İki Deniz Arası


Anıl Olcan
“İki Deniz Arası”, bir önerme ve bir davettir. Yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylemdir. Ve bu eylem Karadeniz ile Marmara arasında bir ‘yol’ açacak belki de en hayırlı ‘proje’dir.” - Serkan Taycan
 
İstanbul’un tehditkâr dönüşümünü yürüyerek deneyimleme imkânı veren “İki Deniz Arası”, İstanbul’un yakın batısında, Karadeniz ile Marmara denizleri arasında dört günlük bir yürüyüş rotası. Rota, şehrin en dışından merkezine katman katman ilerliyor. Orman ve kırsal alanlardan, su havzalarından geçerek şehrin merkezine varıyor. Güzergâh, İstanbul’un son yıllardaki ekolojik ve sosyal dengeleri gözetmeyen pervasız dönüşümünün gözlenebileceği linyit ocakları, yeni havalimanı bölgesi, 3. Köprü yolu, hafriyat atık alanları, sanayi ve toplu konut alanları gibi noktaların yanı sıra İstanbul’un en eski yerleşimi Yarımburgaz Mağarası ve kent içi bostanları gibi kültürel ve tarihi dokuları barındıran yerlerden geçiyor. İki deniz arasında yürüyenlerden Anıl Olcan, projenin sahibi Serkan Taycan ile görüştü.
 
Sanırım ürettiğin zaman bir şey keşfediyorsun ve onunla birlikte devam ediyorsun. “Kabuk / Shell” projende kamusal alanla ilgilenmeye başlıyorsun ardından “İki Deniz Arası” geliyor.
Evet, oradan aldığın tecrübeyi diğerine aktarıyorsun ama bunun kurgusu “Homeland” ile belliydi. Bu üçlemeyi bitirince fotoğrafın reel gerçekliği değil de kavramsal tarafı ile ilgili bir şeyler aklımdan geçiyor. Bir süre sonra fotoğrafın bu gerçeklikle oynama durumu tekrara dönüşmeye başladı.
Üniversiteden beri fotoğrafla uğraştım. Belgesel fotoğraf, gerçekçilik, işin içindeki macera duygusu beni çok etkiledi. Belgesel fotoğraf, hayata karşı söylem, tavır, misyon… o aralar bunları düşünüyordum. Biraz obsesif bir tarafım var. İlk başta “Homeland” meselesini yapmıştım. 15 sene İstanbul’da yaşadıktan sonra geriye dönüş, bakış… Anadolu, Doğu bizde egzotik anlatılıyor. Ben bu egzotik bakışın dışında bir şeyler yapmaya çalışmıştım. Bizim jenerasyon meselelere daha soğuk kanlı bakabilen bir jenerasyon ve bir şeylere ulaşabilme ihtimali ve onlarla hesaplaşma ihtimali daha fazla. Benimkisi bir çeşit hesaplaşma gibi. Bunun içinde sosyo-politik konular girebilir. Ermeni soykırımı, ulus devlet gibi daha çoklukla sinemadan beslenen bir hikâyeydi “Homeland”. Kendi varoluşumla ilgili, kendini coğrafi ve kültürel olarak nereye ait hissettiğin ile ilgili bir şey. Bu 15 seneden sonra aidiyeti orada bulabilme ihtimalini değerlendirmek, bunu araştırmak ile ilgili bir şeydi. Onu bitirdikten sonra yaşadığım kente bakayım demeye başladım. Burada varoluşumu hissedebilmek. Bu kenti ne kadar tanıyıp tanımadığımı düşünmeye başladım. Lokasyon olarak bilmekle ilgili değil, bütün sosyal tablo olarak ne kadar biliyorsun? İstanbullu ne demek ki ben kendimi İstanbullu sayayım, onu bilmem gerekiyordu.
 
