2000’ler – Spor

2000’ler dosyasını spor ile başlatıyoruz. Girizgaha gerek yok, mal belli…

Kerem Erol
Her şey birbirine bağlı, spor da her şeye. ‘80’lerde geçen çocukluğumda birçok bireysel ve bazı takım sporlarında ABD ve SSCB’nin unutulmaz bir çekişmesi vardı. Rocky ağabeyimizin bile dördüncü filmde(1985) değinmeden geçemediği bu durum aslında bir nevi hangi ideoloji daha iyi kapışması gibiydi. 90’lar ise bir anlamda geçiş on yılı oldu sanırım. Sosyalist cumhuriyetler ardı ardına dağılınca meydan kapitalizme, bitirmekte olduğumuz on yılda ise iyice kapitale kaldı. Sporun içindeki milli duygu giderek azaldı, sembol kulüpler büyük sermayelerin malı oldu, birçok spor dalında yabancı oyuncu kısıtlamalarının tamamı kaldırıldı. Bazı istisnalar hariç spor dünyasındaki keskin çizgilerin tamamı bulanıklaştı.
 
Türk sporu da gelişmelerden kendi nasibini aldı. Başka ülkelerde fosil atık zenginleri kulüpleri ele geçirirken bizim üç büyük kulübümüzün ana sponsoru memleketin çikolata-bisküvi imparatorluğu oldu.
 
Son on yıla ilişkin beni üzen gelişmelerden biri, ‘90’larda Türkiye’de çok iyi bir hava yakalayan basketbolun birkaç başarısız turnuva, birazda medyanın kasıtlı ilgisizliği sebebiyle tekrar futbolun çok gerisine düşmesi. Bir diğeri ise tabii ki Cimbom’un Saraçoğlu ızdırabı. Doping gerçeğinin bir türlü çözümlenememesi, spor çıkışlı kumarın legalleştirilmesi ve hatta halkın buna özendirilmesi de ikibinlerin getirdiği can sıkıcı değişiklikler. Bir dolu tarihe geçecek sahne var aklıma gelen ama Etiyopya’dan devşirme bir atletimizin yarış sonrası demeç verirken gözünün akına sinek konması ve kızın sineği kovmadan konuşmaya devam etmesi benim için başlı başına bir roman konusudur.

Utkan Çınar
- Nisan 2000’de Ronaldo’nun diz kapağı düştü. Canlı yayında izledik bu korku filmini. 2 yıl sonra dünyakupasını gol kralı olarak kaldırıyordu. Yeni nesil akıllı olsun, gerçek Ronaldo kim gibi garip sorular sormasın. Ronaldinho kısa bir rüzgardı. Cristiano da farklı olacak gibi durmuyor.
- Temmuz 2006’da Zidane Dünya Kupası Finali’ne vahşet getirdi. Özürü yoktur. Kimsenin futbola da bunu yapmaya hakkı yoktur.
- Messi. 2007’de Maradona’nın golünün aynısını attı. Şimdi bunu dünya kupasında da yapması gerekiyor.
- Alex De Souza. Şık. Sakin. Efsane.
- 2003. Giunti-Mansız-Nouma-Lucescu. 2000’lerin en keyif verici Türkiyeli trakımı.
- 2005. İsviçre maçı. Hâlâ kapanmamış bir hesap. Ödenmemiş bir bedel.
- Süreyya Ayhan. Sonu başından belli bir hikâye.
- 2003. NBA Draft’i. Jordan ve lokavttan sonra sevdiğimiz oyunun yeniden doğuşu. Ve yok artık Dwyane Wade. Bana sürekli hatalı yürüme yapan şu insan azmanını andırmayın burada.
- Eylül 2001. Harun-Hido-Mirsad-İbo. Sonrası? Sonrası sakat…
- 1993 Gianluigi Lentini, bonservisi 13 milyon euro. 2009 Cristian Ronaldo, yıllık maaşı 13 milyon euro.
- San Antonio Spurs. Gerçek hanedan.
- Steve Nash, Chris Paul, Jason Kidd, Papaloukas. Basketbolun zeka onyılı.
- Mayıs 2005. Olimpiyat stadı. Uzatmalarda Sheva’nın topunu istemeden kurtaran Dudek’in kafası olmasaydı şimdi başka bir şeyden bahsediyorduk. Ya Gerrad’ın düşüşü? Penaltı mıydı?
- Temmuz  2006. Pirlo-Cannavaro-Grosso. En fazla hakedilmiş kupa.
- Eylül 2009. Tyson Gay 9.69. Bir senede burun kıvırdık yahu!
- 2002. Çin-Japonya-Senegal. Asya Kupası şampiyonu Türkiye. Paraguay-ABD-Kore. Finalist Almanya.
- 2008. 90 artı. Ardaaaa!!! Nihaaaat!!! Semih!!! Top oynamadan ilk 3.
- Bolt. Federer. Schumacher. En iyiler.
- Futbol hâlâ 22 kişiyle oynanıyor ve maalesef hâlâ Almanlar kazanıyor. En kötü zamanları derken yine 2 final ve bir yarı final.
- 2004. Grek devrimi. Savunma sanatı.
- 2008-2009 Barcelona. 105 gol. 8’i Real’e. En iyi?
- 18 Kasım 2009. Fransa – İrlanda. Giderayak tarihin en büyük hırsızlığı. Videoya sormalı mıyız artık? Adalet?
.
.
.
.
 

