Serbest Stil
Bülent Kale
Serbest stil bir yazının ilk cümlesi hep biraz buruktur, gidecek yeri yok gibidir: Okuldan çıkmış küçük bir çocuğa benzer biraz, sanki herkesler çoktan evine gitmiş de onu almaya kimseler gelmemiş, okulun önünde az önce yaşanan keşmekeşten bir anda büyüyüveren o yalnızlıkta çantasının üzerine mahzun oturmuş, beklemiş, beklemiş, beklemiş...Ağladı ağlayacak…
Ağlarsa neye ağlayacak? Evinin yolunu bilmediğine mi yoksa unutulmuş olmanın daha hayatında ilk kereler tattığı o korkunç tadına mı? Ama kim bilmez o tadı, kim korkmaz unutulmaktan? Sanki her yerde kar tipi ayaz fırtına. Siz o soğuğa bacası tüten sıcak bir evden bakmıyorsunuz ama. Siz de dışarıdasınız, sizi hatırlayıp evine alacak birini bekliyorsunuz daha.
Yazarlar da bunun için yazmazlar mı zaten? Unutulmamak için, hatırlanmak için? Hayır, belki, binde bir. Ben daha unutulmamak için yazan iyi bir yazar tanımadım. Onlar daha çok unutturmamak için, herkeslerin unuttuklarını hatırlamak için yazarlar. Okulun kapısında kalakalmış küçük çocuğu evine götürmek için; boş bir sayfanın ilk satırına sıkışmış cümleyi bir hikâyeye bağlamak için yazarlar. Yine de unutulmazlar ama…
İyi de, bizim ufaklığı ne yapacağız? Ağlasın mı şimdi okulun kapısında oturup? Ağlatamayız, çocuklar ağlamasınlar diye yazıyoruz bu yazıyı. Unutulsalar bile ağlamasınlar. Hatırlanacakları ana kadar bir şeyle uğraşsınlar. Unutulduklarını unutsunlar.
-Hişt hişt.
İşte bu! Zor zamanların büyülü seslenişi. Kimden geliyor acaba? Kimden gelirse gelsin, yeter ki gelsin. Cümle membaını Sait Faik’in denizi mora, göğü kırmızıya, yaprakları çukulata rengine, keçileri çağla bademi rengine boyadığı o meşhur öyküsünden alır. Kuşlar hişt hişt diye öter o öyküde. Deniz hişt hişt diye oynaşır. Rüzgâr hişt hişt diye eser. Otlar hişt hişt diye salınır.
Acılarımızı başka şeylerle seyreltmezsek halimiz nice olur? Bize zamanın, hayatın her yerinde her zaman hişt hişt diye seslenen binlerce şeyi, insanı, hayvanı, otu, böceği, çiçeği duymazsak, ilgilenmezsek ne olur? Hep kendimizde kalırız, kendi acımızda, kendi acı denizimizde boğulur gideriz. Fakat güzel olan başka denizlerde boğulmaktır. Ben insanın dünyaya başka denizlerde boğulmaya geldiğine inanırım.
-Hişt hişt.
Sonunda bizim ufaklığın endişesi dağılmaya başladı, kulakları hayata açıldı. Oturup ağlamaktan her zaman daha iyidir bu. Gorki’nin bir hikâyesini hatırlıyorum; bir kız, bir oğlan iki kardeşten bahsediyordu. Bir yılbaşı gecesiydi. Soğuktu. Kardeşler yoksuldu, meteliksizdi. Gorki hikâyenin bir yerinde, şimdi bu iki kardeşi yılbaşı gecesi aç bilaç dışarıda bırakıp soğuktan donduracağımı düşünmüyorsunuz herhalde, diyor ve çocukları masal gibi değilse de daha insanca bir yılbaşı gecesine katıyordu.
Bizim de öyle yapmamız, seni insanca bir hikâyeye katmamız lazım, ufaklık. Sana bir ses duyurmamız, ilgini başka yere çekmemiz, unutulduğunu unutmanı sağlamamız lazım.
