zâhir bizi tan eyleme
Oğuzhan Oğuz
- görüntünün allahı yoktur...
Cehalet ve cesaretin yıllar süren ezeli rekabeti ve ebedi dostluğuna yakışır bir jübile olmalıydı. Evet belki de sırf bu yüzden, intihar etmeden önce kütüphanedeki bütün kitapları tekrar okumaya itmişti hayat onu.
Anlamlandıramadığı her kadın için bir kitap edinmek suretiyle oluşturmuştu o kütüphaneyi. Hepsini bir solukta okumuş ve işin içinden çıkamamak adına gereken ne varsa yapmıştı. Acının farkına varmak, kimilerinin yıllarını alıyordu o zamanlar. Belki bundan etkilenmiş ve kaçınılmaz sondan bir an önce zevk almaya başlamak istemişti. Arkadaşlarına durumu belli etmemek için bitkinliğine kılıf arıyor, ancak her seferinde minareyi g.tüne sokmayı başarıyordu. Bu durum bitkinliğini amansız bir boşluğa bırakıyor ve bu boşluk kendini çakı gibi bir yalnızlıkla tamamlıyordu. İçinden yalnızca, bazı sabahlar Nilgün Marmara’yı anlamış olarak uyanmak geçiyordu. Bazı sabahlar bunu yapabilmek için akşamları erken yattığı ya da şansını zorlayıp hiç yatmadığı oluyordu. Durumun anlamsız bir kayboluşta şekillendiğini hissettiriyordu içtiği her bardak su. Olmak diye bir şey mırıldanıyordu genzinde. Olmak? Ne bakımdan?
Ayrımların ince çizgilere dayandığına şartlandırdığı bünyesi, 23 yıl sonra kati suretle reddediyordu bu kuralı. Örnekse, çaldığı ıslıklar, çağırdığı çığlıklara ne ara ve nasıl dönüşmüştü, bunu bilmiyordu. Bu kaybettiği ince çizgilerden sadece biriydi. Yolları belirleyen de bu çizgiler olduğu için, ona çıkan yollar kayboluyor ve bu birinin çıkıp gelmesini imkânsız hale getiriyordu. Tecrübeyle sabit, artık kimse gelmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı ki, ne pahasına olursa olsun o çizgileri bulup yerine koyması, birinin çıkıp gelmesinden çok daha zaruriydi. Çünkü yalnızlık, ancak, belki de sadece, bu şekilde tamamladığı boşluğa gömülebilir ve yerini mutlak bir mücadele ruhuna bırakabilirdi. Düşüncelerini soyut bir iklimden sıyırmanın birinci şartı, tamamen hatıralarını yok saymak olmalıydı. Ama nasıl? Bu sorunun bir cevabı olsa, bunu yıllar evvel yapmış olacağından hiç şüphesi yoktu. Debelenip duruyordu ve debelenip durmanın kimseye olmadığı gibi ona da bir faydası yoktu. Biliyordu, böyle durumlarda biraz Lou Reed çalmalıydı. Durağan bir sigara dumanı pratikte mümkün olmasa da onun sesinde kendine yer bulabilirdi. Bunu somut bir kanıt olarak fotoğraflayabilir, hatta olayı abartıp başucunda bir çerçeveye yerleştirebilirdi. Ancak Lou, “Just a perfect day,” dediği an, bazı sigaraların bazı şarkılarla birlikte içilmemesi gerektiğine kanaat getirdi. Ve bu kanaat aynı ağzı kullanarak yaptığı türlü aktiviteleri birdenbire alaşağı etti. Sonrasında üç gün bir
şey yiyip içmedi. Akabinde Attila İlhan’ın sözünü ettiği Dupont’daki kızlardan birine dönüşmek ağırına gitmeye başlayınca, dolapta hazır bulunan ıspanak dolu tencereyi sildi süpürdü. Bu sağlıklı olduğunu düşünmek isteyenler için büyük bir fırsattı. Onlara kesinlikle bu şansı vermeliydi. Ispanak dolu tencerenin önce dolu halini, sonra boş halini fotoğraflayıp, araya da ağzını yerleştirmek suretiyle bir kolaj hazırladı. Instagram hesabı böyle zamanlar içindi ve altına şu notu düştü: “temel reis mi s.kiyoruz lan burda!” Evet bunu yaptı! Muhtemelen, Temel Reis de dâhil herkes istediğini almıştı. O da almıştı. Çünkü bu, olabildiğince saçma bu tavrı neden sergilediğini