2000’ler - Edebiyat

Zafer Yalçınpınar

2000’li yıllara baktığımızda “yazar” ile “okur” arasındaki çoğu bileşenin –özellikle de editör, dağıtımcı, piyasa (Pazar) üçlüsünün- işlevini ve tutarlılığını kaybettiğini, geçersizleşmeye başladığını görüyoruz. 2000’lerin ilk yıllarından itibaren, yazarla okur arasındaki yolların sivilleşmesi ve her türlü endüstriyel ya da kariyerist izlekten uzaklaşılması yönünde çeşitli kırılımların gerçekleştiği aşikârdır.

Fanzinlerin ve özgür neşriyatların sayısındaki üssel artış ile bazı internet ve paylaşım platformlarının kalburüstü edebiyat dergilerinden ve statüko oluşumlarından çok daha işlek/işler hale gelmesinin nedeni işbu “sivilleşme” yönelimidir. Sivilleşme hareketinin endüstrileşmeye ve standartlaşmaya karşı bir “duruş” olarak bütünlenmesi kaçınılmazdır. Yazar ve okur, tüm açıklığıyla statü endişesinden sıyrılmak istemektedir. 2000’li yıllarda, eski kuşak editörlerin kullandığı “eleştiri” mekanizmaları garip bir retorik arsızlığıyla birleşip “üleştiri”ye, “ödül sistematiği” de tüm işlevlerini bir kenara bırakıp adeta “cezalandırma veya sessizlik suikastı platformu”na dönüşmüştür. 2000’li yıllarda, imza günü, söyleşi günü, şiir günü gibi “halkla ilişkiler ve tanıtım” enstrümanları da etkinliğini kaybetmiştir. Eski kuşak editöryal faaliyetler liyakat odağından “dirsek teması” odağına kaymıştır, editöryal süreçlerin çeşitli katmanlarında çeşitli “karakter aşınmaları” söz konusudur. Sivilleşme dalgasına karşı oluşan tüm bu gerilimler, edebiyat ortamının bir “garabet ve çelişki ortalığı” algısına yakınlaşmasına neden olmuştur. Kısacası, 2000’li yıllar edebiyatında, yazardan okura, okurdan yazara yeni yolların arandığı, endüstrileşme karşıtı, eski kuşağın editöryal işlevlerinin geçersizleştiği ve bu nedenle de eski kuşak editöryal faaliyetler ile “sivilleşme dalgası” arasında çeşitli gerilimlerin yaşandığı bir “garabet ortalığı”nın oluştuğunu düşünmekteyiz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Cavit Mukaddes

2000'li yılların bilançosu daha on yılı doldurmadan çıkar mı? Yani tam çıkar mı, biraz şüpheliyim. Ama elbet ki eldeki verileri (en azından 2009'a gelinceye) toparlamak, toparlayabilmeyi herkes gibi ben de önemserim. Özellikle farklı yayınların, seslerin çoğalması ve eski alışık kodların biraz kulvar değiştirmesi ve ilerisi için de bir ön hazırlık olması açısından üzerinde durulmalıdır.
 
Bu yıllar zarfında bir yığın fanzin yayınlandı, aralarında çok nitelikli işler vardı. "E-Kitap", "Alt-Kitap" kavramlarıyla tanıştı okurlar, editörlüğün tanımına yeni atıflar geldi, ki bence bu bir noktada gücün ve barındırdığı retoriği de ciddi ölçekte sarsıntıya uğrattı.
 