-Hişt hişt.
Nereden geliyor acaba bu ses? Şu ağaçtan bir yavru kuş mu düşmüş otların arasına, kıpırdanıp duruyor? Yoksa bir tosbağa mı o? Şu karşı sokaktan mı geliyor yoksa, şu eve gidip çantaları bırakıp ellerinde bir top geri dönen çocuklardan mı geliyor? Belki sana da bir yer var takımda? Ulan! Şu kırmızı bisikletle köşeden dönen o mu yoksa? Evet, ta kendisi. Hadi düşürme öyle omuzlarını, toparlan biraz, kendine gel. Belki…
Hep hişt hişt diye mi gelir peki bunlar. Evet, hep hişt hişt diye gelirler, sonra yavaş yavaş büyür bir hikâye olurlar. Sait Faik’in hikâyesinden bahsetmiyorum. Yazılan hikâyelerden de bahsetmiyorum. Yazılmayan sonsuz sayıdaki hikâyeden bahsediyorum. Mesela bizim yazamadığımız ama mutlaka defalarca yaşanmış olan şu hikâye ne oldu acaba? Çocuk benim saydığım tatsız tuzsuz ihtimallere hiç yüz vermedi. Çantasını sırtına attı, şu karşı sokağa girip kayboldu. Peşinden gidemem, yazı çok uzar. Belki de, evi kendi başına bulabileceğini düşündü. Eğer evin yolunu öğrenirse, bu gün bir daha hiç yaşanmayacak güzel bir hikâyeye dönüşür.
Eğer evin yolunu bulamayıp kaybolursa, yolda yabancılara rastlasa, yabancılar onu arabalarına alıp çok uzak bir yere, mesela bir köye götürseler, çocuk da şehri, okulunu, ailesini, arkadaşlarını hiç özlemese, hemen unutsa oradaki hayata bir anda uyum sağlasa, köylü çocuklar ne yapıyorsa onu yapsa, bazen yakın tepelerde sürü otlatsa, bazen yeni ailesiyle tarlaya gidip onlara yardım etse, yaz günleri de akşamüstleri yakındaki dereye gitse, köyden arkadaşlarıyla o derede anadan üryan serbest stil yüzseler, sonra dereye inen o geniş yamaçta söğüt ağacının altına çimlere uzansa, tam o sırada yazı daha gerçekçi olsun diye ortamı bir görmek isteyen beni görse ve “Bülent usta, yazına baktım, sen öyle yazmışsın ama ben o okulun kapısında bizimkiler gelip beni almadı diye üzülmüyordum, bu okulun sonu nereye varır, ben bu hayatla ne yapacağım diye üzülüyordum. Ben o şehirde evdeyken de, oynarken de, dersteyken de kimse beni almaya gelmemiş okulun kapısında çantasının üzerine oturmuş, ağladı ağlayacak bekleyen bir çocuktum. Ben hayatla ilk kez bu köyde karşılaştım. Serbest stil yaşamanın zevkine bu köyde vardım,” deyip tekrar koşarak dereye atlasa, ben de buna çok şaşırsam “Çocukta zehir gibi kafa varmış, okusa çok iyi yerlere gelirmiş,” diye müthiş öngörülü bir yorum yapsam, ama o hâlâ suyun içinden “Gel bir serbest stil yüzelim, dereye bakmakla olmaz, gerçekçi bir yazarın suya da girmesi, okura o suyu da hissettirmesi lazım,” dese, ben de yazarlığımdan utanıp “Kusura bakma yazıyı yetiştirmem lazım,” deyip kaçar gibi uzaklaşsam ve o da suyun içinde ayağa kalkıp arkamdan etrafa sular saça saça el sallasa “Karga tayfasına, okurlara selam söyle,” dese de güzel bir hikâye olurdu.
Olmaz mıydı, sevgili okur? O köye, o dereye gidemesek de hiç olmazsa şu iki sayfada iki dakika serbest stil yüzmüş olurduk… bulentkale@gmail.com