2000’ler - Müzik
…‘80’ler deyince akla bir şeyler geliyor değil mi? ‘90’lar deyince? Eh bir resim oluşuyor kafamızda. Şimdi bir onyıl daha biterken biraz cevval davranıp 2000’ler deyince akla ne gelecek onun bir muhasebesini yapalım diyoruz. ‘90’ları hakkıyla devam ettirebildi mi? 8 yıllık savaş atmosferinin etkileri ne oldu? Yeni folk hareketleri, post-punk’ın beklenmedik hortlayışı gibi olayların ne gibi bir güzelliği oldu? Dijital paylaşım dönemi ve müziğin tecrübe edilmesindeki devrimler müziğin kalitesine, içeriğine nasıl yansıdı? Peki buna rağmen elektronik müzik niye gücünü kaybediyor? Daha ne kadar sentez (x meets y kafası) dinleyebiliriz? Rock N’ Roll hâlâ yaşıyor mu? Bunlar ve benzeri ölümcül soruların cevapları için aşağıya bakmanızı öneriyoruz…
Derya Bengi
2000’ler denince aklıma belli bir ses, belli bir surat gelmiyor, çünkü bu devirde her şey var, ama her şeyden biraz var, hiçbir şey tam değil, hep azar azar… 2000’ler ‘90’lardan sadece “geçicilik” mirasını devraldı galiba. Kurt Cobain’le birlikte, anlaşılan kahramanlar devri kapandı. ‘60’ların, ‘70’lerin çocukları, Dylan’lar, Springsteen’ler hâlâ vurdukları yerden ses getiriyor, ama Pearl Jam, Beck, Massive Attack gibi ‘90’lıların –iyi olmalarına rağmen– parlaklıkları kalmadı. Evet, Coral, Franz Ferdinand, Arctic Monkeys harika ama, korkarım yaptıklarının devamını getirebilecekleri bir dünyada yaşamıyorlar. Pete Doherty ve Amy Winehouse gibi müthiş yetenekli isimleri elinin tersiyle çıldırtan bir dünya bu. Sanat, uluslararası şirketlerin hükmüne girmiş, yaratıcılık amansız bir hıza teslim olup endazesini yitirmiş… Her müzik tarzında sayısız iyi var, ama her biri kendi yağıyla kavrulup gidiyor. Değişim için kitlesel hareketlerin gerekliliğine inanıyorsak, müziğin de bunun motoru olduğunu düşünüyorsak, 2000’lerde tek bir isim öne çıktı: Manu Chao. Helal olsun ona. Müziğindeki sınıf vurgusuyla neo-liberalleri, kimlik vurgusuyla ortodoks marksistleri aynı anda ters köşeye yatırmayı bildi.
Türkiye’ye gelirsek; Duman sayesinde, bir de “İstanbul Hatırası” filmi sayesinde çok çok zenginleştik…
Manu Chao - Proxima Estacion: Esperanza
Duman - Belki Alışman Lazım
Amy Winehouse - Back To Black
Hira Doğrul
İnternetin hayatın tam göbeğine yerleştiği 2000’lerde şu malum teknolojik gelişmeler Batı’da popüler müzik üretimi ve tüketimini kökten etkiledi: ‘90’ların sonunda mp3 formatının ve mp3 çalarların yaygınlaşması; albüm dinleme alışkanlığının yerini karışık playlist’lere bırakması; Napster’la başlayıp hızla yayılan dosya paylaşım programları; ilk olarak Apple’ın başlattığı yasal şarkı satışları; internet radyoları, e-dergiler, forumlar, grup/albüm tanıtım siteleri, internet yorumcuları; amatörlere bir anda tüm dünyaya ulaşma fırsatı tanıyan Myspace ve benzeri siteler; Cubase, Ableton vb. geniş perspektifli ve çok kolay kullanılabilir müzik programları; dijital ses bankaları; üzerine kayıt yapılacak CD’lerin çok ucuzlaması; müziğin hi-fi’dan değil de kulaklıkla ya da kıytırık PC hoparlörlerinde dinlenmeye başlanması... Sonuçta herkes istediği, merak ettiği müziğe akabinde ulaştı; albüm satışlarında ciddi bir düşüş gözlendi; popüler müzik, müzik sektörünün yani plak şirketlerinin, bu şirketlerle dirsek temasındaki radyolar ve müzik basınının tekeli ve güdümünden kurtuldu; müzik internet üzerinden tanıtılabilir, paylaşılabilir ve satılabilir hale geldi. Bunun gibi etkenler, pek çok genci büyük plak şirketlerine bulaşmadan evinde müzik üretmeye cesaretlendirdi.
