Ali Çetinkaya

Doğa, İnsan, İkilem


Ayşegül Özpınar
Ekoloji biliminin merceğiyle bakarsak Hayat (bio) döngüsünün yatay değil aksine döngüsel bir işletimi vardır. Permakültür gibi yakın dönem ekoloji hareketinin miheng taşını oluşturan akımlar (konvansiyonel tarımın aksine) biolojik/ekolojik hayatın döngüsel yapısına uygun tasarım modelleri geliştirerek, kuramlarını başarılı bir biçimde hayata geçirmişlerdir. Permakültür bilimi aslında kadim çağlardan beri bilinegelen ekoloji (pratik yaşam) ilkelerini örgüsel yolla sentezleyerek bütüncül bir disiplin oluşturmuştur. Yazımızın konusu Permakültür bilimi olmasa da, günümüzün “en”lerinden çevre katliyamına, özel anlamda da Google Earth tarafından geçen ay yayınlanan ve son 2000-2012 yılları arasında dünya genelinde meydana gelen orman kayıplarını belgeleyen Google Dünya Haritasına atfen, doğanın ne/nasıl/ne için olduğu ve de ne/nasıl/ne için olmadığı mevzusuna, permakültür biliminin ışığında kısaca değineceğiz…
 
Bill Mollison, Permaculture; A designer’s Manual adlı eserinde permakültürü 3 ana başlık altında tanımlamıştır. Buna göre;
1. Yeryüzüne özen gösterme;
bütün yaşam sistemlerinin, bütün varlıkların devamlılığının ve çoğalmasının sağlanması için gerekli koşulların insanlar tarafından oluşturulması.
2. İnsanlara özen gösterme;
insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde var olabilmeleri için gerekli kaynaklara ulaşımlarının temin edilmesi.
3. Nüfus ve tüketime sınır getirme;
kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak kaynak yaratılmasına katkı sağlanması. Zaman, Para ve enerji cinsinden olabilecek bu kaynakların birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleşmesinde kullanılması.

Permakültürün bu 3 ana ilkesi, Bill Mollison ve öncellerinin doğanın işleyişini sebep-sonuç yasallığında dikkatlice incelemeleri sonucu “doğanın kendi döngüsüyle uyumlu tasarım” fikrinin gelişmesiyle olgunlaşmıştır. Burada “doğa ile uyumlu” tabiri, kaotik görünen bir yapıdaki kozmoza, yani uyuma işaret eder. Kaotik yapılardaki düzeni,uyumu yani kozmozu bilmeden yapılacak herhangi bir müdehale, ister istemez asıl kaosu doğuracaktır. Nitekim “konvansiyonel” dediğimiz modernizmin zoraki getirisi olan günümüz tarım anlayışı da, içerisinde bulunduğumuz kaotik ortamın arkasındaki ideolojinin izdüşümü niteliğindedir. Bu kaosa en çok hangi durumun sebep olduğu meselesi tıpkı yumurta/tavuk örneğine benzer. Sözgelimi insan varlığını doğadan vahşicesine kopartan tüm edimler (şehirleşme, göç, tüketim, doğa alanların tahribatı, küresel ısınma ve bunlara bağlı sosyo-ekonomik ve de politik krizler) aslında kaos/kozmos diyalektiğinin kendi dinamiklerini bilmeme ve akıntıya doğru kürek çekerken girdaba kapılmaya sebep olur.
 
Ekolojik döngüye nokta bakışı yaptığımız taktirde bile kaotik yapılardaki düzene (kozmosu) şaşırtıcı bir biçimde tanık oluruz. Ekolojinin rahmi olan toprağı ele alalım mesela.
Diyelim ki bir bahçeniz var ve diyelim ki bu bahçeye çim ekmişsiniz. Bir sabah bakıyorsunuz ki bahçenizi ayrık otları kaplamış (ve bu durum bahçenize çim ektiğiniz taktirde kaçınılmaz olarak başınıza gelecektir). Permakültür gibi her nevi ekolojik faaliyeti ekolojinin kendi ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirecek bir bilimin icra yöntemlerinden bihaberseniz, ilk yapacağınız şey, muhtemelen, ayrık otlarını kökünden sökmek olacaktır. Ekolojik açıdan bahçenizde ayrık otlarının yetişmesinin tercümesi ise toprağın kaotik görünümlü düzeninden yola çıkarak okunabilir.
 
Sağlıklı bir toprak son derece karmaşık, içeriğinde milyonlarca bileşenin eşzamanlı olarak etkileşim halinde olduğu bir yaşam ortamı olup, aslında yeryüzünün biolojik anlamda en çeşitli ekosistemidir. Sözgelimi bir çay kaşığı toprağın içerisinde dahi milyonlarca mikroskobik bakteri, mantar (fungi), protozoa ve nematodlar bulunur. Aynı toprağın bir avuç dolusunun içerisinde ise pekçok solucan, eklembacaklılar ve çeşitli sürünen veya kımıldayan canlı türleri bulunabilir. Modern toprak bilimi bize sağlıklı toprak bileşeninin bitki, gıda ve bedenlerimizin sağlığının anahtarı olduğunu göstermektedir.
 