Belirli alanlarda  işlerin üst katmandan değil, işlevselliğini her geçen gün daha da sağlamlaştıran sokağın sesi üstlenmeye başladı, incelenebilecek yeni etmenler belirdi. Sokaklardan yansıyan işlerin (görsel alan dahil) sorgulayıcı üslubu ve aslında kendini tüm güç-iktidar arayışı, odaklarından arındırarak bunu sınaması umut vericidir. Yeni ve bir çoğunun ismini, işlerini daha geniş kitlelerin görmediği okumadığı müthiş bir kuşak yeşermekte. Burada önemli olan nokta, bu küçük nehirlerin yitip gitmemeleri sorunudur, iş eski kadvara zihniyetlere bırakılırsa inanılmaz bir faciaya sebebiyet verilir. Gücü piramidin en alt katmanından kodlayarak bütün bu üretken düşünce motorlarını kapsayacak biçimde gerçekleştirilmeli. Kaldı ki tüm bu işaretler bir kuramsal zemini de gerekli kılıyor, geç kalınmış kültür-teknoloji kuramı. Çünkü ileriki yıllarda ve 2000’li yılların tortusu olarak beliryeceğimiz en önemli düzlemdir, nerdeyse tüm edebiyat ve sanatı etkileyebilecek kapasitede… 2000’li yılların bence en önemli getirisi bu olmuştur. Söz, tavır, girişim, niyet, tavır kalabalıkları, gürültüleri arasından bu küçük umutlar yeşermeye başladı. Yeraltı edebiyatı 2000'li yıllarda kendi özgün ağının ilk ilmiklerini çok sağlam biçimde atmıştır. Bu bile çok büyük bir kazanımdır. Özellikle 2005 yılından sonra bu eksenin maddi ürünleri gelmeye başladı. 2001-2008-2009 yıllarındaki ekonomik krizlerin, hem edebiyat ekseninin fiziki yayıncılığını hem sanat eksenini çok derinden sarstığını düşünüyorum. Ve henüz ülke olarak yıllık kitap okuru açısından statiksel verilere bakarsak mutluluk verici bir noktadan çok uzaktayız.
 
Onbinlerin blog yazarı olduğu bir ülkede, net ağı üzerinden seslerini duyurmaya başlayanların niteliği de sorgulanmaya başladı, bütün bu eleştiri ve özeleştiriler daha büyük projeler ve gelecek yılların koordinatı için gereklidir. Son Frankfurt Kitap Fuarı bir şeyin önemini olanca gücüyle vurgulamaya yetti kanımca; artık klasik yayıncılık bütün verileri tümden yeniden değerlendirmelidir. Çeyrek yüzyıl sonra işler hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği yönde gelişecek, eğer şimdiden gerekli alt yapılar hazırlanmasa, yayıncılık teknolojisinin onca yıl gecikmeyle gelmesinin bir benzerini yaşayabilir coğrafyamız. Yerküre net ağı üzerinde kendini bir milyon kitaplık bir arşive hazırlıyor. Bu arşivde içinde bulunduğumuz coğraya kendi özgün sesiyle mutlaka yer edinmeli.
 