Bu ortamın bir sonucu, popüler müzik sektörünün tamamen pazarlama amaçlı yarattığı kategorilerin ve bu kategorilerin yapımcılarca biçimlendirilmiş sınırları içinde ortalama beğeniye hitap ederek müzik yapma mecburiyetinin ortadan kalkmasıydı. Bu dönemde, satış ve beğenilme kaygısı güdülmeksizin, punkvari bir “kendin yap” mantığıyla üretim anlamında tam bir patlama yaşandı denebilir. “Tür” zincirinden kurtulan bu alaylı gençler, (rock müziğin temel devinim unsuru olan) ilah, kült olma hadisesinin anlamını iyice yitirmesi, ufak bir hayran topluluğuyla yetinebilmeleri sayesinde arayışçı, oyuncu, kasıntısız, büyük laflar etmeyen, kendi halinde ve (müzik programları sayesinde) hiç de basit olmayan şarkılar yazmaya başladı. Manifestosunu Radiohead’in Kid A’si ve Amnesiac’ının verdiği söylenebilecek (piyasa-pop haricindeki) popüler müzik albümlerinin çoğunda ve ortalama müzik dinleyicisinin beğenisinde, tuhaflık, ayrıksılık, beklenmediklik, kendine haslık unsurları öne çıktı ve popülerle avangart yakınlaştı. Yaratıcılık patladı mı peki; pek değil. 2000’lerin müziği deyince benim aklıma gelen sözcük eklektizmdir. 2000’lerde yapılmış onbinlerce albümde, yaratıcılıktan ziyade, hip hop’tan rock’a, dans müziğinden caza, “etnik” müziklerden dallı budaklı avangart tarihine çok çeşitli türlerin maharetli, amaca uygun bir şekilde birbirine yedirilmesinden ve ‘60’lardan ‘90’lara dek yaratılmış ritmlerin, ezgilerin, cümlelerin çok ustaca dijital olarak kamuflajlanmasından bahsedilebilir bence genel olarak. Aynı cümleler, aynı temalar, aynı vuruşlar, alışılanın dışındaki sıralamalarla, çok hafif pitch kaydırmalarıyla, kullanılan seslerin binbir filtrelemeden geçmesiyle (ve bu işlemlerin prodüksiyon kokmadan ustaca yedirilmesiyle) ve normalde biraraya gelmesinin beklenmeyeceği unsurların yan yana getirilmesiyle adeta yepyeni bir havaya büründürüldü denebilir. 30-35 yıldır piyasanın tamamen dışında bir mecrada akan avangart, underground tavırlar, denemeler, buluşların 2000’lerin genç müzisyenlerince benimsendiği, popüler müzik diliyle kaynaştırıldığı, şarkı formatına yedirildiği, avangartın asık suratı ve underground’un öfkesinin daha neşeli, sevimli bir çehreye, yenilir yutulur bir hale büründürüldüğü söylenebilir.
Bir yandan da başka bir tür ekletizme işaret etmeli: bireyin kontrolü tamamen elinde kaçırdığı, medya bombardımanının, salgınların, krizlerin, enerji savaşlarının, genetik mühendisliğinin pençesinde sürüklendiği günümüz dünyasında, bu ortamın müzikteki yansıması diyebileceğim Animal Collective, Gang Gang Dance, Volcano the Bear, Deerhoof gibi grupların vahşi karmaşacılığı ve de aynı durum karşısında Electro-Clash hadisesinin işi gırgıra vuran “biz dalgamıza bakarız” taşkınlığı. Bu ağdalı seslerin karşı ucunda da kendini gayet nahif, cafcafsız bir şekilde ortaya koymaya çalışan tek tabanca şarkıcı/besteci/aranjörler yer aldı.
Çok farklı akımların, sound’ların ortaya çıktığı 2000’leri 3 albüme indirgemek bence olanaksız. 2000’lerden benim en çok dinlediğim üç albüm ise:
*) Fransa’dan Dupain’ın Camina (2002) ve Les Vivants (2005);
*) Avusturya’dan Sofa Surfers’ın Encounters (2002) ve aynı tayfadan I-Wolf’un Soul Stratası (2003);
*) Kanada’dan Shalabi Effect’in Shalabi Effect (2000) ve Pink Abyss (2004) albümleri.
