DECADENZ


Murat MRT Seçkin

2000 / GODSPEED YOU! BLACK EMPEROR - LIFT YR. SKINNY FISTS LIKE ANTENNAS TO HEAVEN (KRANKY)
Godspeed ekibi ikibinlere katastrofik girişler yapmayı seven dünya medyasına inat, o kıyamet gününü zaten bir buçuk saate gayet güzel sığdırmıştı. Y2K’in silikon kaosu, et ve kan ile yaşadığımız karmaşayı unutturmak için çok çabalasa da Godspeed’in sesleri aklımız başımıza getirmişti.

Rahmetli İsmail Cem yıllardır lüzumsuz yere fişfişlenen Türk-Yunan düşmanlığını, önyargısız ve reklamsız bir şekilde yok etmeye çalışsa da bazıları için olay iki liderin birlikte uzo içmesinden ileriye gitmedi. Kırk yıldır komşusunu ziyarete gitmemiş bir dost olarak memleketten yükselen naralara utanarak, sıkılarak kulak tıkadık. Kısa süre sonra sanki bunların hiçbiri olmamış gibi unuttuk. Topların namlularını yine sınıra çevirdik, bekledik. Bu arada Sanayi Bakanlığı ilerlememiz için oldukça önemli bir karar verdi; Artık traktöre Avrupa Standartları’na göre binilecekti. Zaten bir süredir ISO manyaklığı yaşayan memleketimiz için müthiş bir adım oldu. İnternet Mahir ise “ikissyou” sitesi ile ülkenin tanıtımına büyük ihtimalle Turizm Bakanlığı’ndan daha fazla katkıda bulundu (O kadar ki Forbes’un ilk 100 listesine girdi).      

2001 / FANTOMAS - DIRECTOR’S CUT (IPECAC)
Fantomas sevdiği filmlerin müziklerini yorumlarken dünyada da başka filmler çevriliyordu. Herkesin pek sevdiği kurtarıcı NATO Kosova savaşında seyreltilmiş uranyum mermisi kullandığını hiç utanıp sıkılmadan itiraf etti. Barış için kurulan ordu da anca bu kadar olur işte. Fazilet Partisi belki o dönem çoğumuzun pek sevindiği bir kapatma kararı ile karşılaştı. Demokrasi diye çığlıklar atarken arada kontrolü kaybedip içimizdeki faşisti serbest bırakıyoruz. Mantıksız cezalandırmalarımız sonunda varyemezler yine para dolu havuzlarında yüzmeye devam ediyorlar zaten. Olan yine kendimize oluyor. Pek istemeyerek de olsa Bodrum’da yaptığım tatilde insanların nasıl sefilleştiğine şahit oldum. Makarna yediğimiz restorandan “oh iyi olmuş hakkettiler, gebersinler” şeklinde yükselen sesler, sokakta birilerinin alkışları… televizyonda eriyip giden Dünya Ticaret Merkezi… pencereden atlayan adam… yaşasın savaş nidaları zaten hiç susmamıştı ki…

2002 / ALVA NOTO + RYUICHI SAKAMOTO - VRIOON (RASTER-NOTON)
Hadi Carsten Nikolai (Alva Noto) nasıl bir adam anladık ama Sakamoto beni cidden şaşırtıyor. Y.M.O. gibi bir gruptan çıkıp sonrasında yüzyılın önemli bestecileri arasına girmek kolay değil. Piyano ve elektronik seslerin sessizliği içerisinde sadeliğin güzelliği ile yüzmeye gittik.
Bu sırada memlekette ciddi bir kanun değişikliği vardı. Artık erkekler ailenin reisi olamayacaktı. Bu karar çıkmasının üzerinden geçen o kadar yıla rağmen hâlâ bazı hukuk adamlarımızın manasız ve mantıksız ailevi karalar almaya devam etmesini durduramadı tabii ki. Memleket bir de denenmemişi deneyelim mantığı ile Adalet ve Kalkınma Partisi’ni iktidara getirdi. Denenmeyen kim vardı ya da ne vardı hâlâ anlayabilmiş değiliz gerçi. Bu büyük değişim içerisinde yerli otomotiv sektörünün güzide kuş serisinin artık üretilmemesine karar verildi. Her açıdan geçmiş olsun.