Süreyyya Evren

2000’li yılları ‘90’larla süreklilik içinde okumak durumundayız. Hatta 80 Darbesi’nden 2010’a uzanan blok-30-yıl’a bakarak blok içindeki dalgalanmaları okumak gerekir. Yazdığınız girizgahtan edebiyattaki iktidar bağlantılarına, dolaşımın örgütlenmesine, genel olarak işleyişe odaklanmak istediğinizi anlıyorum. Buradan bakarsak, ‘90’larda edebiyatımızda hâlâ son derece belirleyici olan iktidar toplarından bahsettiğimizde, kimileri bunlara major iktidarlar diyor, ben köşebaşları demiştim, kendinde belirli bir erk toplayan isimler ve etraflarındaki kümeleşmelerin etkisinden bahsediyorduk. Bu köşebaşları genelde Türkçe’yi düzgün kullanan, ustalarına saygıda kusur etmeyen, kurallara uyan, sırasını bekleyen, sevilmesi gerektiği söylenmişleri sevip sevilmemesi gerektiği söylenmişler hakkında susan, kolayca kariyer yapan ama söyleyecek pek birşeyi olmayan bir sürü “genç” edebiyatçı üretti. Halbuki ‘90’lı yılların başlarında deneysel girişimler, özellikle düzyazıda yeni ve sınırları seri biçimde yeniden tarif etmeye soyunmuş metinler, yaklaşımlar mevcuttu. Ama ‘90’lardaki iktidarlar baskın çıktılar ve bağımlı, biat-merkezli, iddiasız ve sözsüz ama illa ki başarılı ve doğru kişilere sonsuz saygılı yazar modelini kurumlaştırdılar. Bu model, örneğin şiirde, fena çöktü. Benim daha sürecin başlangıç aşamalarında dediğim gibi, bu şekilde genç şair çıkmaz, çıkmış gibi yapılır, ama şiir yemez, yiyemez, bünyesi müsaade etmez. ‘90’lardan bugüne çok az şair kalmıştır ve kalanlar da hep modelle çatışmış olanlar (Enis Akın, Ayhan Kurt, Yücel Kayıran, vs.). ‘90’larda ara pozisyonlarda olanlar da, o zamanlar hazırladığım bir kitapta tampon bölge demiştim ama şimdi kavramı yeniden ele alırdım tekrar eğilecek olsam, 2000’lere doğru nasıl olduğunu anlamadıkları biçimde eridiler. Öte yandan, şiirde çöken aynı model öykü alanında gayet iyi çalıştı. Öykücülerimiz temelde bu piramide sadık gençlerin geliştirilmesinden oluştu, yeni öykümüz de asla yeni olmama ilkesine her şeyden çok tutunmayı başardı. Türkçe hatası yapmayan ama zaten kendine ait herhangi bir hata yapamayan bir öykücülüğümüz var bugün. Romanda ise bambaşka şeyler oldu ve 2000’leri belirleyen ana kırılmadan da en çok roman etkilendi. 2000’lerle birlikte hiç olmadığı kadar büyük harfle Piyasa kültür sanat alanına hakim oldu ve kendi büyük harfle Kültür’ünü inşa etmeye girişti. Köşebaşları erklerini yitirdiler ve karşı duramadılar. Hangi edebiyatın iyi edebiyat olduğu bilgisini artık Piyasa belirliyordu, üstatlar değil. Hangi romanın yayınlanabilir, hangi romanın iyi, hangi yazarın değerli, hangi akımın takip edilesi olduğuna Piyasa karar vermeye başlamıştı. Piyasa en çok romanı sevdiği için roman patladı. Yılda 300 yeni roman yayınlanır oldu. Roman edebiyatla arasını açtı ve edebiyatı ikincil kılmaktan çekinmedi. Bugün de hâlâ Piyasa’nın borusunun en iyi öttüğü tarla romandır. Ve oradan tüm edebiyata dair bilgi kontrol ediliyor bir biçimde -veya kontrol edilmeye çalışılıyor diyelim. Öykü arada derede kalmıştır; hem kısmi bir Piyasa ilgisi görmüş hem de Piyasa tarafından tam kucaklanmamıştır. Dolayısıyla erk odaklarının en sağlam durduğu mevziler öykü alanında oldu, değer üretmeyen yazarları romanda Piyasa değer haline getirebiliyordu ama öykü alanında bu işi hâlâ ustalar belirli bir onay ekonomisine göre ayarlıyorlardı. Öykü sahası Türkiye’de şiir kadar asla güçlü olmadığından biraz da küçük bir kara parçası gibiydi ve daha kolay idare ediliyordu. Ama şiir büyük yüzölçümüne sahip zihinlerimizde ve bir kere iktidar boşluğu olduğu mu isyanlar patlak veriveriyor. Lirizmden taşmanın isyana zemin hazırlayabileceği fikri 2000’lerin genç kuşağında kabul gördü ve 20. Yüzyılın kendilerinden saklanmış deneyci ve radikal akışlarını tarihten hızlı akarcasına koşarak keşfettiler. Bu keşifleri kendi başlarına yaptıkları için hazır bilgi araçlarını değil yeni araçları kullandılar, kendi dergilerinden, bloglarından, email’leşmelerinden öğrendiler alternatif şiir tarihini. Bir şeyleri kendilerinden başlattılar. Eğer sivilleşme dediğiniz buysa bu sadece şiirde oldu. Ama diyebilirsiniz ki zaten en önemlisi şiir değil mi... Ben bugünün ortamında zihinsel enerjilerimizi ve yaratıcılığımızı ve ilgimizi olabildiğince şiire akıtmamızı anlamlı buluyorum. Şiir bir nevi cezaevi avlusundaki kör nokta bugün –kameralar orayı kapsamıyor...
 
