A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Şimdi Ofsayt Düşünsün

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/82/216" target="_blank" class="twitter">twitter

Şimdi Ofsayt Düşünsün


Volkan Balkan
Uzun zamandır gördüğüm en keyifli organizasyonlardan birindeydim geçenlerde. Olay yeri inceleme kafası geldiğinden izleyici yerine hakem olmaya karar vererek. Bir Pazar sabahı, yer İTÜ Maslak Stadyum’u. 10’ar kişilik ful faça formalarıyla takımlar ısınma halinde. Taraftarlar yerlerini almış, Şampiyon Ligi temasıyla takımlar sırayla takdim ediliyorlar. Pankartlar birbirinden güzel; “Oyunda Kal”, “Umuduna Futbol”, “Gol Bu, Yenilir De Atılır Da”, “Kramponlarım Şekil, Yolumdan Çekil”, “Kızlar Sahada, Şimdi Ofsayt Düşünsün”, “Makyajımı Bozmadan Panpa”... Özetle, Kızlar Sahada!
 
Melis Abacıoğlu’nun fikriyle başlamış olan turnuvanın ikincisi yapılıyor şu sıralar. 16 takım oluşturup, onları ikna edene kadar çıkarmadığı sivilce kalmadığından da dem vuruyordu Melis ilk konuştuğumuzda. Başta kuralları bile bilmeyenlerin çoğunlukta olduğu ilk turnuvanın ardından, halı saha maçlarıyla devam edilmiş futbol oynanmaya. Bu sene ise 30 ekip var. Hepsi birbirinden heyecanlı. Canla başla muazzam maçlar çıkardılar. Yarımşar saat de olsa günde dörder maç dile kolay. Yine kurallarda çuvallayanlar oldu tabii. En çok el var, el yok hususunda anlaşmazlığa düştük. Saha kenarında bir takımın hocasının “Bana teknik direktörlük yaşatacaksan bir daha auttan taçla başlayan bir takımın hocalığını nasip etme ya rabbi!” diyerek tatlı serzenişi, takımın da hiç hayıflanmadan gülüşü unutulmaz anlarındandı günün. Fair-play ise nazar değmesin (turnuva devam ediyor) ibretlikti. Maçlara öğle arası verildiğinde ellerinde djembe’lerle saha kenarına gelen siyahiler sayesinde Dünya Kupası havasını erkenden soluduk. Yanlarında darbukalarla eşlik eden otistik çocuklar ve aileleriyle Düşler Akademisi devredeydi. Öğleden sonraki maçlar, geçen senenin finalistlerinin yer alması dolayısıyla Star Wars’ın temasıyla başladı. Müziğin hakkı da net verildi. Günün tek saçma hareketi bir anaakım TV muhabirinden geldi. Gözlerinden “zekâ” fışkırarak yanımdaki hakeme bir anda mikrofonu uzatıp “Kızlar sahada ama hakem erkek, ne iş?” isimli dahiyane sorusunu yönelttiğinde verilmiş sadakası varmış diye düşündüm. Bana sorsaydı cevabım bir lamanınkinden farklı olmazdı.
 
Futbolu kadınlarla konuşunca da ister istemez “centilmenlik”, “adam akıllı” gibi kelimeleri kullandıklarına tanık oluyorsunuz. Bunlar da zamanla değişir belki. Kızlar Sahada, değişim için atılmış kayda değer adımlardan biri. Belki seneye İstanbul’un dışına da taşar. 4 Mayıs’ta finaller var. Öncesinde mecmuaya denk gelirseniz, yolunuzu düşürün. Güzel bir pazar günü garanti.
 
Turnuva öncesinde bir hazırlık maçı, sonrası futbol üzerine biraz sohbet ettik; Melis, Müge ve Nesrin’le. Organizasyonun amacıyla başlıyoruz...
 
Melis Abacıoğlu: Kadınları güçlendirirken özgürleştiren alanındaki en iyi spor aktivitesi olmak gibi bir vizyonumuz var. Bu inanılmaz heyecan veriyor bana. Feminist retoriğe girmeden bunu yapabilen bir şey olmasını istiyorum. Sırf sporun gücünü ve getirdiği o özgürlüğü kullanarak bunu yapabilmesini hayal ediyorum. Ben böyle hissediyorum sahaya çıktığımda, insanların da bunu hissedebilmesi beni heyecanlandırıyor.
 
