İlkokul’dan hatırda kalanlar
Öncesinde okumayı söküp de gittiğinde sanki bütün okulun önünde alkışlanacaksın sanıyorsun ama aldığın tek hediye sınıf başkanlığı oluyor. İlk gününde okul yolunda yürürken heyecandan kusmuşsun, iki saat sonra öğretmen senden birilerini susturmanı istiyor. Zaman geçtikçe zaten okuyabiliyor olmanın forsu da eriyor. Dört ay önce ancak “ba-ba” diye okuyabilen tiplerin yarısı senden yüksek not almaya başlıyor. Çünkü okumayı sökmüşsün belki ama senin yazını sökebilecek bir öğretmenin olamamış. Sağlık olsun.
Pisuvar başına gelen birinci sınıf bebesinin ev tuvaletindeymiş gibi tüm pantolonunu indirmesi aklımdan pek çıkmıyor. O küçük, parlak kıç... Şimdilerde canım sıkıldığında, iş yerinde falan mesela çalışan herkesin tuvalette bu şekilde işediğini hayal ediyorum. “Doğuş Bey götünüzde sivilce çıkmış efendim. Nadir Bey, basurunuz azmış...” Dur bu konuyu keseyim burada, devam gerçekten de romantik komedi tadında.
En net hatırladığım şey öğretmenin tokatındaki sigara kokusu. Tokat yabancı bir şey değildi ama babam sigara içmezdi, o yüzden öğretmen tokatını hiç sevemedim. Ne kadar sert olursa olsunlar babamınkilerin yanında hep sönük ve tiksindirici kaldılar. Tokat yeme eşiğinde geçirdim ilkokul yıllarımda, her daim o sınırı zorlamaktan büyük haz aldım.
Bize bir şey yazdırırken “başlık” diye bağırmasını unutamıyorum öğretmenin. Sınıftan birisi illaki sorardı, “Kırmızı kalemle mi öğretmenim?” “MOR KALEMLE!” diye cevap verirdi yaşlı cadı, bu soruyla artık muhatap olmak istemediğinin altını da çizerek. Ama bir daha “başlık” dediğin de ben yine sorardım: “Öğretmenim kırmızı kalemle mi?” Sinirlenince çok güzel oluyordu ne yapayım... Şaka şaka. Herhangi bir şekilde güzel olabilmesinin yolu yoktu. Sadece onu sinirlendirmekten zevk alıyordum.
Tokatın dışında şeyler de vardı tabii, daha güzel şeyler, mesela çöp kutusunun orada kalem açan gurubun kendi arasında yaptığı sohbet ve çöp kutusundaki mandalina kabuklarından gelen “hoşgeldin kış” kokusu. Demiştim bu yazıda güzel şeyler de olacak diye.
Sınıftan bir kız kanser olmuştu da ona yardım parası toplarken çok eğlenmiştim. Kızın iyileşmesi değildi benim için mesele, parayı koparttığım an yaşadığım hazdı. Kız öldükten sonra sağda solda onun için bağış toplamaya devam ettim. Kendime mani olamıyordum, ta ki evet, Maltepe kokulu tokatlar beni uyarıp birikmiş tüm parama el koyana dek. O gün orada ticaret hayatım bitti. Bence böylesi daha iyi oldu.
Aşık olduğum bir kız vardı, o da bana karşı boş değil gibiydi, bir keresinde beni ısırmıştı mesela. Sonradan dördüncü sınıfta gelen birisine âşık olmuştu ama. O dönemde Sinan Çetin’in çektiği bir yün reklamı vardı, iki erkek ve bir de kız var reklamda, rengarenk nakışlı kazaklar falan giyen üçlü çok yakın arkadaş gibi duruyor falan ama sonra kız çocuklardan birisi ile yakınlaşıyor, diğer çocuk da -kıza âşıkmış tabii- boynunu devirip gidiyor. İşte benim durumum da aynı o reklamdaki çocuğunki gibi olmuştu. Bayılıyordum o reklama, televizyona çıkmışım gibi geliyordu. Sadece kız meselesi de değildi bu, eğer ortada bir dilim ekmek ve onu isteyen iki kişi vardıysa bir şekilde aç kalıyordum. Bir sandalye ve iki kişi vardıysa ayakta kalıyordum. Yaşlı cadı iki kişiden birisini dövecekse beni dövüyordu.
Yine de okulun son gününde ona sarılıp ağlamamı ve onun da bana “Aslan oğlum,” demesini unutamıyorum.