Ben de aslında bir tür girizgah yapıp burada bırakıyorum. Uzun ve hayati bir konu...

Erdoğan Kul

“… Rağmen”
 
Türkiye’de edebiyatın “rağmen” olmak gibi bir yazgısı var: Okursuzluğa rağmen, yayınevlerinin yayın politikalarına rağmen, dağıtım şirketlerinin nitelik engeline rağmen, akademiye rağmen, toplumsal ve bireysel yaşantıdaki bitmek bilmez çukurlara rağmen vs. vs. Daha da önemlisi, dergilere, editörlere, yayın kurullarına, şu kokuşup duran “edebiyat ortalığı”na rağmen! Evet, tüm bunlara “rağmen” gerçekten “edebiyat” ve “has edebiyatçılar” var (Nasıl, tüm işgal işbirlikçilerine ve ardı arkası kesilmez satış sözleşmelerine rağmen hâlen bir ülkemiz var ise)! Türkiye, kaç kuşaktır tüm dinamikleri, yönelimleri ve varlığıyla niteliksizleştirilme kıskacı altında! Bu niteliksizleştirme operasyonunun kuşkusuz en önemli ayaklarından biri de edebiyat. Edebiyatın niteliksizleştirilmesi her zaman şu uygulamaların eşgüdümlü olarak gerçekleştirilmesiyle olanaklıdır: Okullarda edebiyattan nefret ettirecek ders içeriği ve uygulamalar; yaratıcı zihinleri edebiyat dışı alanlara püskürtme; edebiyata ilgisi ve yeteneği olanları çarpık, ileride içinden çıkamayacağı ve edebiyat sanmaktan kurtulamayacağı bir körlük alanında debelenmeye yönlendirme (bunun için her türlü ‘teşvik edici’ düzenleme de ihmal edilmez)… Bu niteliksizleştirme operasyonunda en büyük görev dergilere, yayın organlarına düşer: “Ortalamayı zorlayanları her biçimde yok etme / yokluğa mahkûm etme!” Nasıl? Kesinlikle yapıp etmeleri görmezden gelinerek; yayımlanmayarak, tanıtımlarına izin verilmeyerek, bahisleri geçirilmeyerek; oluşturulacak çete (patronlar, editörler, jüri üyeleri, eleştirmenler vs.) yoluyla olası eylemlilikleri bastırılarak… Bunları sıralamamın nedeni, 2000’li yıllarda ve öncesinde geçerli olan “edebiyat yapılandırması”nı belirgin çizgileriyle saptayabilmektir. Bu yıllar, parasal olanağın, yani Türkiye’deki “niteliksizleştirme” operasyonunu çok yönlü gerçekleştirmekte olan ve bekâsını bu niteliksizleştirme üzerinden sağlamaya çalışan gücün edebiyat üzerinde de mutlak egemenlik kurduğu yıllardır. ‘90’larda tamamlanmaya yüz tutan bu mutlak egemenlik süreci, 2000’li yıllarda iyice vurdumduymazlaşma, arsızlaşma mecrasına girmiştir. Emellerini gerçekleştirdiklerinden, yarattıkları algılama biçimini yerleşik kıldıklarından çok emin görünüyorlar bugün.  Çektirdikleri bütün fotoğraflarda da buna göre çıkıyorlar. Belirli bir ortalamada buluşturulmuş yazar ve şairler; bu ortalamaya göre tayin edilmiş gündemler, toplanmalar, etkinlikler, ilişki biçimleri, ödüllendirmeler…  Yine de “rağmen edebiyat”ın varlığından söz etmiştik, yani “edebiyatın kendisi”nden. Edebiyatın kendisi açısından, işte, edebiyat dergileri bitmiştir artık! Onları, zaman zaman eskilerden, nadiren de yenilerden Tanrı misafiri ettikleri birkaç sıkı isim de kurtarmaya yetmeyecek elbet. Benim inancım, işlevsel edebiyat yayını internet ortamına evrilmiştir. O özenle basılan dergiler; kendilerinden başka okuyanı olmayan, dar bir çevre içinde birbirlerini parlatmakla zaman geçiren eski kuşaklar ve vaatlerle donattıkları yalakalarının mırıltı mekânları olmaktan öteye geçemez artık! Yalnız dikkat! Yakın dönemde uygulanan bir kurnazlık vardı: Tekel mekânlarının dışında uç verir gibi olan sivil kıpırtılar, yakın geçmişte “taşra dergiciliği, taşra edebiyatı” gibi adlandırmalarla bastırılıp egemenlik altına alınarak ya da bir tür “atlama tahtası”na döndürülerek nasıl “hantal gövde”de sıfırlandıysa internet ortamı da benzer manipülasyonlar yoluyla bir süre bulandırılabilir! Ama hiçbir bulanıklık, yüzyılımızın ilk çeyreğinde ilginç “gelişme”lerin, statükocularca kestirilmesi pek mümkün görünmeyen “çıkış”ların gerçekleşeceği gerçeğini değiştiremeyecek…