sorgulamak için iyi bir fırsattı. Ve daha ıspanağı sindirmeden, Freud’lu mreudlu analizlerle buna bir anlam vermeye çalıştı. Ve kısa bir süre sonra yine bir debelenip durma hissi altında ezilip kaldı. Bu süre zarfında boş durmayan yalnızlık, temel atma çalışmalarına hız vermiş, bırak temeli günün sonunda sekiz kat çıkıp, çatı katına? içteki çatı katına?, çatıdaki iç kata?, içindeki çata? kıça? mitil atmıştı. Kahverengi çorapları bu savını sonuna kadar destekliyordu. Artık o boşluk, eski boşluk değildi. Hunharca zaptedilmişti. Tüm tersanelerine girilmiş, tüm orduları dağıtılmıştı. Muhtaç olduğu kudret, kahvede okey oynuyor olmalıydı. Damarlarındaki kanın asaleti, onu küçük düşürmüş, o da kendini kumara vermişti. Mevcudiyetini bu şekilde sürdürmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu onun için hayır mı şer mi bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı ki, cehenneme çok yakın duruyordu. Belki de taaa dibindeydi. Ateşteyim ben ateşte şeklinde bir şarkı mırıldansa hiç de abes kaçmazdı. Ama bu kadarını ne o kaldırabilirdi, ne de başındaki pek muhterem zebani. Sustu ve bekledi. Kudretin gelmeyişi, yalnızlığın gelişimiyle paralel ilerliyordu. Monoton artan her şey gibi bu da sıkıcı ve astarı yüzünden pahalı bir durumdu. Bekliyordu. Susmaya biraz ara vermiş olacaktı ki bir ıslık pelesenk olmuştu. Elleri cebinde olmalıydı. Bir balkonun altında olması da bu anı mümkün kılmak için önemli bir koşuldu. Balkondaki menekşelerin yanına güzel bir çıtır iliştirmek de hiç fena fikir değildi hani. Bu herkesin içini ısıtır, durumun vehametini bir nebze olsun unutturur ve tüm sanat dallarını yeniden biraraya getirmek için uygun bir vaat teşkil ederdi. Mutlu anlar, mutlu yarınlar, an be an mutlular, yarın daha mutlular, bunlar işte, bunlar hep, menekşelerin yanına güzel bir çıtır iliştirmekle var olabiliyordu. Ama o, keskin dönüşleri istemsiz biçimde hayata geçirenlerdendi. Tam da bu yüzden, ne ıslık için bir balkon altı, ne de balkon için güzel bir çıtır hayal etti. Menekşeler yanıyordu. Menekşeler yanarken durdu, bekledi. Bekledi... bekledi... bekledi... döner kebab dönmez, gelir kudret gelmez olmuştu. Yan durmuş, kemikleri burkulmuştu. Bilek, böyle zamanlarda yalnızca bir unsurdu. Biliyordu, bilekten kaybedilen her şey zamanın bir yerinde muhakkak bir can olurdu. Kimbilir belki de çoktan olmuştu. Ama ne o, ne de Jilet Lemi bunu henüz bilmiyordu. Çünkü onlar o sırada cehalet ve cesaret arasında karşılıklı ataklarla seyir zevki yüksek bir mücadeleye dönüşen alelade bir jübileyi takip ediyorlardı... Bazı mücadeleler o kadar güzel ki insan bunu sevinçten anlatamamalı. Ne mücadele ama hiç yarıda kalmadı. Mücadele mi? Ne mücadelesi Haşmet Bey? Enseyi diyorum jiletle mi alayım? Mücadelenin içinde soruya yanıt verecek bir Haşmet Bey’e rastlanmadı... Rastlansaydı, ayna bunu anlardı. Jilet Lemi de bunu anlardı. Ayna heybetine gölge düşüren bir suratı asla unutmazdı. Jilet Lemi de unutmazdı. Ama gel gör ki aynalar da insanlar gibiydi. Olmadık yerlerinden kaybediyorlardı bütün ihtişamlarını. Jilet Lemi de insanlar gibiydi. O da olmadık yerinden kaybediyordu bütün ihtişamını. Kimbilir, kaybetmeseydi, belki de engelleyebilirdi bütün ihtişamını yitiren aynada gözlerden ırak, kendi halinde bir hayat süren bu s.ktiri boktan berber dükkânındaki tek arkadaşı, o soyut lekenin intiharını...
oguzo@sabanciuniv.edu