Tan Morgül
00-10: Türk futbolunda “hemeroid” dönem
 
Aslında her şey çok güzel başlamıştı: Yeni bin yılı Galatasaray’ın UEFA Kupası yengisi ile karşılayıp, peşinden de 2002’de Dünya Futbol Şampiyonası’nda üçüncü olunca ciddi ciddi havaya girdik. Lakin, tez zamanda en iyi bildiğimizi yapıp, şuursuz ve şımarık bir fil gibi züccaciye dükkanına dalıp önümüze ne gelirse kırıp döktük.
 
Asabiyetin, gerginliğin ve efelenmenin galebe çaldığı; federasyonu-derbileri-başkanları-topçuları-taraftarı-medyası-tertipleri ve ille de Fatih Terim’i ile cemi cümle memleket ahalisinin sinir-stres katsayını tavana vurdurduğu bu “ilk” 10 yıl için mânâlı kelam etmek hayli zor. O meşhur ve melun İsviçre maçı tertipi sonrası kepazelikte ve asabiyette “yerli malı yudun malı, ecnebinin kafası yarılmalı” dönemiyle ya sahip olduğumuz “asil kan”la aynen devam edecektik, ya da yeni bir döneme geçecektik. Avucumuz yaladık, “birdir bir” oynayarak dünyaya bedel olmaya devam ettik! Peşi sıra gelen 2008 Avrupa heyecanlanması da hadiseye iyice tuz biber ekti. Memleket tarzı olarak “gaz ve şans”ı futbol literatürüne (çok lazımmış gibi) sokmuş olduk.
 
Geçmişle kıyaslayınca başarılar şaaşalı gelebilir. Lakin, mesele Türkiye gibi oldukça karışık. İnanmayan, futbol liglerimize, Avrupa kulüpler turnuvalarındaki pozumuza, ve tüm bunlara eşlik eden futbol tartışmalarımıza bakabilir. Eskiden her daim ortada fol olduğunu ama yumurtlayamadığımızı iddia ederdik. Şimdi ne fol var ne de yumurta. Ez cümle: Mevzu futbolumuz ve futbol dünyamız olunca, bu 10 yıl için olsa olsa “hemeroid” dönemi diyebiliriz. Zaman zaman sıçmayı beceren ama her seferinde kıçı acıyan…

Tayfun Polat
2000’ler ve spor denilince ilk akla gelen endüstriyelleşme herhalde. Branştan bağımsız olarak son 10 yılı sporun amatörlükten uzaklaşıp anlaşmalar, geliri arttırma, imajın değeri vb. etkilerle profesyonellerin büyük paralarla oynaması oyunu haline dönüşmesinin zirvesi olarak görmek mümkün. Dünyanın en zengin insanları listesinde artık bir sürü sporcunun adı geçiyor. Olimpiyatlarda ya da Dünya Kupaları’nda ülkesine puan kazandırmayı yeni sponsorluk anlaşmaları olarak gören yeni kuşak sporcu tipiyle karşı karşıyayız. Bu kadar büyük paralar söz konusu olunca da ne şekilde olursa olsun kazanmanın önemli olması kaçınılmaz. Dopingin yaygınlaşması, devşirmeler dönemi, kulis çalışmalarının etkisi son on yılda gözümüze sokulmadı mı? Sporcular ve onların “hüner”leri sayesinde para kazananlar artınca, izleyicinin de bu para kazanma hadisesinin içine çekilmesi gerekti ve bahis yasallaştı. Naklen yayın hakları meselesine hiç girmek istemiyorum. Maçların yayınlanabilmesi için haftanın her günü futbol oynanıyor artık. Prime-time’da. Bu kadar çok maç olunca bu kadar çok da yorumcu oluyor tabii. Kusturana kadar.
 
İşin içine bu kadar rant girince işler de değişiyor tabii. İki Leeds taraftarını öldüren adam koltukları kabara kabara giriyor Taksim’de kahvehanelere. Cebinde kombine kartı baki, kulüpten. Sonra Optik ölü bulunuyor bir (oto)parkta. Kapalı’da adam öldürülüyor. Spor mu yazacaktık? Peki.
 