Müge Temuçinden: Almanya’da lisanslı kadın futbolcu sayısı bir milyon üç yüz bin, Norveç’te bir milyonun üzerinde, Türkiye’de toplam lisanslı sporcu sayısı bir milyonun üzerinde değil. Aslında Türkiye’de belki en ana dal, en peşinden koşturan spor olmasına rağmen hem kadınlar branşında bir başarı yok, hem de takip edilmiyor. Tam da bu yüzden karşısında durulabilecek, kadının kendine ve dışarıya bir şeyi gösterebileceği en temel öğe. Çünkü futbol üzerinden yaşıyor bu ülke ama kadının hiçbir yeri yok yani.
 
Nesrin Turgutlu: Feminizmle neden bağdaştırmadığını anlamadım. (Melis’e bakarak) Sonuçta feminizm erkek düşmanlığı değil. Feminizm dediğin zaman, Türkiye’de bu akımın daha da çok desteklenmesi gerekiyor. Hele günümüzde kadının yeri bu kadar geriye atılmışken. Bu sadece futbol için geçerli değil, profesyonel liglerde; hentbol, voleybol, basketbol, tenis spor dallarında, amatör branşları baz aldığınız zaman kadın sporları o kadar kötü durumda ki. Tamam voleybol takımında başarı geldi ama futbolu, hentbolu baz aldığınızda profesyonel lig mevcut Türkiye’de, milli takım da mevcut ama ne kadar destekleniyor, ne kadar sponsor buluyor, ne kadar başarılı oluyorlar veya başarılı olmaları isteniyor mu diye düşünüldüğünde, hepsi sorgulanması gereken mevzular. Feminizm açısından da yaklaşılabilir, kadını özgürleştirmekten bahsediyorsak eğer. Feminizm, kadının layık olduğu yere gelmesidir bence. Ben feministim. (gülüyor) 
 
Melis: Bu denklemin içine erkeği koyduğun anda ya da erkeğe göre, feminizme göre gibi bir şey karıştırdığın anda bozuluyor gibi geliyor. Çünkü kendini / kadını bu sefer ötekine göre tanımlamış oluyorsun gibi hissediyorum. Güçlüyse kendi halinde güçlü olsun ya da özgürse kendi olmak istediği gibi özgür olsun. Yani bunları erkek kıstaslarına göre belirlemesin istiyorum. Kendisi ne istiyorsa onu yaşasın diye hayal ediyorum.
 
İspat etmekten ziyade, futbol aşkına çekiyorum konuyu. Çünkü örneğin Nesrin, öyle böyle top oynamıyor ama bir o kadar da dertli...
 
Nesrin: Almanya’da büyüdüm, altı yaşında futbola başladım. Futbol benim tek aşkımdı. Başka hiçbir şey yoktu hayatımda. Düşünsenize, altı yaşında bir kız çocuğu, lisanslı... Bağcığı açılmış, antrenörünün yanına gidiyor “Bağcığımı bağlar mısınız?” diyor yarım ağlamaklı. Öyle bir aşkla büyüdüm. Maalesef ki yine aynı noktaya geleceğim; ülkemizde spora spor olarak bakılmıyor. Bugün Avrupa’da lise ve ortaokullarda haftada dört saat beden eğitimi dersi verilirken, Türkiye'de bunu iki saate, hatta bazı sınıflarda sıfıra kadar indiriyorsunuz. Beden eğitimi dersi yok ya! Düşünsenize, siz Avrupa’nın en genç nüfusa sahip ülkesisiniz ama spor dalında başarınız yok. Bu açıdan baktığınız zaman, aslında ülkenin bedensel anlamda ne kadar geride kaldığını göreceksiniz.  Avrupa’da spor bir yaşam felsefesi. Altı yaşında ilkokula başladığınızda beden eğitimi hocanız yatkın olduğunuz spor dalına sizi yönlendirir. Yaşam için spor yapıyor insanlar, mutlu olmak için; yenmek için ya da bir yerlere ulaşmak için değil. Bir noktada Türkiye’ye geldim ki benim profesyonel bir geçmişim de mevcuttu. Maalesef ülkemizde birtakım şeylerden feragat etmek zorunda kalıyorsunuz.
 