2003 / FOUR TETS - ROUNDS (DOMINO)
Kieran Hebden’in “Unspoken” ile bizi derin düşüncelere daldırdığı günlerde, Amerika Birleşik Devletleri’de Bağdat’ı ele geçirerek dünya barışına harika bir hediye verdi. Böylece son otuz yılda zaten çok sakin olan Ortadoğu’da artık daha fazla kan dökülecekti. Bush’da zaten Irak’taki savaşın bittiğini bildirdiğinde hepimiz derin bir oh çekmiştik. Her şey bu kadar güzel giderken bir baktık ki iki sinagog, bir banka ve bir konsolosluk binası bombalı saldırıya uğradı. Birileri yine o standart açıklamaları yaptı.. “…memleketi seksen öncesine geri döndürmeyeceğiz…” konuşmak hep kolay, giden gitti nasıl olsa…

2004 / MASTODON - LEVIATHAN (RELAPSE)
Kabul edelim, biz ergenliği Kadıköy’de tadanlar için Heavy Metal hiçbir zaman tükenmedi. Temelimize bir şekilde oturdu, gitmiyor… zaten gitmesin de. Mastodon hafif Lovecraft kokan öykülerine baharat olarak eklediği eksiksiz müziği ile uzun süredir sert müziğe olan uzak mesafemi yakınlaştırdı… eskileri, Mekong Delta’ları Voivod’ları hatırlamamı sağladı.
İşte tam bu sıralarda Pantera’nın gitaristi Dimebag Darrell sahnede vuruldu. Ama daha ağırı bundan birkaç ay önce Putin tarafından yapıldı. Osetya’da Radikal İslamcıların 1200 kişiyi bir okulda rehin alması ile başlayan olaylar, bir devletin halkına olan tavrını da ortaya koydu. Pazarlık etmem diyen devlet kendi eli ile 344 rehineyi öldürmüş oldu. Ah tabii bir de ne menem olduğu hâlâ anlaşılmayan hızlandırılmış tren kazası var ki bambaşka bir hikâye. Birkaç sene sabredemeyip hemen hava atmak için yapılan makyajlar sayesinde göz göre göre 41 kişi öldü.

2005 / SIGUR ROS - TAKK… (GEFFEN)
Bol cenaze ve hayal kırıklığı insanı melankoliye sürüklüyor doğal olarak. Gerçeklikten kaçıp, bizi bunaltmak için üretilen yapaylıkların olmadığı bir ülkeye seyahat etmek için bulacağımız en uygun biletlerden biri de Takk… oldu. Sessizlik içerisinde bu dünyaya dalarken zamanında (sanırım Ankara’daydı) konserlerini merakla dinlediğimiz tanımlanmamış, etiketlenmemiş bir kolektifin, dağılmış Zuğaşi Berepe’nin sesi Kazım Koyuncu’da bambaşka bir yaşama göç etti. Her zamanki gibi birden bire herkes onu tanır, sever oldu, nasıl olduysa. Eh sonuçta hayat bitiyor ama ticaret devam etmeli değil mi? Bu arada Uzakdoğu deprem ve tsunami ile, Amerika’da Katrina ile tabiattan büyük ve acılı bir ceza aldı. Zengin tatilin göstergesi adalar neredeyse haritadan yok olacak hale gelirken, geneli siyahilerden oluşan Katrina kurbanları sayesinde birleşik devletlerin övgü dolu sosyal düzeninin aslında ne kadar devasa bir maske olduğunu da görmüş olduk. Tabiat tüm gücü ile bize kudretini hatırlatırken, insan yapay eliminasyona devam etmekte inat ediyor. İngiltere’de patlamalar herkesi üzerken, gittikçe kaosa sürüklenen Irak’ta ölenlerin sayıları neredeyse borsa bandı kadar doğal bir şekilde verilmeye devam ediyor. Sivil öldürmek neredeyse çok doğal bir tepki. Arkasından özür dilemeniz yeterli.