Bu kentte sadece mekânlardan öte bir de silinmiş bir kültür -Ermeni soykırımı yüzünden, Rum göçü yüzünden yerinden edilen İstanbullular ve kendi geçmişini gözü kapalı reddetmenin getirdiği bir durum- var. Bu anlamda dediğin gibi İstanbullulaşamadığımız gibi bir şey var.
O zaman şunu sormak gerek, İstanbullu kim? Bunu anlayabilmek ve ona karar vermek. Bu şehrin çok büyük bir nüfusu aslında saydığımız üç beş “mutena” muhite gelen, çok az bir kitle. Başka bir yerde hayatlar yaşanıyor ama nasıl yaşanıyor? Ve bu hayatların benim hayatımda karşılığı neler? Sonuçta beraber var ediyorsun kültürünü, ekonomisini. Güncel boyutu da kentin fiziksel değişimiydi. 4-5 sene evvelinden bahsediyorum. Gezi bunları hayatımızın merkezine soktu ama daha önce uçlarını veren bir süreçti. Hem ekonomik hem de sosyal olarak nasıl bir sebep sonuç ilişkisi var. Bu kentin dönüşümünün neye tekabül ettiğini anmak istiyordum. Daha bilimsel anlamaya çalışıyordum. Bütün bu meselelerden dolayı periferide vakit geçirmeye başladım. Vakit geçirmeye başlayınca coğrafyayı anlamaya başlıyorsun. Kentin dışından bakma hali bana çok etkileyici geliyordu. Bir şekilde dışarıda olma veya içeride olma halinin temsili gibiydi benim için.
 
Oradaki varoluş nasıl bir şey hissettiriyor?
Bu süreci yaşarken hâlâ nerede olduğumu bilmediğim için bir kentli olarak değil o psikoloji ile cevaplayabilirim. Ürkütücü bir kere. Çünkü daha ilkel duygulardan bahsediyorum. O doğanın içinde bulunmasını beklemediğin bir insan yapısı var. Doğanın ortasına indirilmiş yüksek yapılardan bahsediyoruz. Kır kent havası olsa hissetmezsin belki ama birden Beylikdüzü karşına çıkınca onu hissediyorsun.
 
Rotanın iki tane denizin arasında olmasının özel bir nedeni var mı? Esas motivasyonun ne oldu rotayı belirlerken?
İşte kanalın orada olması ve bütün bu bahsettiğim olguların bu kanal düzleminde görülebilir ve tecrübe ediliyor olması. 65 km yürüyüş rotası, her biri bir günde yürünebilen, 15’er km’lik 4 tane parça. Bunların hepsinin bir günde yürünmesine gerek yok. Her biri farklı günlerde yürünebilir. İstanbul için önemli olan bir sürü olgunun üzerinden geçiyor. Linyit yatakları, Terkos Gölü, 3. Havalimanı Bölgesi ardında Sazlıdere Vadisi, Sazlı Bosna Barajı -ki bu önemli bir su havzası-, Sazlı Bosna Köyü ve kentin çeperlerinde oluşan yeni toplu konut bölgeleri, tarihi Şamlar Bendi ve Yarımburgaz Mağarası, kent bostanları ve karşısında Batonya Antik Kenti. Yarımburgaz Mağarası kent için çok önemli bir bölge, İstanbul’un ilk yerleşim bölgesi. Yani İstanbul’un ilk evi diyebiliriz. Bostanlar Yedikule’deki bostanların akrabaları. Rotadaki kente kadar olan kısımdaki dönüşümün yavaşlığı ile kentten sonraki dönüşümün hızlılığı çok etkileyici benim için. Halkalı Çöplüğü civarındaki yerleşim yerleri ile bostanların arasından 80 km’lik alan içerisindeki dünyalar farkı. Halkalı Gümrüğü’nün çevresinde yapılacak inşaat faaliyetleri ile buranın da tehlike altına girmesi ve coğrafyanın başlı başına kanal nedeniyle tehlike altında olması. Başta Küçükçekmece ve Terkos Gölü ve ardından kentin içerisinden yürüyüş ve Menekşe Plajı’na varış.
 