Müge: Ben de atlı yaşından on bir, on iki yaşlarına kadar sokaklarda top oynuyordum. Erkek Fatma olarak nitelendiriliyorsunuz zaten. Yurt dışından birileri izlemişler, babama bu çocuğu oynat demişler. Babam da ne münasebet diyerek, küfrederek kovmuş adamları, ki sporsever bir adamdır. Ben de satranç oynadım çok alakalı bir şekilde. Sonra lisede erkeklerle oynarken abinin teki geldi, çok oynama bacakların yamulur dedi. (gülüyorlar) Hevesim kırıldı, bir daha oynayamadım. Neredeyse belki on senedir ilk defa bu turnuvayla futbol oynamaya başladım. Bu turnuvayla ilk defa oynayıp ya da benim küçükken oynayıp sonra ara veren kızların birçoğu şimdi kendi aralarında maç yapmaya başladı.   
 
Nesrin: Biz daha çok beyinle oynuyoruz. Konunun biraz dışına çıkmak gibi olacak ama mesela Amerika - Japonya Dünya Şampiyonası finalini doksan bin kişi seyrediyor. Oraya baktığınız zaman, oyun ikili mücadeleye dayalı değil; ara pas, yan pas... Zekâya dayalı bir oyun futbol, güce dayalı değil.
 
Maçlarda sertliğin ne oranda olduğunu soruyorum...
 
Müge: Daha önce basketbol oynadığımdan mücadele nedir bildiğim için, aslında iki taraf da yerini bilirse çok iyi mücadele çıkabilir. Ama bilmeyenin mücadelesi de aynı olmuyor, onu da sakınman lazım. O yüzden turnuvada epey dikkat ettim; epey sakatlık da çıkabilirdi.
 
Nesrin: Ne kadar feminist yanım ağır bassa da kadının olduğu yerde çiçek açar gibi bir dünya yok. Bizde de oluyor çimciklemeler... (gülüyor)
 
Müge: Ama öyle olsa da çok keyifli olmaz yani; herkes çiçek böcek...
 
Nesrin: Valla olur. (gülüyor)
 
Müge: Valla mı?
 
Nesrin: Peace! Valla olur; çiçek böcek... (gülüşmeler)
 
Melis: Katılanların %90’ı hayatlarında hiç futbol oynamamış kızlar, hatta hiç futbol izlememiş kızlar. O yüzden kuralları da bilmiyorlar. Orada bir mücadele var; bir takımsın ve yenmeye çalışıyorsun, bu kadarını biliyorsun. Hakem sana düdük çalıyor; kuralları bilmediğin için, dışarıdan erkekler de bas bas bağırınca ister istemez gidip itiraz ediyorsun.
 
Müge: Kızın mesela şeyine top geldi, faul zannediyor bunu. Tuttu böyle eliyle topu, kaldı. (gülüşmeler) Çok anormal değildi ilk turnuva için. Sinirleniyor mesela; “Niye bana öyle top atıyorsun?” Yahu bilerek mi atıyorum falan derken o sırada sürtüşme çıkıyor tabii.
 
Nesrin: Çıkıyor, çıkıyor... Ben sürekli kadınların olduğu yerde her şeyin daha güzel olduğunu savunuyordum, ta ki Fenerbahçe’nin yasaklı maçında kadınlarla dolu 40.000 kişilik tribününe gidene kadar. Bir daha gitmem. Ne küfürler, ne şeyler... İnsanın olduğu yerde sadece güzellik olmasının mümkünatı yokmuş maalesef.
 
Seksist küfürler var bir de tabii, hatta neredeyse hepsi...
 
Nesrin: Ben küfre karşıyım ama bazılarına çok yakıştığı için ediyorum. (gülüşmeler)
 
Müge: Ben Fenerbahçe’nin maçlarına gidiyorum, kombinem var zaten. Seksist küfürlere belli ölçüde karşıyım. Bugün bir derse katıldım sporla alakalı, orada gördük, manşet atmışlar mesela “Fener doksana taktı” diye. Bu evet, seksist kabul edilebilir. Ama bazı kalıplar var futbolda olagelmiş, onlara o kadar da karşı değilim. Ağır küfürlerden rahatsız oluyorum tabii tribünde. Yani bizde de nasıl koyduk esprisi yapılır ama “ananı...” gibi şeyler olmaz yani. (gülüşmeler)
 
Tam, karma futbol mümkün mü dediğim anda...
 