Cem Akaş

“Sivilleşme” olarak tanımladığınız olguyu ben “eşitlenme” (“levelling”) olarak tanımlamaktan yanayım öncelikle, çünkü burada gözlemlediğimiz, bugüne dek kurumsal süreçler içinde gerçekleşmek zorunda olan “yazdıklarını kitleye ulaştırma” ediminin, artık doğrudan bireyler tarafından, kurumlara neredeyse hiç gereksinim duymadan ve son derece yaygın bir biçimde gerçekleştirilebiliyor olması. Bu gelişme, hemen her şeyini teknolojik gelişmelere borçlu, bunu da belirtmek gerek: fanzinler her zaman vardı, kitapçılara elde yapılmış kitaplarını konsinye bırakan yazarlar her zaman vardı, yazardan gelen metni dizip basan, yayınevini aradan çıkaran matbaalar da vardı, ama artık bunun kitlesel boyutta gerçekleşmeye başladığını görüyoruz, sizin de saptadığınız gibi. Dolayısıyla bireyler arasında bir eşitlenme yaşandığı gibi (herkes yazar olabiliyor), bireylerle kurumlar arasında da bir eşitlenme yaşanıyor (herkes yayıncı olabiliyor). İnternet ve cep telefonu kullanımının çok daha yaygın olduğu Güney Kore ve Japonya gibi ülkelerde, bu eşitlenmenin sonuçları çok daha çarpıcı: artık yalnızca bloglarda ve yazınsal ürün sitelerinde yazmıyor insanlar, cep telefonlarından roman yazıyor, cep telefonlarına gelen romanları okuyorlar; sonra bunların en çok tutulanları bilindik kitap formatında yayımlanıyor ve kitapçılarda “cep telefonu romanları” bölümlerinde satılıyor.
 
Bunlar elbette çok ilginç. Benim ilgimi çeken başka şeyler de var ama. Bunlardan bir kısmı, “editörlük fonksiyonu” altında toplanıyor. Bu fonksiyonu dar anlamıyla, ham metni, yarı mamul metni bitmiş ürüne dönüştürme edimi olarak kullanıyorum burada. “Herkes yazar olabiliyor” cümlesinin öznesi “herkes”in bir bölümü, editörlük fonksiyonuna inanıyor; yazdığı şeyin okuyucu önüne o haliyle çıkamayacağını, az ya da çok elden geçirilmesi gerektiğini düşünüyor. Artık yayınevlerinin dışında da editörlük hizmeti almak mümkün olduğu için, piyasaya çıkmadan ya da yayınevlerinin kapısını çalmadan önce bu fonksiyona başvuruyorlar. Çok daha büyük bir bölümüyse bu fonksiyona inanmıyor, ne yazarsa, nasıl yazarsa o şekliyle yayımlanabileceğini, okunabileceğini, hatta asıl o haliyle sevileceğini, anlam kazanacağını düşünüyor. Dolayısıyla çelişkili iki eğilim var; bu da yazarlığın seçkinlikle eş anlamlı olduğuna inanıp inanmamaya oturuyor. Eğer inanıyorsanız, o seçkinlerden biri olmak için metninizi editöre teslim ediyorsunuz; eğer inanmıyorsanız, “halk çocuğu” halinizle okur peşine düşüyorsunuz.
 