Hilmi Tezgör
2000’ler denince...
2000’li yılların popüler müzik tarihine parlak bir dönem olarak geçeceğini sanmıyorum. Her ne kadar grup ya da akımların iz bırakıp bırakmadıklarını görebilmek için daha fazla zamana ihtiyaç olsa da, ‘90’lardaki grunge, drum’n bass, nu-metal gibi çığır açan türlere ya da Nirvana gibi dev isimlere 2000’lerde pek rastlanamadığı söylenebilir.
2000’lerde elektronik müzik iyice yaygınlık kazanmış olsa bile yerinde saydı, hatta geriledi; neo-folk ya da post-punk gibi türlerde verilen yeni ürünler ise, istisnalar dışında, geçmişteki örneklerin taklidi olmanın ötesine geçemedi. Hızla globalleşen dünyanın ezici gücü karşısında etnik bilinçlenmenin artışıyla yerel müzikler pop, rock ve hatta punk ile kaynaşarak daha fazla ilgi topladılar ve seslerini duyurdular. Metal müziğinde ise daha elit bir bağlamda avangart ve yenilikçi ürünler verildi. Death ve black metal’de bazı gruplar farklı sentezlere ulaşarak ilgi ve itibar görürken, birçoğu ise eskiyi yeniden yorumlamakla yetindi. Grime ya da dubstep ise kulüplerin yeni gözdesi olarak 2000’lerde iz bırakan bir tür olarak kabul edilebilir. Bugün anaakım (mainstream) müzikte hâlâ “büyük” olarak anılan topluluklar, ‘90’larda ya da daha öncesinde ortaya çıkmış olan isimlerdir.
İnternetin yaygınlaşması ve dijital paylaşım elbette ki müziğin yayılmasını sağladı ama özenli ve derin müzik dinleme alışkanlığını da iyice sınırlara itti, keşfetmenin heyecanını törpüledi. Öyle ki, bir albümün “tüm güzelliğiyle” plağına, hatta CD’sine sahip olmanın genç müzik dinleyicisi için bir önemi kalmadı. Bununla beraber, genç kuşak popüler müziğin zengin geçmişini tanıyıp kavramaktansa daha çok günceli takipte ısrar etti. Az yapılan sentezleri iyi becerebilenler, White Stripes gibi, 2000’lerin akılda kalan isimleri oldular. Estetiğe ve beceriye verilen önem azalırken, söyleyecek yeni sözü olanların sayısı da çok azdı.
Rock’n roll hâlâ yaşıyor mu? Evet, yaşıyor. Asla ölmeyeceğine dair hâlâ birçok kanıt var elimizde ve bunların kıymetini bilmek gerekiyor.
2000’lerden üç albüm:
Sigur Ros - Agaetis Byrjun
Eminem - The Marshall Mathers LP
White Stripes - White Blood Cells
James Hakan Dedeoğlu
2000’ler benim için karmaşa ve cümbüş demek. Her türün iç içe girdiği, kitle sürükleyici ana akımların, stadyum gruplarının yok olduğu, sanal paylaşımın her şeyi tepe taklak ettiği bir 10 yıl. Ki bu bence bir geçiş süreci ve güzel bir süreç; önümüzdeki 10 yılda çok daha karmaşık bir müzik dünyası bizi bekliyor. Ve internetin her şeyi altüst etmiş olmasını da seviyorum… iyi ya da kötü müzik yapan herkes içindekileri döksün ki sonra yeniden, en baştan başlayalım her şeye istiyorum.