Müge: Değil.
 
Nesrin: Mümkün. Akatlar’da eski futbolcu abiler oynuyorlardı. 15 tane adam bir de ben vardım. Sonuçta ben kendime güvenip oraya çıkıyorsam bana aynı muameleyi yapacaksın. Top ona geldi, bilmem ne, yok yani. Eski çalıştığım yerde, otogar esnafına karşı 6 kadın, 6 erkek maç yapıyorduk. Bence erkeklerin egosuna bağlı. Sonuçta erkekte bitiyor; kendini biraz geliştirme mertebesine ulaştıysa ya da kendini biraz törpülediyse mümkün.
Müge: Gösteri maçı gibi bir şey için olabilir ama sürekli olduğunda mümkün değil. Ben bir sertifika programına gidiyorum, orada denedik. Erkeklerin kazanma içgüdüsü bir süre sonra ağır basmaya başlıyor. Başta çok centilmen olan, topu veren erkeğin -aslında öyle bir şey beklemiyorsun- kazanma içgüdüsü ortaya çıkıyor. Bunu Gazoz Ligi gibi sürekli bir lige dönüştürdüğünüzde oynayan kadın sıkılır bir kere. Ya kadının çok acemi olması lazım -herkes ona gülecek falan- ki ben ona çok karşıyım.
 
Biz de Gazoz Ligi’nde her ne kadar centilmenliği öne çıkarsak da belli bir süre koşturduktan sonra beyne oksijen gitmemeye başlayınca bize de bir haller oluyor diyorum, demez olaydım diye de düşünüyorum...
 
Nesrin: Bence siz erkeklerin ergenlikten bir gelişim probleminiz oluyor. (gülüşmeler)
 
Müge: Kazanma güdüsü erkekte olduğu an iş biraz değişiyor bence. Mesela kimse alınmasın ama, bizim antreman maçlarında sahada iki hoca (erkek) oynuyor. Bir an gaza gelip bir şey yapmak istediklerinde de görüyorsun, alıp topu gidiyorlar mesela. Erkeğin doğasında var çünkü. Bir eğlence maçı olduğu ya da spor yapmak için orada olduğunun bilincinde olursa pozitif ayrımcılığa gerek yok.
 
Nesrin: Ben mesela hatırlıyorum, kulüpte oynuyordum 6-7 yaşlarında, mahallede erkeklerle oynadığımız futbolun zevkini hiçbir yerde almadım.
 
Melis: Dememiz o ki, gelin bir oynayalım ya...
 
Nesrin: Melis, ama onlarda bitiyor iş. Çalım yedikten sonra, vay bu bana nasıl çalım atar diye tekme yediğimiz adamlar da bizim hayatımızda. Ya da bizi tele sıkıştırıp da “Vay, bir kadın beni geçemez,” diye düşünenler de...
 
Müge: Erkeğin futboldan aldığı zevk ve oynayış şekli kadınınkinden farklı olduğu için; erkekler çalım atayım, şunu geçeyim diye düşünürken, biz daha fazla pas yapıyoruz. Bunu birebir yaşadım mesela; karma oynadığımızda pas veriyorum, o top bir daha hiç geri gelmiyor. Hiç, yok öyle bir şey yani. Senin tanıdığın (Melis’i gösteriyor) erkekler olur da...
 
Nesrin: Benim tanıdıklarımla (kendini kast ederek) olmaz dermiş. (gülüşmeler)
 
Müge: Hepsiyle olmaz yani.
 
Melis: Erkekleri de ikiye ayırmamız gerekiyor. (gülüyor)
 
Nesrin: Biz bir erkeği çalımladığımız zaman, onu hazmedemeyen çok erkek var Türkiye’de. Ya da kadının başarısını hazmedemeyen çok var erkek var. Bu bunun sadece bir parçası. Bunu siz iş hayatına alabilirsiniz ya da sporun diğer dallarına alabilirsiniz, kadının başarısını desteklemeyen milyonlarca erkek var. Ataerkil bir toplumuz maalesef.