İşte toprağın olmazsa olmazı olan azot, kalsiyum, fosfat, mineral ya da diğer gerekli bileşenlerden bir veya birkaçı (sırf çim ektiğinizden) olması gereken seviyenin altında veya üzerinde olduğu taktirde toprak ekosistemi bu durumu iyleştirmek üzere askerlerini devreye sokar. Toprak kalsiyum ya da magnezyum gibi mineralleri öyle bedavadan bitkilere sağlayamaz. Mineral üretebilmesi için bir bitkinin toprak biotasıyla “takas”ta bulunması gerekir. Bu takası sağlayan da kıl kökleridir. Bu kıl kökleri mineral takasçıları olup çevrelerinde rizosfer (toprak biotası için uygun habitat) adlı bir ortam oluştururlar. Rizosfer ise tıpkı internet vazifesi görerek toprak ekosisteminin karmaşık bileşenleri arasında bir nevi iletişim ortamı sağlarlar. Diyelim çimenli bahçemizin demiri eksik, bu eksikliği gidermek için rizosfer yardımıyla bahçenizde içeriğinde yoğun oranda demir barındıran bir bitki büyümeye başlayacaktır. Yani halk dilinde ayrık otu olarak adlandırdığımız bitkiler, aslında bulunduğu ortamı iyileştirmek üzere mevcuda gelen birer kurtarıcıdır. Permakültür bilimi ise, eğer ayrık otlarından hoşnut değilsen yine içeriğinde yoğun oranda demir içeren, bu sefer yenilebilir bir başka bitki türü ek, hem ayrık otlarından azami ölçüde kurtul, hem de karnın doysun, bu sayede de zaman, efor ve toprak kaybından kurtul modelini önerir.
 
Yani enerjinin en kaba hali olan maddenin rahmi olan bu yaşam ortamından da görüldüğü gibi doğada hiçbir bileşen işlevsiz değildir. Her bir öğenin varlığı olmazsa olmaz öneme sahiptir. Rastgeleliğe veya kimisinin varsaydığı gibi tesadüfe yer yoktur. Hiçbir doğa nesnesi kendi varoluş işlevinin dışına çıkma lüksüne sahip değildir ve her bir öğenin mevcudiyeti bir diğerinin mevcudiyetiyle mümkündür.
 
İnsan da varlığının devamına sağlamak için doğaya muhtaçtır. Nitekim insanın bedeni de organik bir bileşen olmasından ötürü doğanın bir parçasıdır. İnsan adaptasyonunu doğayı kendisine adapte ederek sağlar. Çünkü insan fiziksel yaratılışı itibariyle doğadaki en savunmasız canlıyken, varoluşunun devamını sağlayabilmek üzere doğanın kendisini kullanarak “icat”ta bulunur bu sayede de çevresini kendisine göre düzenler, yani onu adapte ederek kendi kullanımına en uygun hale dönüştürmüş olur. Bu yolla insan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre adapte ederken, aslında kenisini bulunduğu ortama adapte etmektedir. Peki ya bu faaliyetini gerçekleştirebileceği doğal ortamı zarar görürse ne olur?
İnsanın bu gibi eylemleri bütünün hayrına yönelik ilkelere bağlı olarak icra edilmiyorsa bunun geri dönüşü yine insanın kendisine olacaktır. Hızla gelişen orman kaybının en büyük zararını milyarlarca canlıyla birlikte en çok kim görecektir yine? Toprak ekosistemindeki tek bir öğenin eksikliği dahi toprağın genel sağlığını bu denli etkiliyorken, sanayileşmeye dayalı küresel çaplı bu dev yıkım, tüm ulusların sağlıklı yaşam haklarına ne denli tesir etmektedir? İnsanın yaşam kalitesi onu çevreleyen doğal ortamla bu denli içiçeyken, bu ortamın yokluğu onu ne kadar derinden etkilemektedir? Doğanın değerini güzel bir kitabın doğayı müthüş bir canlılıkla tarif ettiği pasajından mı anlamamız gerekecektir? Bizi birşeyin kıymetini idrak etmeye yönelten illa onun kaybı mıdır? Peki ya tüm bu soruları cevaplayacak yeterli vaktimiz var mıdır? Eğer hala vaktimiz varsa kendi eylem ilkelerimizi, bağlı olduğumuz yasayı gözden geçirmemizde fayda vardır. Keza ne ekiyorsak onu biçtiğimize göre, son yüzyılda ektiklerimizin semeresi bizleri yutmak üzere kapıda beklemektedir.
 
Orman kaybının ve buna bağlı çevre yıkımının alarm seviyesi SOS ibresini çoktan çatlatmıştır. Doğa / İnsan ikileminin ayrımlı bir birlik olduğu gerçeğini şuura getiremiyor oluşumuz, bu gidişle bizleri bekleyen küresel çaplı ekolojik felaketin ve buna bağlı sosyo-ekonomik krizin ana sebebi olabilir.
 

 

aysegul.ozpinar@gmail.com