Phelps elinde pipe’la görüntülendikten sonra mı form kaybetti? Usain Bolt bolt gelince mi dopingi konuşur olduk? Dünyanın her yerinde, yapılabilmesi için binlerce ağacın kesilmesi ve tonlarca su gereken bir spor olan golfün efsane ismi Tiger Woods’un dünyanın en zengin sporcusu olması tesadüf mü? Caster Semanya Güney Afrika adına değil de ABD adına yarışsa cinsiyeti tartışılır mıydı, hele üstlerinde DDR ve USSR yazan kadın sporcuları hâlâ hatırlıyorken? Michael Schumacher’in agresif pilotajı ile Juan Pablo Montoya’nınki arasındaki fark cesaretle mi, maharetle mi, makyavelizmle mi ölçülebilir? İzlanda, Ekvator, Letonya gibi ülkelerin liglerini takip eden ve uzmanlaşan bahisçiler varken, yakın gelecekte curling ya da snooker uzmanı bahisçilerimiz olacağını düşünmek çok mu akıl dışı? Sergen Chelsea’ye deplasmanda iki tane attı tamam da, ikinci yarının başında Chelsea bütün oyuncu değişikliklerini tamamlar tamamlamaz Chelsea orta saha oyuncusunu kim sakatladı? Fazla zekâ mı? Cantona ve Zidane’da bulunandan hani? Futbolda zekânın işlevi aynı mı son on yıldır?
 
Her neyse, daha çok sorum var soracak. Ben kendime bir soru sorayım, bir öğleden sonra İnönü’de maç seyretmeyeli kaç yıl oldu? Halbuki vapurlar ikiye ayrılır, gündüz güzelleri, gece güzelleri. Bir de Çarşı ses rekoru kırmış ne gam, ben İnönü’nün yarısı sarı-lacivert ya da sarı-kırmızı iken daha iyi anlıyordum desibel neymiş. Nostaljik mi?

Kerem Erol
Sonu gelmez rekorlar

Sporcular daha hızlı, güçlü ve estetik olmaya devam ederken insan "Nereye kadar?" diye sormadan edemiyor. "Artık bu rekor on sene kırılmaz" yorumlarının ardından aynı rekor yıl içinde hem de iki farklı atlet tarafından tekrar kırılabiliyor. Her şey hızlandı. Süreçler bile hızlandı. Marx Spitz yıllarca efsane olmayı sürdürürken, Popov ile başlayan yüzücülerin son on yılı, Ian Thorpe ile hafif kafayı kırdı ve devamında Phelps ile çılgın attı. Bir sene sonra elimize bu mecmuayı aldığımızda "Ya evet, bir Phelps vardı nasıl da geçtiler enayiyi," diyeceğiz belki de. Şaşırmamak gerek. Sudaki en hızlı canlıdan karadaki en hızlı olanına geçince işler değişiyor ama. Sanki Bolt'un kafa derisini kemerine takacak cengaver anasından daha doğmamış gibi bir hava yok mu? Yine de Bolt'un son rekoru değilse de ondan önce olimpiyatta kırdığı rekor derecesi Gay tarafından geçildi bile. Yani ismi gibi neşeli durmayan, gayet ciddi ve çatık kaşlı Gay, neden neşeli Hüseyin'e bir güzellik yapmasın? Fakat yine de insan bir yandan korkuyor. Bir sabah kalkacağım ve "Amerika'da sabaha karşı yapılan yarışlarda Jamiaka'lı atlet 7,45 koştu" gibi bir şey duyacağım diye çok endişeleniyorum. Bunu en azından yetmişimden sonra falan duymak istiyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, lütfen biraz yavaş! Acele etmeyin yahu, yavaş yavaş kırın rekorları!

Sponsor etkisi

Ben doğduğumda futbolu bırakalı asırlar olmuş Pele hâlâ “dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusuydu. Sonra Maradona imparatorluğu ve aradaki bir çok iyi isme rağmen Zizu dönemi oldu. İyi kötü yetmiş-seksen-doksan dediğinde Pele-Maradona-Zidane diyebiliyordun. Gerçi Zidane denen zat-ı şahene 96'da dünya kupasını alıp başlıyor ve 08'deki finale kadar döktürüyor ama yine de son on yılda sanki bir çok şey samimiyetini yitirdi. Ronaldo “şişman çocuk” diye alay edilecek duruma geldi. 96 finalinde sponsor baskısı ile sahaya çıktığını hatırladığımızda, acaba yıllar süren ağır sakatlıklarında yine bu sponsorların kirli değneklerinin ve zorlamalarının etkisi olabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan. “Küçük Ronaldo” diye tabir ettiğimiz Ronaldinho sanki maçtan sonra terini değiştirmeden mahallesine gidip yarım kilo kıyma alıp evine giden ikinci lig topçusu gibi sönük kaldı. Daha 3-4 sene önce ayaklarını yıkayıp suyunu içecek insanlar için bir alay malzemesi sanki, “Bitti abi o.”

Gerçekten bitti mi? Yoksa ekonomik ömrünü doldurmadan yenisini almak için değiştirilen her türlü nesne gibi, sporcu da kendisinden sonra gelen moda akım için hızla kurban mı ediliyor? Gerçekten soruyorum, bütün kalbimle. Hiç bir sponsorun aklından geçmedi diyebilir misiniz şöyle bir şey; “Henry, Ronaldinho'dan daha karizmatik. Bizim formamız üzerinde çok daha iyi duruyor. O takımdan R.'yi gönderip formayı da H.'ye verirsek marka değerimiz şöyle iyileşir, böyle gelişir ve bu da satışlarımızı %0,08 falan artırır.” Olmaz mı diyorsunuz? Oldu demiyorum da, ya mümkün değil olmaz diyebiliyor musunuz?

info@kargamecmua.org