Komedyenin Devrimci Siyaseti
Mahnov
Bir Çinli ile bir ABD’li muhabbet eder; “Sizde demokrasi yok,” der ABD’li, “Tek parti diktatörlüğü ile yönetiliyorsunuz.” Çinli mukabele eder: “Sizde var mı sanki, siz de çift parti diktatörlüğü ile yönetiliyorsunuz!” Doğru söze ne hacet, özellikle ABD / Britanya ekseninde, toplumda bireylerin sistemin kendileri için işlemediğine dair sezgisi, sisteme dair inançsızlıkları, geçenlerde Seattle’de ilk sosyalist meclis üyesinin, Kshama Sawant’ın seçilmesiyle kristalize oldu. Sosyalizm kelimesinin küfür addedildiği bir ülkede, “Kapitalizm kirli bir kelimedir”1; “Sisteme sosyalist bir alternatif önermeliyiz,” diyen bir ismin seçilmesi çoğu insan için sürpriz oldu.
O esnada Britanya’da ortalık tam da bu yüzden karışmıştı. Bir komedyenin ortaya atılıp keskin siyasal söylemlerle ortalığı karıştırmasına pek alışık değiliz. Her ne kadar sosyal medyada “Britanya’nın Cem Yılmaz’ı” diye benzetmeler yapılsa da; yazarlık2, şahane skandal yaratma kabiliyetleri gibi nitelikleri göz önüne alındığında hakkında pek öyle düşünemediğim; bu yazı yayınlandığında burayı da “Messiah Complex” turunun bir parçası olarak şenlendirmiş olacak Russell Brand’in tam olarak yaptığı bu. Meraklısı bilir, kendisi skandallara meftun bir hayat yaşıyor; telefon şakaları yüzünden BBC’den atılması, GQ ödüllerinde sponsor Hugo Boss’un Naziler için kıyafet tasarımları yapmış olduğunu söylemesi ve salondan uzaklaştırılması gibi çok yerden şanlı kovulmuşlukları var. Noel Gallagher ile olan kankalığı; kostümlerinden, uyuşturucu-seks ikilisiyle olan münasebetlerine kadar halleri göz önüne alındığında bir tür komedyen rock-star diye düşünülebilir -Gezi direnişi esnasında iki tane suya sabuna dokunmayan tweet atıp hemen silen bizimki pek böyle sayılmaz.
O esnada Britanya’da ortalık tam da bu yüzden karışmıştı. Bir komedyenin ortaya atılıp keskin siyasal söylemlerle ortalığı karıştırmasına pek alışık değiliz. Her ne kadar sosyal medyada “Britanya’nın Cem Yılmaz’ı” diye benzetmeler yapılsa da; yazarlık2, şahane skandal yaratma kabiliyetleri gibi nitelikleri göz önüne alındığında hakkında pek öyle düşünemediğim; bu yazı yayınlandığında burayı da “Messiah Complex” turunun bir parçası olarak şenlendirmiş olacak Russell Brand’in tam olarak yaptığı bu. Meraklısı bilir, kendisi skandallara meftun bir hayat yaşıyor; telefon şakaları yüzünden BBC’den atılması, GQ ödüllerinde sponsor Hugo Boss’un Naziler için kıyafet tasarımları yapmış olduğunu söylemesi ve salondan uzaklaştırılması gibi çok yerden şanlı kovulmuşlukları var. Noel Gallagher ile olan kankalığı; kostümlerinden, uyuşturucu-seks ikilisiyle olan münasebetlerine kadar halleri göz önüne alındığında bir tür komedyen rock-star diye düşünülebilir -Gezi direnişi esnasında iki tane suya sabuna dokunmayan tweet atıp hemen silen bizimki pek böyle sayılmaz.
Hikâye Ekim ayının ortalarında Brand’in Britanya’nın “ağır” dergilerinden New Statesman’ın “Devrim” özel sayısının misafir editörlüğünü üstlenmesiyle başladı. Occupy hareketlerinden yeni demokrasi oluşumlarına kadar birçok konunun mercek altına yatırıldığı sayı dikkatleri Brand’in üzerine çekmekte gecikmedi. Ancak tartışma asıl Jeremy Paxman’ın programına katılan Brand’in, söyleşisinde, oy kullanmadığını, kullanmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini söylemesiyle alevlendi. Röportajda dinleyenleri oldukça şaşırtan başka fikirleri de dile getiriyordu kuşkusuz; toplumsal devrim ihtiyacı, kâr fikrinin zehirli niteliği ve ondan neden kurtulmamız gerektiği, toplumda eşitsizliğin tehlikeli şekilde çoğaldığı, korporasyonların gezegeni yok ettiği ve kesinlikle kontrol altına alınmaları gerektiği gibi bir komedyenden beklenmeyecek radikallikte siyasi fikirleri, her zamanki muhteşem hitabetiyle dillendiriyordu. “Politika hakkındaki fikirlerim sadece azınlığa hizmet eden var olan paradigmadan beslenmiyor, tüm insanlığın hizmetinde olması gereken alternatif bağlamları düşlüyorum.” Paxman da Brand’in üzerine gidiyordu, nasıl olacaktı bütün bu değişim? Mutlaka devrim yoluyla mı? Kapitalist örgüleri zorlayacak yapı nasıl çatılacaktı peki? Bir tür sosyalist hükümet tanımı yaparak aslında, “korporasyonları zorlayıcı bir üstyapı” ihtiyacından bahseden Brand, Paxman’in sürekli ne tarz bir yeni oluşumdan bahsettiğini sorması üzerine yanıtı patlatmakta gecikmedi. “Henüz şekillenmedi bunlar! Bir uyduruk otel odasında oturup seninle ütopik bir sistem tasarlayacağımı düşünemezsin!”