2000’lerde müzik binlerce parçaya bölündü ve küçük sayısız akım, tür oluştu. Bunda savaşın, yağan bombaların, küresel herneysenin, adressiz söylemlerin, internetin, payı büyük. “Yenilikçiliğin bokunu çıkaralım” ya da “köklerimize dönüp dibine vuralım” diyenler var. İki farklı uçlarda. Işin garip tarafı ikisini de aynı kişiler tüketiyor. 11 Eylül sonrası Bush yönetimi altında Folk’a dönen Amerikalılar var ve evet folk parladı, ama gerçekten ne kadar? Hangi müzik çok parladı ki bu 10 yılda? Elektronik müzik bitti mi? Hayır. O da diğer müzik türleri gibi birçok parçaya ayrıldı ve başka formlarda devam ediyor. Rock’n roll öldü mü? Hiçbir zaman ölmedi, o da onu kafasınca algılayan binlerce grubun müziğinde yaşamaya devam ediyor. Sentez ne kadar dinleyebiliriz? Yapay sentezler asla iz bırakamazlar, silinir giderler, onlardan korkmaya gerek yok. Elbette ucuz denemeler her zaman olacak, ama iyi’inin ne olduğunu hatırlatmaktan öteye gitmezler. Kısacası milyonlarca kabileler oluşuyor artık ve hepsi de ayrı bir müziğin peşinde. Kimin neyi sevdiğini, hangi grubun tam olarak hangi müziği yaptığını artık anlayamıyorsunuz. En azından benim yaşadığım kabilede durum böyle. Ve son olara eklemek gerek tabii; 2000’leri tanımlayabilmek için üzerinden bir 10 yıl daha geçmesi gerek. ‘90’lara yeni yeni uzaktan bakıp, ‘90’ları ‘90’lar yapan akımları, isimleri tanımlayabiliyoruz. Çünkü artık “yeni eski”ler onlar. 2000’ler içinse dediğim gibi daha zaman gerekli, daha yere basan bir tanım için.
Osman Kaytazoğlu
2000'ler bize Fennesz'i verdi. Kibar Fennesz, ama agresif müziklerin adamı bir yandan da. Peki ya Triosk? Jan Jelinek'in o muhteşem Loop Finding Jazz Records'u? Jelinek'in groove zekâsı Massive Attack'ten daha az diyen varsa onun müzik zevkinden ciddi manada şüphe ederim. Jay Haze, Donnacha Costello tarihin üstü kapatılmış bir kraterinde kıpırdamadan duracaklar mı sanıyorsunuz? Yanılıyorzunuz. Francisco Lopez artık daha iyi albümler yapıyor. Hiçbir ilahi güçten yardım almadan akla hayale gelmeyecek sesler buluyor. ‘90’lardaki albümleri dinleyemiyorum, 128 kb/s olduğundan çok donuk geliyor. Ipod varken o berbat discman çilesi de bitti. Anti şok çeşitleri vardı discman’lerde. ESP olarak geçerdi... Fazla hızlı yürürse CD dururdu bir anda. En son bir Ocean Colour Scene albümünü sırf ESP'nin basiretsizliği yüzünden dinleyememiştim. Oysa şimdi Ipod var. ‘90’lardaki fotoğraf makinaları var. 2. megapiksel... Şimdi kapı çarpmasın diye takoz olarak kullanılıyorlar. Neyse bu başka bir konu.
Bence müziğin kulaktan kulağa akış hızı arttı. Albümlerin çıkma derdine son verildi. Sessiz sedası bir blog’da bulunabiliyorlar. ‘90'ların Wikipedia’sız günlerinde ben onun bir kitabını okumuştum mazereti şimdi müziğe “İndirdim ama daha dinlemedim” şeklinde sirayet etti. Bence 2000'lerin sorunu bu. İnterneti suçlamak kolaya kaçmak biliyorum ama zevkten zevke konn özgür gençlik, eskiden mesaj kaygılı filmlere giderdi şimdi gençliğin kendisi mesaj kaygısı taşıyor. Tortoise tişörtünü giyip Taksim’e gittiğinde hacı kıyafetleri içindeki Yaşar Alptekin kadar mutlu mu olacağını sanıyorsun?
Utkan Çınar
Öyle havalı bir büyük şehir sosyoloğu veyahut müzikoloğu değilim ama sanırsam şu küreselleşme denilen nanenin popüler müziğe etkisi geçtiğimiz 10 yılda tavan yaptı diyebilirim rahatlıkla. Aslında küreselleşmeden çok müziğe ulaşımın tahayyül edilemeyecek şekilde kolaylaşması bunun sebebi. İnsanların yakınlaşmasına yarayan bu durum, müziklerin de coğrafik gücünü kaybedip yenilik arayışı altında senteze dünüşmesine yol açtı. Artık bir grubun İngiliz veya Amerikan mı olduğunu anlamak deveye hendek atlatmaktan daha güç. Misal bir 15 yıl önce sorsanız LCD Soundsystem veya Battles’ın İngiliz olduğuna yemin edebilirdim. Ya da U2 veya Coldplay’in Amerikalı olduğuna. MTV’nin ise ucube şovuna dönüştüğü dönemlerdeyiz.