Yürüyüş sırasında Yarımburgaz Mağarası’na doğru iki tepenin arkasında toplu konutları görüyorsun…
Birden karşına çıkıyor, doğaya son derece yabancı ve sağından solundan doğa ile ilgili hiçbir elemana benzemeyen, bir o kadar da küstah. Yürüyüşte başta hissettiğini belki kent içinde hissetmiyorsun. Ama gerçekten köy alışkanlığını sürdüren de bir yapı var orada. Biraz dışında acayip binalar. Yani sanki kent sana geliyormuş, sen kente gitmiyormuşsun gibi bir havası var. Bosphorus City gibi insan boyutuna uyulmaz şeyler var. Disneyland-laşmış, bağlarından kopmuş, geçmişle geleceğin birbirine karıştığı ama bir o kadar da sahte ve yapmacık hayat modelleri. İnsan niye Boğaziçi’nin 30 km uzağında Boğaziçi yalısına benzer ama betondan, önünde gölü olan bir şeyde yaşamak ister ki diye kendi kendime sordum. Sorgulama derken buradaki insanları sorgulamıyorsun. Ekonomik, bilimsel tarafın kent meselelerindeki önemi. Ayazma’nın ve kent periferisindeki bazı mahallerin dönüşümden etkilendiği durumlar. Zorla yerinden edilme halleri, sosyal dinamiklerin kayması. İşin bu tarafları da ilgimi çekmeye başlamıştı. Bosphorus City’nin suyu Küçükçekmece Gölü’nden alınıyormuş. Nasıl oradan alırsın, var mı böyle bir şey? Kentin veya insanlığın olan doğal bir kaynağın suyunu kendi sitenin havuzunu doldururmuş gibi kullanmak bana çok vahşice geliyordu. Kentin bunu üretirken doğada yarattığı tahribatı görmek… sadece sosyo-politik konular değil. Karşılıklı acayip bir materyal alışverişi var. İstanbul ölçeğinde düşündüğünde ortaya çıkacak hafriyat muazzam ölçeklerde. İşin bu tarafı da çok ilgi çekiciydi. Çünkü bunların sorumlusu benim, bu kentte varoluşum bu etkiyi yaratan şeylerden bir tanesi. Bu etkiyi ancak burada olarak görebiliyordum. Mesela kentin kuzeyindeki linyit yatakları. Bunlar kentte yaşayanları ısıtmak için, enerji sağlamak için yapılmış işler. Onun üzerine hafriyat döküyorlar ve onun üzerine havalimanını yapacaklar. Bu süreçten hiç bizim haberimiz olmuyor, olsa bile ne kadar müdahil olabiliyoruz.
En sonunda bu işi yaptım. Bunlar sonuçta temsildi ve bu temsilin etki gücü sınırlıydı. Ama konu o kadar önemliydi ki benim için, bıraktım sanat tarafını. Bunun bir şekilde paylaşılması gerektiğine inanıyordum. Ve işte yürüyüşle ilgileniyordum. Düşünmeye başladım, bu tecrübeyi paylaşmak için insanları oraya götürmem gerek. Ama kimseyi kolundan tutup taş ocağına götüremezsin. (gülüyor) Kabuk sergisi için bir harita hazırlamıştım ve oraya da toplu taşıma bilgilerini koymuştum. O harita İki Deniz Arası haritasının altlığıydı. Sonra yeterli olmadığını fark ettim, kimse otobüse atlayıp gitmez. O ihtimali yarattığım anda kentliler tarafından bir işlevi olacağını düşünmeye başlamıştım. Ama bunu bir bağlam içerisinde yapman gerekiyor. Derken bu kanal hikayesi ortaya çıktı.
 
Kanaldan sonra oluşuyor o zaman İki Deniz Arası.
Eş zamanlı, yani kanal duyulmuştu, yavaş yavaş hayatımıza sızıyordu. Nerde olduğunu bilmiyorduk. Hâlâ belli değil gerçi ama bu rota olması kuvvetle muhtemel diyorlar. Birden fark ettim ki ben bu kanalın rotasını takip edersem, yani hava limanı, 3. köprü, kasaba köy, yeni İstanbul projeleri… zaten buymuş meselenin kendisi diye düşünmeye başladım. Hikâye olarak da kafama yattı. Bir denizden diğerine yürüme eylemi de kendi içerisinde gayet anlamlı, “romantik” bir eylemmiş gibi geliyordu bana.
 