2006 / CELTIC FROST - MONOTHEIST (CENTURY MEDIA)
Bu kadar kan, dehşet, sıkıntı üstüne bu yıla sakin bir şeyler seçemedik tabii ki. Seksenlerin sonunda büyük ağabeyim sayesinde keşfettiğim Celtic ya sevilir ya sevilmez gruplardandır, ortası hiç olmaz. Ama kabul etmek lazım uzun zamandır bu kadar iyi geri dönüş albümü dinlememiştim.

Anlaşılmaz bir şekilde ben asabi müzikler dinledikçe insanlar da delirmeye başladı. Son birkaç yıldır yaşadığımız toplu cinnet durumu bu yıl kendini göstermeye başladı. Cinayetler, cinnetler, linçler, tecavüzler aldı başını gitti. Haber bültenlerinde, “kadın programlarında”, orada, burada ölümler, yok etmeler cinayetler tartışıldı. Her nedense çok az insan halkın içine düştüğü bu vahşeti adam gibi araştırıp yazdı. Sonuç ne mi? Dört yılda daha fazla ölüm, daha fazla şiddet doğdu… devam ediyor… o zaman kuş gribine kafayı takmıştık, şimdide domuz…

2007 / ROBERT WYATT - COMICOPERA (DOMINO)
Bizde olsa kötürüm sanatçının hayatla savaşı, başarısı, ışığı falan gibi süslü yazılar ile manşetlere taşınacak bir adam Robert Wyatt. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bambaşka bir ozan aslında. Çok “güzel” bir insan.

Bu sene başka güzel bir adamın da yılı idi. Mevlana yılı. Ancak böyle insani başlayan bir yılın daha başında Hrant Dink susturuldu. Öldürülmedi, bildiğiniz susturuldu. Biz derdimiz olan insan olmayı bağırırken, birileri hâlâ lafı başka bir yerinden anlayıp, biz siz değiliz, biz Ahmet’iz, Mehmet’iz muhabbetlerine bile girdiler. Bir kere daha dostlarımızın uyuyan faşist canavarlar olabileceği ihtimali üzerine düşünmek zorunda kaldık. Ne acı…

2008 – 2009 / BOHREN & DER CLUB OF GORE - DOLORES (IPECAC)
Neden bilmiyorum yaşadığım yılın sonuna kadar kendimi hâlâ bir önceki senede gibi hissediyorum. O yüzden benim on yılım sanki dokuz yıl gibi geliyor. Eskiden, daha ergenken hep düşünürdüm; acaba nasıl olacak?.. İkibinler nasıl olacak? Üzgünüm içimi açan hiç bir şey bulamıyorum nedense. İnsanların sevgisizliği, tüketim çılgınlığının yarattığı yaşayan ölülere dönüşü beni korkutuyor. Duygusuzluk, klişecilik, kendini beğenmişlik artık doğal bir parçamız oldu. Umut mu ? Keşke hep dendiği gibi “Tabii ki umut var,” diyebilsem, ama diyemiyorum. Bizler artık sadece kötünün iyisi içerisinden seçtiklerimizle avunuyoruz, hepsi bu. Zamanında Özal 70 milyon olduğumuzda dünyaya gününü göstereceğimizi söylemişti. Şimdiki ise ekonomi sürünürken, fakirlik ortak standardımız olmuşken, üçte yetmez beş tane yapın diyor. 70’i geçtik ama ortada adam yok…

Bohren’in karanlık ve boğucu ses örgüsü tam da bu on yılın özeti gibi. Umutsuzluklar, savaşlar, kandırmacalar, kavgalar ve özellikle siyasi uyutmalar. Bir ömür böyle geçti, geçiyor… Ne güzel…

muratmrtseckin@hotmail.com