Bu noktada, diğer “halk çocukları”nın “yazar fonksiyonu”ndan soyunup “okur fonksiyonu”nu giyindiğinde nasıl davranışlar sergilediği önemli oluyor. Okur olarak, seçkin yazarları, yayınevlerinin yayımladığı, editörlerin adam ettiği kitapları mı okuyorlar, kendileri gibi yazanların metinlerini mi? Konvansiyonel yayıncılığın çöktüğünü söylemek zor, ama çökmese de ciddi bir darboğazda olduğu anlaşılıyor: örneğin Amerika’daki kitap endüstrisinde bir yıl içinde kazanılan paranın çok büyük bir bölümü, 15-20 yazarın kitaplarından kazanılıyor. Yani ilk grubun kitapları hâlâ çok okunuyor, ama iç dengeleri iyice bozulmuş durumda. Öte yanda Güney Kore’de cep telefonu romanları yüz binlerce okura ulaşabiliyor, ama burada da kaç kişi içinden kaç kişinin metninin aradan sıyrılabildiğine bakmak gerek. Her başarı hikâyesinin arkasında binlerce başarısızlık hikâyesi olduğuna eminim.
 
Bu da getiriyor bizi “eleştirmen fonksiyonu”na, yani neyi okumamız gerektiğini bize söyleyecek insan sınıfına. Yazarın az olduğu, yayınevinin az olduğu, yazılan metnin az olduğu bir dünyada, eleştirmenin önemi fark edilmeyebilir; ama herkesin yazar olduğu bir dünyada, bu kalabalığın içinde neyin zaman harcamaya değer olduğunu söyleyecek kişilerin önemi daha belirgin oluyor. Ama burada da bir eşitlenme yönelimi var –az sayıda seçkinin sözüne güveneceğinize, çok sayıda “halk çocuğu” eleştirmenin istatistiksel tercihine güvenebilirsiniz.
 
Ortaya şöyle bir görüntü çıkıyor dolayısıyla: yazarların sayısı patlıyor, yayıncıların sayısı (print-on-demand’le, internet yayıncılığıyla, cep telefonu yayıncılığıyla) patlıyor, eleştirmenlerin sayısı da (forumlarda vs) patlıyor, ama fonksiyonlar sabit kalıyor. Biri dışında: editör. “Eşitlenme senaryosu”nda editör fonksiyonuna yer yok. Editör, ancak “seçkinler senaryosu”na geçmek isteyenler için bir sıçrama taşı olarak görülüyor. Bu açıdan Türkiye’de yeni yazarların, yeni yayıncılığın daha rahat bir geçiş süreci yaşayacağı da düşünülebilir: editörün faydasının yeni yeni anlaşılmaya başlandığı bir ortamda, editörsüz hayata dönmek herhalde kolay olur. Kaldı ki editörlüğün merkezi Amerika’da bile, eski ustalar yok artık, kitlesel kitaplar basan yayınevlerinin de her kitapla o kadar uğraşacak hali yok.
 
Benim gelecek tahminim de bu: bu iki senaryo yan yana varlığını sürdürecek, seçkinler senaryosunun (konvansiyonel yayın endüstrisinin) alanı daralacak ama yok olmayacak, eşitlenme senaryosunun (yeni bireysel yayıncılığın) alanı genişleyecek ama niteliği hep sorgulanacak. Sonuçta biri diğerine baskın çıkamayacak. Kesişim noktasında da editör oturacak ve pazara oynamayan küçük yayınevlerine seçkin yapıtlar kazandıracak. Müzikte, sanatın diğer dallarında olan, yazıda da olacak.

