Normlarınız normlarıma ne kadar da uygun
- Fakat Herakles der ki “Tercihlerimiz doğrudan sahip olduğumuz normlar tarafından yönlendirilir.”
Genç ve bıyıklı adam böyle deyince, ben de kendimi tutamayıp fırlamışım katlanan sehpanın altından. Tabii genç ve bıyıklının, türlü filozofların sözlerini kullanarak yürüye yürüye bi’ hal olduğu, hayatla ilgili etraftan duyulmuş ve sıkı sıkıya kucaklanmış fikirleri olan genç kız, beni görünce bastı çığlığı. Ondan sonra da ne katlanır sehpa kaldı, ne martıların gürültüsü ne de Herakles…
Onlar gülüşüp, saçlarının üst kısmı seyrelmiş garsondan çaylarını tazelemesini istediler, bense kedi olmanın bana vermiş olduğu yetkiye ve bankın hemen arkasındaki bodur ağaca dayanarak düşünmeye koyuldum. Çünkü genç ve bıyıklının son felsefi kurşunu kıza değil bana denk gelmişti ve insanlık için küçük, kedilik için büyük bir aydınlanma yaşamamı sağlamıştı. Düşüncelerim peşi sıra ve birbirleri ardına eklemlenerek zihnimde akmaya başladı ve şu sonuca ulaştım: Ulan benim bu kızı sevmem gayet normal.
Demek ki ben sahip olduğum normlar öyle istedi diye sevmiştim bu kızı. Sonra uzun uzun bunu düşündüm. Sonra şu saçlarını değişik değişik yapan kadını düşündüm. Kadının arkasından -biraz da ayıplayarak, hatta dalga geçerek- “Ne yaptırmış be o saçına?” dediğiniz şey onun için farklılaşmanın anahtarı. Mesela gidip saçına laf etseniz, size öyle cevaplar verir ki olduğunuz yere çakılır kalırsınız. Arkanızı dönüp gitmek hatta koşup ilk geçen minübüse atlamak istersiniz fakat o an kılınızı dahi kıpırdatamazsınız. Anormal olarak addettiğiniz bir insan, kendi normlarını sizden daha güçlü savunduğu için normalleşecek ve parktaki diğer insanların gözünde anormalleşmenizi sağlayacaktır. Üstüne bir de, saçlarına laf etmenizi sağlayan, büyük emekler sonucu bu yıllara getirdiğiniz normlarınızı köküne dek sökerek Boğaz’ın serin sularına doğru fırlatacaktır. Siz de ayıplayan bakışların arasında sessizce yürümeye başlayacak ve belki de sahil boyunca akıntıyla aheste aheste sürüklenen normlarınızı takip etmeye başlayacaksınız. Fakat İstanbul’un farklı bir mahallesinde, örneğin sizin bu süzülen normları edinmenizi sağlayan mahallede durum bunun tam tersi bir hal alacaktır. O yüzden siz şimdi o mahalleye gidip normlarınıza uymayanlara laf atmaya devam edin. Ben burada kalıp sevdiğim kadından bahsedeceğim.
Ben bu mahallede yeniyim. Öyle gittiğim bir mahallede çok fazla kalamam ama burayı sevdim. Burada yaşamak kolay... Her sokakta muhakkak yiyecek bir şeyler bulabilirsiniz. Fakat bu mahallede benim normlarıma uyan yalnızca bir sokak var. Hangi sokak olduğunu tahmin etmişsinizdir umarım. Bir de deniz kenarını severim. Onunla dururuz bazen su başında. Öyle çok bir şey istemez o. Bazen denize bakmak ister, bazen yürümek ister. O kadar hani. Ama öyle sakin olduğunu falan sanmayın. Kolay kolay yaklaştırmaz kimseyi yakınına. Hani bir yere oturursunuz da bir kedi gelip sırnaşır ya bacaklarınıza... İşte o, sizin bildiğiniz kedilerden değildir efendim. O bi' köşede durur. Ne geldiğini işitirsiniz ne gittiğini... Rahat bırakılmak ister ama kimseye de yukarıdan bakmaz öyle. Ben bile inceden çekinirim yanına giderken. Sonra ufak ufak bir şeyler anlatmaya başlarım, sonra iyice açılırım zaten. Ama inanır mısınız, hiçbir yerde öylesi rahat hissetmem kendimi. Hatta o sokağın başında göründüğünde istemsizce mırlamaya başlarım da o gelene kadar anca durdururum
Bazen kendinden bahseder. Öyle düşündüğünüz gibi de değil yani. Az buz bahseder. Her seferinde “Ben de ya, ben de severim onu,” diyecek olurum da çok abartı olmasın diye çoğunu kendime saklarım. Ama mesela bilirim ki ben bir şeyi seviyorsam büyük ihtimalle o da sever. Ve hatta birçok şeyi sevmeme nedenlerimiz bile aynıdır. Ama işte bunları öyle hemen söyleyemem ben.
Arada bir çeker gider. İşte o zamanlarda bu mahallenin pisliği gözüme iyiden iyiye batmaya başlar. Belki normalde o kadar değildir ama bana kesin öyle gelir. Bir kere kedilerin çoğu parsellemiştir burayı. Yani daha çok yem verilen yerleri. Herkesin önünde durduğu dükkân bile aynıdır. Hatta birçoğu kıpırdamaz bile yerinden. Şu sokakta bir yürüseniz anlarsınız onların kimler olduğunu. Ama en çok da pencere kedilerine üzülürüm. Camın dibinden öyle sokağa bakarlar. Bazısının forsundan geçilmez ama o fors da camları, duvarları, kapıları geçemez. Ben öyle durmaya pek gelemem. Ağaçlara, yokuşlara tırmanır dururum ama geri döndüğünde beni bıraktığı yerde bulsun diye çok da uzaklaşamam. Kediliğimin en boheme düşkün zamanlarında yerleşik hayata geçtiysem, bi’ sebebi vardır herhalde. Neyse işte o gider bir yerlere, sonra döndüğünde beni aynı yerde bulur. Yerleşik hayatın da bu güzelliği var işte...
Pasaklılığıma falan da laf etmez çok. Arada bir diyecek olur da sonra vazgeçer. Ama anlattıklarıma karşı çıktığı olur. Hatta çoğunlukla inanmaz. Ama inanmasa da ben devam ederim anlatmaya. Bıraksa günler geceler boyu anlatırım da demek istediğim bir tek şeyi diyemem. Onları söylememe engel olan duvarları da bu normlar mı örüyor bilmiyorum ama eğer onlarsa da helal olsun. Gırtlağıma düğümlediler iki kelimeliyi. Bazen zorluyorum hatta duvarın üzerinden arkaya bakıyorum ama nafile. Duvarı öte yakası pek görünmüyor.
Neyse işte, sonuç olarak Zeus’un geri zekâlı oğlu Herakles öyle bir söz etmemiştir büyük ihtimalle, genç ve bıyıklı yanlış duymuş ama tercihlerini normları, el verdiğince yapmıştır. Yargılamamak lazım. Çünkü adamcağız sürekli devlerin, aslanların peşinde koşmaya mecbur kalmış ve büyük ihtimalle her seferinde normlarının dikine gitmiştir. Ama ben de onca mahalle gezdikten sonra gelip burada kaldım, üstüne bir de onun normlarına hayran kaldım. Ondan sonra işte ne katlanır sehpa kaldı, ne martıların gürültüsü ne de Herakles…
h.f.eren@gmail.com