Aslında romantizmin ötesinde güçlü de bir eylem…
Romantizmden kastım hem şiirsel hem politik. Hızlanmanın gayet fetiş olduğu bir dönemde yürümek gayet nahif bir eylem ama buna rağmen yürümek gayet politik. Şu devirde yürümek bir ulaşım nesnesi değil. Tamamen kendi seçimin ve tercihinle yaptığın bir eylem biçimi. Yürümeye Övgü diye bir kitap var, David Le Breton’un. Orda şunu söylüyor, bu kadar hızlanmış bir dünyada bir yerden diğerine yürümek modernizme nanik yapmaktır. Bu kadar hızın kutsandığı bir yerde yavaşlamak, koklamak, algılamak…
 
Söylediğin şey aklıma Michel De Certeau’nun “Kentin içinde yürümek onu kendine göre yorumlamaktır” sözünü getiriyor. Bu çok üstten bir laf gibi gelebiliyor bazı insanlara. Ama bu noktada yürüyüp kendi izini yaratmak, kendi akışını oluşturmak çok önemli gibi geliyor bana.
Evet, evet. Mesela ‘68’te sitüasyonistlerin yürüyüş ile ilgili yaptığı çok fazla şey vardır. Kendi kent tecrübeni yaratmak ve haritalandırmak. Bu sana sunulmuş bütün haritaların dışında bir harita. Bu anlamıyla sübjektif ve karşı koyucu. Dayatmaya karşı daha muhalif. Kişiselliğin kadar tabii, bu kişisellik politik bir noktaya kayabilir.
 
Bu bir deneyimleme diyorsun, keşif değil. İki Deniz Arası kent çeperini keşfetmek manasına gelmiyor sanırım.
Bilmediğin şeyi keşfedersin. Çoğu insanın orasıyla ilgili bir bilgisi var. Dolayısıyla bu bir keşfe girmez.
 
Ayrıca bir keşfin söz olarak üstten bakma anlamı var. Bizim içten içe sahtekârca yaptığımız bir şeydir ya hani kentlinin köye gidip orayı keşfetmesi…
Keşfetmek tüketilebilir bir şeye mi dönüştürüyor acaba? Orada hiçbir zaman kendini var etmeyeceğini bilme hali gibi. Gidip, tüketip eve geri dönmek. Ama deneyimlemek içselleştirip yola öyle devam etmek gibi. Orada bir köy hali yok aslında. Bu karşılaşmada bilinmemezlik yok. Bir şeyi haritalandırmak, oraya kolay ulaşılabilir olmasını sağlamak tüketilecek bir şeye dönüştürmesi riskini taşıyor. Ama ekolojik tahribata uğramış bir yerin tüketilebilirliği ne kadar olabilir ki. Gidin, duygularınızı şaha kaldıracak şeyler göreceksiniz vaadiyle ortaya çıkmıyorsun.
 
Bizim alışmadığımız, sanat pratiği açısından farklı bir şey de var. Karşında bir resim vardır veya fotoğraf, sen onu alımlarsın. Bienal içinde bunu gördüğü zaman bazı insanlar bu nasıl sanat diyebilirler. Sen ne diyorsun?
Olabilir. Bu kültürel bir aktivite de olabilir. Kültürel aktivite de olması işin sanat bağlamına ters düşmez. İkisi birbiri içerisinde gayet eriyebilir. Bunda tüketilebilecek bir şey de yok. Bunu hiçbir şeyini alıp satamam ben. Ortada bir meta yok.
 
“İki Deniz Arası” projesi için senin konumun nedir? 
Ben bu imkânı yarattım sadece. Birisi buna sanat diyor, sanat da olabilir, gayet kültürel de olabilir. İşin ekolojik boyutu da var, bilimsel boyutu da var. Ben bunun hepsini yapan bir kolaylaştırıcıyım (gülüyor). Mecra kullanmadan da sanat olur. Bilinen mecraların dışında da bir sürü sanat yapıtı var.
 
Yürüyüş sırasında Şamlar Köyü’nden insanlarla sohbet ettik. Biz o dünyaya ulaşamıyoruz gibi bir durum da var. Kentli olanın orada ki konumu nedir? Oradaki çarpışmayı nasıl değerlendiriyorsun?
Modernlik çetrefilli konu. Olduğun halden devamlı tabiata kaçma ve tabiattan bir şey talep etme durumu yaratıyor. Hayatına getirdiği şeyler kadar götürdükleri de var. Evet, daha konforlu bir hayat elde ediyorsun, bir yandan da en varoluşsal, tabii halinden uzaklaşıyorsun. Bu iki ayrı kutup gibi. Bir tarafa yakınlaşırsan aslında öbür tarafa uzaklaşman neticesinde çekiyor seni. Orada ki insanların arazilerini elden çıkartıp, kanal yapılacaksa yapılsın, kentte yaşayalım gibi bir istekleri var. Çok reel şeyler bunlar. İnsanlar çocuklarını iyi okullarda okutmak istiyorlar. Sonuçta kentte yaşamanın çocuğunun geleceği için daha iyi olacağı gibi bir düşünce var.
 