Şenol Erdoğan

Kitapsız zamanlara doğru yavaş ya da ağır ilerlediğimiz gerçeği merkezde olmalı öncelikle. Hem nitelik olarak hem de nesnel olarak “kitap” diyorum burada, “sız” ekini ise tamamen bunların dışında kapital ya da anti-kapital sözde yayıncılığın belası olarak okuyorum. “Yazar” ile “okur” arasında zaten var olan üçgendir: editör, dağıtımcı, kitapçı. İşlevleri çok basittir bu mekanizmaların: biri üretir, diğeri pazarlar ve üretenin kazandığının yarısını haksız yere alır –ama üreten kendi pazarlama ağını kuramadığından ya da her kurduğunda bir zaman sonra hüsrana uğradığından gebedir pazarlayıcıya- en nihayetinde ise diğeri satar! Şimdi “satmak” noktası zurnanın deliğidir, eskiden satmak ağır bir ifade idi, 1998 sonrası hızla hafifledi ama, satılmaya, nesneleşmeye, satan “eleman” ise niteliksizleşmeye, nesne ile olan tinsel bağıntısını yitirmeye başladı. Hele ki bugün bir barda servis yapmak ile bir mağazada triko satmak ve de x kitap evinde kitap satmak tek bir kefenin elemanlarıdır. Bunun yan değerleri çok nettir, 3000 standardında olan ilk baskı sayısının önce 1000’e düşmesi sonra da “dijital matbaa” adını verdiğimiz “yeni kuşak okuyucunun matbaa sistemi”yle bu rakamlar 300'lere dek ulaşmış, yayımcı da kendisini “stok sorunundan kurtulduk” diyerek parmaklamıştır. Tema diye bir vakıf var, “Türkiye çöl olmasın!”, birilerinin onlara Türkiye’nin çoktan çöl olduğunu, hatta zaten çöldü de ’80-‘98 arasında birtakım Donkişotların değirmenlerle savaştığını, ama artık bugün bu şekilde bir metin yazılabilirlik noktasına gelindiğini söylemesi gerek. Yakın zamanda sözde nitelikli kitapevlerinin dahi pazarlama zincirlerinin kölesi olacağı gerçeği, bize bu yapıların raflarında satılan kitapların ve onların okuyucularının tırnak uzunluğu ve oje rengi hakkında da malumat verir. Bahsettiğim ‘98 sonrasında, fanzin kültürü başta olmak üzere o ana dek var olduğuna bir şekilde inandığımız ruh kaybolmuştur. Yayıncılık en nihayetinde sermaye işidir, ve bugünün yayınevlerinin sermaye merkezlerine baktığımızda zengin babalar, adı malum örgütler ve bişeyci’ler haricinde bağımsızlık adına hiçbir şey -neredeyse- görülemeyecektir. Internet denen yeni çıkar platformu ise sade bir mezarlıktır hem de sanılanın aksine sanal falan değil, gayet somut.  Editörün ve yayıncının işlevi de tanımı da nettir, kimsenin gevelemesine ya da yeni açılımlar aramasına gerek yoktur, bahsedilmesi gereken paralellik okuyucunun yokluğudur! İnsanlara daha fazla KPDS ve türevleri gelecek kaygısına son veren test kitaplarını, “Olasılıksızlık”-?-, “Aşk” ve türevlerindeki kitapları okumalarını, kozmetik sanayi ile yayıncılık arasındaki bağa fashion önem noktasını da ekleyerek tezler yazmalarını sonra da bunları yatabilecekleri bir editör bulamadıkları takdirde dijital olarak az sayıda bastırıp parasını ödedikleri dağıtımcıya dağıttırmalarını hiç olmadı müdavimi oldukları bir barda DJ gecesi düzenleyerek imzalayıp yakın çevrelerine dağıtmalarını öneriyorum.