‘90’ların yeni “tür” konusunda rekor kıran bir 10 yıl olduğunu söyleyebiliriz. (Grunge, elektronica, Brit-Pop, Trip-Hop vs..) 2000’ler ise bunların birbirine karıştırılması, karıştırılırken de daha öncelerin, post-punk, saykodelia gibi tatlarının da bunların içine katılmasıyla geçti. Özgünlükten bahsetmek oldukça zorlaştı. Eh Portishead’in krautrock yaptığı dönemlerdeyiz. Bunun dışında hip hop - metal karışımları, post-punk - elektronika ve funk, çingene müziği ve punk sentezleri oldukça dinleyici buldu kendilerine.
Garaj rock’ın yeniden doğuşu diyebileceğimiz The Strokes ve The White Stripes’ın başı çektiği oluşumlar müzik tarihinin en kurak dönemlerinin önemli ilk atağıydı. Oluşumunu ‘90’larda tamamlayan Alternative Country ise şu kulunuzu en mutlu eden akımdı son 10 yıllık dönemde. İdealizmini hiç kaybetmeyen çoklukla Nashville ve Austin çıkışlı grup ve müzisyenler geçtiğimiz 10 yılın parlak işlerine imzalarını attılar. Indie de sağlamlığını korudu bu süreçte. Modest Mouse gibi bir grubun 1 numara olabilmesi bunun kanıtıydı.
Bir başka konu da prodüktörlüğünün ağırlığının hissedilmesi oldu. Mecmuada da bir dönem takip ettiğiniz isimler; Rick Rubin, Nigel Godrich, Danger Mouse gibi isimler neredeyse müzisyenlerden daha büyük üne ve karizmaya kavuştular. Müziğe yeni akorlar eklenmiyor. O zaman bir şarkıyı diğerinden ayırmak için sound’a bakmak gerekiyor. Bunu da prodüktörler yapıyor.
Gelelim en önemli konuya. Müziğin dağıtımı. 2000’lerin en önemli olayı Radiohead’in In Rainbows isimli albümünü internetten bedava da dahil olmak üzere dilediğiniz ücret karşılığında indirme imkânı sağlamasıydı. Bunun yanında ve karşısında olanlar oldu haliyle, içinden çıkılması zor bir konu. Download mekanizması hayatımızda bulamayacağımız albümlere ulşamamızı oldukça ucuza sağlıyor. Bu hırsızlık mı? Hayır değil. Çünkü albüm satışlarından zengin olan plak şirketleri oldu hep, müzisyenler değil. Ve daha iyisi artık müzisyenlerin para kazanma yolu canlı performanslardan geçiyor. Eh er meydanı da orası zaten. Festivaller popüler müziğin icra ve takdir edilme alanları.
Son olarak kafam göre bu 10 yılda kulaklarımızın pasını en temiz silen grupları sayayım: Elbow, Bob Dylan, LCD Soundsystem, Beck, Radiohead, Lambchop, Queens of the Stone Age, Arctic Monkeys, Nick Cave, Bruce Springsteen, PJ Harvey vs… Bu isimler bize yaşama gücü veren bu yegane sihirin büyücüleri oldular şu karmaşık ve kan dolu yıllarda…
Sarp Keskiner
2000’lerin bilhassa son birkaç yılı, kendi adıma doğal oldu: Ben bir dev daireyi tamamlamış olasıyım ki, gidip gidip yaz karasineği gibi Small Faces, Vashti Bunyan, Traffic, CCR ve Bob Dylan & The Band’e musallat oldum. The Band’i bu kadar geç keşfettiğim için, ara sıra utançtan kafamı Kuşadası kumuna gömüyorum. Ara sıra, nevrim döndüğü geceler de Lübnan arakından iki kadeh yuvarlayıp Skip James, Fred McDowell, Son House ve Peter Green’in Fleetwood Mac’i, Suicide, MC5 üzerinden aleme yaylım ateşi açtım. Oldu, tüm bunlar… Zira Kasabian’dan Mars Volta’ya; Seasick Steve’den Monsters Of Folk’a uzanan çizginin yine döne dolaşa kırk yıl ötesine işaret feneri yaktığını görüyor ve bir gerilla sevincine gark oluyor da oluyorum, müzik adına. “Oh yağcık” ve “pışşık” arası bir duygu bu. Yerli malı, kimi tuzlu fıstıklara da doyamıyorum: Proudpilot, Jehan Barbur, The Great Republic Of Southernsides, Ceylan Ertem’in kimi yeni işleri; Saltuk Erginer ve Garaj’ın “debü” albümleri… Benzin, 45.000 km, ter, Sökem Sitesi’ndeki Levent’in Yeri, güveçte kuzu incik ve sarımsaklı cacık, ateşe verilmiş mısır tarlaları… Başı boklu 2000’lerin, kıçı pek güzelmiş.