Yürürken bir yolu saptık ve orada Şamlar Bendi’ne ulaştık. İyi durumda değil. Bendin ya da Yarımburgaz Mağarası’nın korunmasına yönelik bir girişim var mı biliyor musun?
Bildiğim kadarı ile yok ama bunlar unutturulmak istenen tarihler. Neden bazı yerlerin restorasyonuna bu kadar para harcayabilecek bir yönetim varken Yarıburgaz Mağarası’na bir bekçi bile koyamıyorlar? Bu bilinçli bir davranış. Gözden kaçmış, atlanmış bir şey değil. Ben kanal meselelerine bağlıyorum. Orada tarihi bir eser olduğunu unutturmakla ilintili bir şeymiş gibi geliyor bana.
 
Yürüyüşün politik, sanatla ilgili, çok insani yanları, birçok farklı disipline giden noktaları var.
Ve sportif tarafı. O da beni çok mutlu eden bir şey. On beş milyon kişi yaşıyor bu kentte ve insanların bedensel aktivite yapma ihtiyacı var. Kentli modern insan için bu artık zorunluluk. Bir insanın eline haritayı alıp spor yapmak için kentin çevresine gitmesi bile çok anlamlı geliyor. Çok istediğim bir şeydi. Fransa’ya gittiğimde yürüyüş rotaları çok ilgilimi çekiyordu. İstanbul gibi tabiata çıkma, fiziksel aktiviteleri gerçekleştirme ihtiyacı olan bir yerde böyle bir etkinlik yok.
 
Rotanın kalıcı hale gelmesiyle ilgili bir çalışma var mı?
Yok. Benim şu ana kadar tek başıma yürüttüğüm bir şey. Yaygınlaşması ancak böyle bir ihtiyaca karşılık verebiliyor olması anlamına gelir. Tabii duyurulabilmesiyle mümkün. Küçük de olsa kurumsal bir yapıya bürünmesini isterim. İsterim ki okullar bunun üzerine yürüsün. Rota çevresinde toplanacak bir komünitenin gönüllülüğü esasına dayanan bir şeye dönüşebilir. Başka rotalar çıkar, ki çıktı mesela. Hikin’ İstanbul diye bir grup var. Üç kişiler, daha önce kafalarında olan ama İki Deniz Arası’nı duyunca şevklenen bir süreç yaşadılar. İstanbul’un çevresinde yeni yürüyüş rotaları çıkarıyorlar. Haritaları, isterim ki kitabevlerinde olsun, fena mı olur?
 
Biraz rotanın belleği üzerinde duralım. Katılımcıların yürüyüşlerine dair dokümanlarını istiyorsun…
Evet, fotoğraflarını ve notlarını istiyorum. Yazmak istedikleri bir şey varsa değerlendirme yapmalarını istiyorum. Yürüyen insanların arasında akademisyenler, tarihçiler, mimarlar, sanatçılar, arkeologlar, botanikçiler oluyor. Hepsinin bakış açısıyla ekleyeceği bir şeyler var. Bunlar rotanın kalıcılığı coğrafyanın kalıcılığı anlamına geliyor. Coğrafyanın kalıcılığı derken antik bir obje gibi kalmasına gerek yok. Bir çeşit kayıt altına alma ve bellek oluşturmak. Ben bunların hepsinin bir internet sitesine ve açık arşive dönüştürme niyetindeyim.
 
Biz yürürken önceliklerimiz arasında kentle iç içe olan rotayı en sona bırakalım dedik.  Senin öncelik tanıdığın bir güzergâh var mı?
Ben çok sevdiğim için ayırt etmiyorum. (gülüyor) İlk başta 4. rotaydı. Değişimin hızı ve kentsel meselelere olan ilgisi, gözlem yapma kapasitesi ölçüsünde beni heyecanlandırıyordu, hâlâ heyecanlandırıyor. Eğer kentte sakin bir gün geçirmek istiyorsam da ikinci rota.

Röportajın devamı için tıklayınız.
 


  anilolcan@gmail.com