Semih Gümüş

Eski kuşaklar ile yeni kuşaklar arasında her zaman bir çelişki olur. Bunun çatışmaya dönüşebilmesi için de yeni kuşakların eski kuşaklarla aynı düzeye gelip onların gittiği yolun dışında yeni yollar arayıp bulmaları gerekir. Ben bugün edebiyatımızda yeni kuşakların böyle bir arayış içinde olduğunu düşünüyorum. Bu arayış ve değişim süreci gerçekten nitelikli bir düzeye ulaşırsa, eski kuşak editörlerin düşünceleri de etkisizleşmeye başlar. Ne ki, sorun editörlerle genç kuşak yazarlar arasında değil, kurumsal düşünme biçimleriyle genç yazarlar arasındadır. Editörler nitelikli olanı er ya da geç görür, onlar görmezse edebiyat dünyası değerlendirir, gelgelelim, kurumsal olanın yarattığı piyasanın değerleri umursamadığı da açıktır. Adı üstünde: piyasa, ondan olumlu davranış beklenemez. Ama bütün bütüne karamsar olmak için de neden yoktur. Sivil girişimler ve nitelikli edebiyat, kendine hak ettiği yeri nasıl olsa bulur.

Gaye Boralıoğlu

Hızlı - Yaz - Tüket
 
2000’li yıllar okur ile eser arasındaki ilişkinin gidişatı bakımından, deyim yerindeyse edebiyatın fena halde “marketleştiği” yıllar oldu. “Çok çeşit ve hızlı tüketim” politikası kitap seçimlerinden kitapçı raflarına kadar her şeyi belirledi. Yayınevleri az sayıda yüksek nitelikli eseri destekleyerek, bu eserlerin uzun süre ve yaygın bir şekilde kitapçılarda kalmasını sağlamak, böylece has edebiyat okuru yaratmak yerine, dağıtımcıların tuzağına düştüler. Dağıtımcıların politikası ise şuydu: Niteliği önemli değil, az sayıda baskıyla mümkün olduğu kadar çok çeşit kitabı raflara sürmek. Böylece bir market ortamı yaratmak. Bunun sonunda 2000’li yıllarda eskiye oranla çok daha fazla sayıda kişinin kitapları basıldı. Nitelik olarak ciddi bir düşüş yaşandı. Okurlar bir sürü abur cubur arasında sahici edebiyat eserlerine ulaşmakta güçlük çekmeye başladı. Kitapçılar da vitrinlerini bu politikaya göre belirlediler. Yerlere deste deste kitaplar dizildi, o kitaplar birkaç ay ortalıkta kaldılar, sonra yok olup gittiler. Kitaplar neredeyse üç aylık dergi muamelesi görmeye başladı. Öte yandan sahici edebiyat dergilerinin yerini de alelacele yazılmış kitap tanıtımlarına yer veren gazetelerin kitap ekleri almaya başladı. Duyduğuma göre az sayıdaki iyi edebiyat dergilerinden Virgül de son sayısını yayınlamış.
 
Ben genellikle evinde yaşayan ve de internet başında çok vakit geçirmeyen biriyim. O yüzden de doğrusunu isterseniz birkaç şiir dergisi dışında edebiyat fanzinlerini, alternatif internet yayınlarını çok da iyi bilmiyorum. Ama sizin söylediğiniz gibi bu “statüko dışı” yayınlar gerçekten etkin midir, derin ve manalı tartışmalar oralarda yapılıyor mudur, çok da emin değilim.
 
Sonuç olarak hem eser kalitesi, hem eleştiri derinliği, hem de okur düzeyi bakımından edebiyat ortamının, ortalıktaki hengâmeye karşın, öz itibariyle fakirleştiğini düşünüyorum. Ve yalnızca bir yazar olarak değil bir okur olarak da bu “hızlı-yaz-tüket” politikasının değişmesini şiddetle arzuluyorum.

info@kargamecmua.org