Murat Beşer
Aslında 2000’lerden geriye nasıl bir fotoğrafın kalacağını düşünmek için falcılığa gerek yok. Büyük fotoğrafın parçası olarak müzik dünyasında 2000’ler maalesef, iyinin giderek azaldığı, akıl dışı post-modern dünyanın, müzisyenler üzerinde tahribata yol açtığı bir 10 yıl oldu. Çağımızın zihinsel ve fiziksel tembelliği, sanatçıyı zehirledi. İyi bir potansiyele sahip olanlar bile tembellik, kompleks meselelerini aşamamaları ve üretken olamamaları nedeniyle kısa ömürlü oldu.
Benim iyi müzik kriterlerim çok fazla oluşu bir yana; tüm dünyada giderek daha az kitap okuyan, apolitik kuşaklar yetişti. “Ortalama” insanın seviyesi düştü. Buna bağlı olarak iyi çalan ve iyi şarkı yazan müzisyen sayısı azaldı. Onlar açısından politik olmamak, beraberinden tarihsel ve toplumsal belleği taşıyamamalarına neden oldu.
Bence artık dünyada rock müzik yok. Kapitalizmin ve müzik sektörünün krizinden dolayı dünyada artık mainstream diye de bir şey yok. Mainstream’in olmadığı yerde indie de yok. 2000’lere baktığınızda ilk olarak elektronik müzik mainstream diye tarif edilebilirdi, o satılıyordu bütün dünyaya. Doksanlarda Brit Pop topluluklarını hiç sevmedim, şimdi onları mumla arayacağız diye korkuyorum.
Sigur Ros – Agaetis Bytjun
Arcade Fire – Funeral
Radiohead – Kid A
Tayfun Polat
2000’leri az laf çok iş yılları olarak algılamak mümkün. Elle tutulur bir söz, bir meram duymadık pek. Ama internet üzerinden paylaşımın bu kadar kolaylaştığı bu onyılda, ne kadar çok müzik üretildiğinin farkına vardık. Peki eleğin üstünde bir şey kalıyor mu? Eleğimizin gözleri o kadar daraldı ki bence, çok az şey kalıyor üstünde. ‘80’lerde bir albüm için aylarca bekleyen, birimize bir plak gelince zevkle onu paylaşan, kopyalayan bizler, ‘90’larda ithal albümlerin sayısınının artması ve hayli alternatif albümlerin bile Türkiye’de basılmasının keyfini yaşadık. Ama o zamanlar vahşi batıda altın arayan bizlerin eleklerinde koca koca cevherler kalıyordu. Şimdi ise altın tozu bulursak şanlıyız. Ve altın aradığımız nehir gürül gürül akıyor.
Yeni diye elimize geçen hiçbir şeyden zevk alamaz olunca, yani cevher değilde sürekli amalgamlaştırma ile karşılaşınca, takip etmekten de vaz geçtik. Belki de bu yüzden 2000’lerin müziği pek bir şey ifade etmiyor bizlere.
Kişisel olarak beni heyecanlandıran, çalmayı çok sevdiğim müzikler çıkmadı mı, çıktı. Ama koca on yılı ‘60’ların, ‘70’lerin siyah müziğini keşfederek geçirmek tuhaf benim açımdan. Yine de birkaç isim anmak gerek 2000’lerle özdeşleşen, aşağıdaki albümlerle anmadıklarım dışında; Datarock, !!!, Gnarls Barkley, Jamie Lidell, Jose Gonzales, Anthony, Kaizer Chiefs, Arctic Monkeys, Battles, Bloc Party, Amy Winehouse, Pete Doherty, The Rapture, The Strokes, White Stripes, Animal Collective, DeVotchKa, Feist ve bizden Nekropsi, Replikas, DandadaDan, Proudpilot beğenilip de ilk akla gelenler...
Franz Ferdinand – Franz Ferdinand (2004)
Gogol Bordello – Gypsy Punks: Underdog World Strike (2005)
LCD Soundsystem – LCD Soundsystem (2005)
info@kargamecmua.org