Kötü Ruhlar Londra’yı Bastı: The Enfield Haunting


Murat Kızılca
Amerikalı paranormal araştırmacı çift Ed ve Lorraine Warren’ın ‘70’li yıllarda karşılaştığı musallat vakalarından biri üzerine kurulu The Conjuring (2013), 20 milyon dolarlık bütçesine karşılık yaklaşık 320 milyon dolarlık bir gişe hasılatı elde edince, bir süre bu tip musallat (haunting) filmleriyle haşır neşir olacağımızın ilk sinyallerini de almıştık. The Conjuring’in yan ürünü diyebileceğimiz Annabelle (2014), gene her iki filmden de sorumlu James Wan ve şürekâsının başının altından çıkan Insidious serisi ve bu tip filmlerin ağababalarından Poltergeist’ın yeniden yapımı gibi örnekler, bu öngörüyü destekler nitelikte.

The Enfield Haunting, her biri yaklaşık 45 dakika süren üç bölümden oluşan, İngiltere yapımı bir mini-dizi. İlk bölümü İngiliz televizyon kanalı Sky Living’de 4 Mayıs akşamı gösterilen dizi, 18 Mayıs akşamı yayınlanan üçüncü bölüm ile sona erdi. Yönetmenliğini, Forbrydelsen (The Killing, 2007-2012) isimli diziyle adını duyuran ve daha çok televizyona yapılan işlerde görev alan Danimarkalı sinemacı Kristoffer Nyholm üstleniyor. Başrollerde ise Timothy Spall ve Juliet Stevenson gibi iki usta eski tüfeğin yanı sıra Matthew Macfadyen, Eleanor Worthington-Cox, Fern Deacon ve Rosie Cavaliero yer alıyor.

Londra’nın kuzeyinde yer alan Enfield’daki bir evde yaşayan Peggy Hodgson, kocası tarafından terk edildiği için tek başına dört çocuğuna (13 yaşındaki Margaret, 11 yaşındaki Janet, 10 yaşındaki Johnny ile 7 yaşındaki Billy) bakmaya çalışmakta ve haliyle geçim sıkıntısı çekmektedir. Yatılı okula devam eden Johnny dışında kalan dört kişinin yaşadığı ev, ortanca kız Janet’in başına geldiğini iddia ettiği paranormal olaylar neticesinde bir anda basının ilgi odağı olur. Paranormal olaylarla ilgilenen bir derneğin çaylak üyelerinden Maurice Grosse, vakayla ilgilenmek üzere görevlendirilir. Maurice, bir trafik kazasında kaybettiği merhum kızıyla aynı adı taşıyan Janet’ı görür görmez etkilenir. Kıza kötü bir ruhun musallat olduğuna inanan Maurice’in desteğiyle basının perili eve olan ilgisi daha da artar. Bunun üzerine dernek, basının elinde oyuncak haline gelen Enfield vakasını çözmesi için tecrübeli paranormal araştırmacı yazar Guy Playfair’i devreye sokar.

Yazıya The Conjuring ile başlamam tesadüf değil. The Enfield Haunting de benzer bir şekilde 1977-79 yılları arasında İngiliz basınını fazlasıyla meşgul eden gerçekten yaşanmış bir musallat hikâyesini anlatıyor. Guy Playfair’in bizzat kendi yaşanmışlıklarını aktardığı This House is Haunted: The True Story of the Enfield Poltergeist isimli kitaptan uyarlanan dizi, bu yönüyle de The Conjuring ile fazlasıyla benzeşiyor. (Ekstra bir not olarak The Conjuring’in 2016 yılında gösterime girmesi planlanan The Conjuring 2: The Enfield Poltergeist isimli devam filminin de bu mevzuyu işleyeceğini hatırlatayım.)

Neredeyse tamamı kapalı mekânlarda geçen dizinin titiz sanat yönetimi, izleyeni ‘70’li yıllara götürmekte fazla zorlanmıyor. Bu desteği cebine koyarak yola çıkan dizi, anlatılan olayların (en azından paranormal alana girmeyen kısımlarının) gerçekten yaşanmış olmasının da yardımıyla kimi zaman belgesele yaklaşan bir gerçekçiliğe bürünüyor. İşte bu noktada devreye hayalet filmi klişelerine sıkı sıkıya bağlı sahneler giriyor. Başarıyla yaratılan gerçekçi atmosferin de yardımıyla korkutma görevini üstlenen sahnelerin izleyen üzerindeki etkisini arttırmayı amaçlayan dizi, kimi sahnelerde hedefi on ikiden vurmayı başarıyor.

Dizinin uyarlandığı kitabın yazarı ve olayların birinci elden tanığı Guy Playfair’in de dizide bir karakter olarak yer alması, merkezdeki karakterin o olduğunu düşündürebilir. Ancak paranormal derneğin çaylak üyesi Maurice Grosse merkeze yerleştirilmiş. Bu isabetli tercih sayesinde de o dönemin “sıradan” insanlarının paranormal olaylara bakış açısı, olası en iyi şekilde ekrana yansıtılmış.

Dizinin en sevdiğim taraflarından biri de paranormal olaylara tarafsız bir açıdan bakabilmesi oldu. The Conjuring gibi hayaletlerin, musallatın ya da kötü ruhların var olduğunu ölümüne savunmuyor. Her iki görüşe de göz kırpan sahneler sayesinde hem spiritüalistlere, hem de şüphecilere eşit mesafede duruyor.

Usta oyuncular Timothy Spall ve Juliet Stevenson, kendilerinden beklenen kalburüstü performanslarıyla şaşırtmıyorlar. Özellikle Spall, oyunculuk hünerlerini göstermek için yeterince alan buluyor. İngiltere yapımı dizilerden alıştığımız üzere diğer oyunculukların hemen hepsi belli bir seviyenin üzerinde ama Janet rolündeki Eleanor Worthington-Cox, biraz da rolünün genişliğiyle ilintili olarak öne çıkmayı başarıyor.

The Enfield Haunting, korku dizilerine düşkün bünyeleri fazlasıyla memnun edecektir. Hele bir de hayalet hikâyelerine ekstra ilginiz varsa kaçırmayın derim.

Not: Enfield vakası ile ilgili BBC kanalı tarafından 1977 ya da 1978 yılında yapılmış bir haber videosunu bu adresden izleyebilirsiniz. Haberin içinde “gerçek” Janet ve Margaret ile yapılmış bir röportaj da var. Özellikle beşinci dakikadan sonra Janet’ın söyledikleri olayın gerçekliği hakkında yeterince fikir veriyor. Ayrıca aynı videoda Maurice Grosse’un da görüşlerine yer verilmiş.

mkizilca@gmail.com