İşin doğrusu, var olan sisteme direnenlere sürekli alternatif soranlara verilebilecek en doğru yanıttır bu. Siyasal-yönetsel alternatifler hep beraber kotarılacak oluşumlardır, hayatın içinden çıkar; işçi sovyetleri, ‘70’lerin direniş komiteleri, günümüzün mahalle forumları gibi. Öte yandan, bunların birbiriyle nasıl etkileşeceği ve biçimlerinin nasıl olacağına dair kararlar otoriteler tarafından alındığında neler olduğunu da biliyoruz!
Brand’e en ağır yanıt meşhur Mitchell & Webb ikilisinin sarışınından ve hatta kendisini protesto için; Britanya’yı Suriye’yle savaşa sokmayarak Cameron ve taifesinin nezaket dolu (g*tü bakır kaplı yavşak gibi3) sözlerine maruz kalmış Miliband’in önderliği altındaki İşçi Partisi’ne katılan komedyen Robert Webb’den geldi. “Oldukça önemli bir şey hakkında k*çınla konuşuyorsun. Devrimi denedik ve yenildik,” diyordu Webb, “sonucun ne olduğunu biliyoruz. Ölüm kampları, gulaglar, baskı ve katliamlar. Biraz Orwell oku be!” Sorumsuzlukla suçluyordu onu Webb, yine New Statesman’da yayınlanan mektubunda: “Çoğu genç 7 milyon kişi seni Twitter’den takip ederken, onlara oy kullanmamalarını öğütleyemezsin. Eğer devrimden bahsediyorsan, biz bunu 1. Charles’in kafasını 1649’da keserek çoktan yaptık. Eğer birisi gecenin köründe kapını çalıp, çocuklarını götürüp bir yerlerde işkence yapmıyorsa bu şu anda içinde yaşadığımız, (oylama sistemine dayalı) ileri liberal demokrasi sayesindedir.”
Ardından iki tarafa da seslenen başka figürler de belirdi anaakım medyada, ancak Brand sinirlenmiş ve sıkılmış gözüküyordu tüm bunlardan dolayı. Bir başka söyleşide Webb’in Oxbridge4 köklerine vurgu yaparak “Eğer onun gibi elit bir kökenden geliyorsan, senin kapını hiçbir zaman, hiçbir yönetimde gece yarısı çalmazlar. Ama benim gibi yoksul, doğru dürüst hizmet alamamış sınıflardan geliyorsan; insanların neden uyuşturucu kullandığını, nasıl ailevi sıkıntılar yaşadığını biliyorsan, cehenneme zaten aşinasındır.” Aynı doğrultuda Alan Carr’ın programında da, Eton kökenli bir başka üstsınıf mensubu başbakan Cameron için de “Bu okullara gittiğinde, sürekli ayrıcalıklı ortamlarda bulunduğunda, bir tür kodlamaya alışırsın ve herkesin senin gibi olduğunu düşünmeye başlarsın. Bunların işi kendilerine ihtiyacı olan insanlara ilgi göstermek, dertleriyle ilgilenmek, ancak kesinlikle bunu yapmayan burnu havada ukala tipler bunlar. Kirli, rezil, ukala 31’ciler.”
Son dediklerini okuyunca, Brand’in saydırdığı, muhafazakârların idarede olduğu Britanya liberal demokrasisi, en azından bu tür söylemsel ataklara şimdilik izin veriyor, onu görmek mümkün. Hatta eşcinsel evliliğini yasalaştıran da Tory’ler. Bir de başka bir ülke var, orada da muhafazakâr demokratlar hâkim, orada da liberalizm süregiden ekonomik-siyasal mantık, ancak ağzını açsan gaza boğuluyorsun. Hele Başbakan’a bir ulusal kanalda “wanker” demek, hayal ötesi! Demek ki farklı cinsleri var bu siyasal-ideolojik tariflerin, dizilimi aynı olsa da, kaliteleri A, B, C, gibi. Bize de C sınıfı düştü ne diyelim, alışığız!
Brand Gezi direnişiyle ilgili bir mesaj verecek mi İstanbul’da, merak konusu. Buradan Abu Dhabi’ye geçecek, orası için de “Hücreye atılmazsam iyidir,” diyor. Efsane George Carlin’den beri görülmüş en radikal komedyenin macerasının seyrini ilgiyle izliyoruz.
2 My Booky Wook serisi, Guardian köşe yazarlığı ilk akla gelenler.
3 Aslında daha da ağır tabirler kullanıldı, “copper bottomed shit, f*cking cunt” dediler ki, inanılmaz. Burjuva siyasetinin seviyesi her yerde gittikçe düşüyor.
4 Oxford – Cambridge mezunlarına verilen isim.