sizi içimden duyabiliyorum. Konuşmanıza gerek yok,” dedi siyah evrak çantalı adam ve sözüne devam etti: “Evet... Ne diyordum? Evet. Bir gün bunların hepsinin biteceği ihtimali sizi bu anlamsız işlerin içinde tutabilirdi. Ait olduğunuz bir âlemde, evrenle uyum ve neşe içerisinde süzülen bir kırkayak gibi mükemmelik ırmaklarının içinden usulca geçerken birden fark edileceksiniz; muazzam bir resmin, kenarları muntazamca çizilmiş en önemli parçası olduğunuzu fark edecekler. Sizi bulanlar bir hazine bulmuşçasına sizi resimde ait olduğunuz yere takmak isteyecek. Sonunda sizi ait olduğunuz resime yerleştirecekler. Tebessüm ve mutluluk içinde size müjdeyi verecekler: ‘Sonunda hepsi bitti,’ diyecekler. Bir hediyeye bakar gibi bakacaklar size: ‘Hepsi geçti. Hepsi geçti...’ Ha ha ha ha.”
    
Sözünü uzun bir kahkaha ile bitiren siyah evrak çantalı adam şekil değiştirerek İblis suretine büründü. Evrak çantasını masanın üzerine fırlattı. Yine fikir değiştirmişi: “Peki ya hepsi bir yalandan ibaretse? Boşu boşuna bir ömür boş bir hayalin peşinde beyhude çırpınırsan?” Beyaz atletli adamın bakışlarını şimdiye kadar görülmemiş bir dehşet kapladı. Korku içinde yerinden kalktı. İblis kahkahadan katılarak devam etti: “Yanılacağını bilsen de bir hayale inanmak seni ayakta tutabilir mi? Bu manasız hayatı yaşamaya devam edebilecek misin zavallı insan?” Beyaz atletli adam dehşet içinde iblise bakıyordu. Böylesi bir umudun kulaklarından salınıp gerçekleşebilme ihtimalinin varlığı bunların hiçbirini işitmediği halinden daha da beterdi. Beyaz atletli zavallı adam artık bir umut ve karamsarlık sarkacının tuzağına düşürülerek lanetlenmişti.
 
İblisin kahkahası birden kesildi. Ciddiyetini takınarak sözüne devam etti: “Evet. İşte bu bir kumar! Ha ha ha!” Sonra sakinleşerek devam etti: “Aslına bakarsanız sistem tamamıyla bir kumar üzerine oturtulmuş. Gözünüzdeki dehşetten şikâyet etmeyi kesin de bir de benim halime bakın: Tanrıyla tutuştuğum iddiayı kazanıp kazanmayacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Fakat her şeyimi birinci ihtimale yatırdım. Zira âlemlerin görüp görebileceği en iyi kumarbaz benim. İşte inanmak budur! Bu beni yolda tutuyor. Ve dahi ben kazanacağım,” dedi. Zavallı beyaz atletli adam mutlu olabilme ihtimali ile umutusuzluk arasında kıvranıyor, hayal ettiği emniyet onu daha da büyük bir dehşetin içine atıyordu. İblise ne yapması gerektiğini soran gözlerle baktı. “Hangisine inanacağınız size kalmış,” dedi İblis, masanın üzerindeki evrak çantasını aldı. “Bu beni son görüşünüz,” diyerek dünyanın en güçlü, en mağrur, en emin insanı suretinde kapıya doğru yürüdü. Gözü kapının ardındaki küçük radyoya ilişti. Kendini beğenmiş bir halde “Hım, eski bir radyo,” dedi. Radyoyu kısa bir an inceledikten sonra düğmesine basarak yürümeye devam etti. Gök gürlüyordu bir yandan. Radyodan Özay Gönlüm’ün sazının sesi gelmeye başladı: “Dumanı da vardır şu dağların başında” çalıyordu. İblis kapıdan çıkarken arkasına bakmadan “Bence iyi bir kumarbaz olmak lazım bu âlemde,” dedi ve kapıyı usulca kapattı. Çakan bir şimşek beyaz atletli adamın bakışlarını pencereye doğru çekti. Yağmur yağıyordu. nazlikalkan8@gmail.com