Kendisileşme
Üstüngel Arı
Dedemi en son bir hastane odasının kapı aralığından gördüm. Yaşım küçük olduğu için mi odanın dışındaydım yoksa kimseyi mi içeri almıyorlardı; bana mı bakıyordu yoksa baktığı sadece aralanmış bir kapı mıydı -emin değilim. Fakat aradan yıllar geçmesine rağmen o bakışı hiç unutmadım. “Artık acı bile çekmiyorum,” der gibi bakıyordu mavi gözleri ve yüzü intiharını gerçekleştirmekte olan birinin, o son anındaki ifadesine eş değerdi. Emindi yani kendinden ama sanki yine de içinde bir şeyler “Düzeltemez miyiz?” diyordu ona, “baştan başlayamaz mıyız?” Ama silahı tutan el, boyundaki ip, köprünün altından akan serin sular ya da bilerek başlatılan gaz sızıntısı... Onlar biliyordu her zaman cevabı: hiçbir şey en başından başlamaz. Ve başlamak aslında yeninin değil, eskiyecek olmanın başıdır her zaman –sonundur başı. Başlamış olan, bitirmiştir artık, çünkü -başlamak zaten başlayarak bitirmiştir kendini. Yaşamak ve ölmek de bunun gibidir ve aynı fiile tekabül eder -aynı eyleme. Yaşadığın her an ölüyorsundur çünkü. Nefes alarak geçirdiğin her saniye son nefesine biraz daha yaklaşıyorsundur ve aynı şekilde eğer hala ölebiliyorsan bu, yaşadığının da göstergesidir -bir bakıma.
Değil mi?
Sana bir soru sorduğumda cevapla! Ya da şey, pardon -size.
Neyse işte, ben de bazen aynaya baktığımda dedemin o son anını görüyorum. Genelde babamızı görürüz aynaya baktığımızda; o olmak istemediğimiz adama dönüşmüş Ben’imize bakarız. Bu bakış, otobiyografik bir gözlem olmanın ötesinde bir bakıştır, çünkü sonunda her kimse babamız, aynaya baktığımızda aslında biliriz ki biz hep o adamız.
Peki ya siz, siz albayım, kimi görüyorsunuz aynaya baktığınızda? S.ktirtme albayını şimdi, görmüyorum ben kimseyi. Sahiden mi? Sahiden. Allah aşkına otur şuraya iki dakika, başımı döndürdün saatlerdir. Hiç kalkmamıştı. Hiç kalkmadı ki. Evet, hiç kalkmadım. Şimdi bir sigara saracak. Siz düşünün bu sırada, ya da gidip bir aynaya bakın ve gözlerinizle görün. Sigara sarıyor. Arap kâğıdını almak için sehpaya uzanıyor. Sehpadan kâğıdı aldı. İsterseniz ben sarayım? Bakış. Lüzumu yok. Önce tütünü yerleştirdi içine. Tütünü sıkıştırıyor. Filtreyi de koyduk muydu tamamdır. Ateş nerede? Bende değil. Onda değildi. İÇ. EV. GECE. Ateşi bulamadığı için ceplerini yoklar. BLACK OUT. Sende mi? “Hayır,” dedi, “bende değil.” Sonunda buldu. Koltuğun arasına sıkışmış meğer, bak şurada. Cebimden düşmüş olmalı. Mümkün. Cebinden düşmemişti. Cebi hiç olmamıştı ki.
Aynalar diyorduk alba.. Sözünü yuttu. Çay? Varsa alırım, yoksa boşuna zahmet etmeyin. “Ne zahmeti,” dedi sessizce, oysaki içinden “şimdi kim uğraşacak çayla,” diye geçiriyordu. Bir çay alayım o zaman -ikisi açık. Aynalar nerede kalmıştı? Hiç bu kadar gecikmezlerdi. Evimde hiç ayna yok. Kendimi göremeyecek kadar bir başkası olduğumu fark ettiğimde atmaya karar verdim onları. Banyodakini attım önce. Sonra da yatak odasındakini. Kendimi yansıtan ne varsa bakmamaya çalışıyordum artık. Televizyonu bile kapatmıyordum sırf bu yüzden çünkü biliyordum; o kutu açık kaldığı müddetçe başkasının hayatındasındır artık. Ne zamanki kapatıp boş salonda bir başına oturmakta olduğun bir kare yansır ekrana... Çaylar hazır. Ne çabuk? Poşet çay. Anlaşılan kalkmamı istiyor, yoksa neden bununla geçiştirmek istesin? Şeker? Kullanmıyorum. 2 tane alayım. İnce belli bardak. İnce belli kadın. İkisinden de bir yudum almak istedi. Son bir yudum. Ben artık kalkayım. Sonunda! Ama çayınız? Aynalar da gelmiştir, merak etmesinler. Albayım! Senin albayım diyen ağzını! Oğuz Atay mı okudun sen yine? Kim? Kimse. Yalnızım. Ben de evlat, ben de. Gidiyorum. Dur diyorum sana dur! Neden? Çünkü bir asker dur dediğinde komutanına, tersine dönmüş gibi görünse de her şey, olması gerektiği gibidir aslında. Dur! Gene ne var? Yine! Yeni Gine ve Papua. Kafam çok karışık. Belli oluyor. Sona mı geliyoruz? Şüphesiz. Düzeltemez miyiz? İmkânsız. Peki ya baştan… Başlayamayız! Şizofreni için genetik diyorlar. Evet, malumunuz, dedem… Suratı düştü. Üzülmüştü.
Aynaları getirin, bu bir ricadır!
Tek isteği kendisini görebilmekti aynada. Normal olmak istiyordu. İstiyorum! Diğerleri gibi olmak... Evet, evet şey mesela, dışarı çıkmak, kurtulmak buradan ve parklarda yürümek sevgilimle… Yürümek istiyor. Bırakınız yürüsün. Yürekten ve gülerekten? Hayır. Ya? El ele tutuşaraktan yürümek. İsmi? Kimin? Sevgilinin? İsmi yok –hiç olmadı ki. Nerede kaldı bu aynalar? Nerede kalmışlardı? Kim? Aynalar. Hah, getirdiniz mi? Getirdiklerini görmüyor mu? Görüyorum. Peki o halde neden soruyor? “Koyun bakalım karşısına,” dedi. Koyuyorlar. Tam olarak önüne koyduk.
Aynaya baktı.
Baktı ama, tek görebildiği başının arkasındaki duvardı.
ustungelari@gmail.com