Tanımlanamayan Şeytan: Uygarlık


Yakup Aydın
Uygarlık (medeniyet) tanımlanamaz bir kavramdır. Öyle ki 1774’te Holbach “Uygarlık henüz tamamlanmamıştır,” der. Bu yazıda uygarlık bir tablonun başlangıç şeması olduğu için derinlemesine tartışılmayacak fakat tartışıldığı kadarıyla da olumlanmayacaktır. Çünkü tarih bize uygarlık dediğimiz kavramın ne derece şeytani olduğunu göstermiş, kanıtlamıştır. Holbach henüz uygarlık hakkında tamamlanmamışlık belirtirken bize uygarlığın bir süreç olduğunu da gösteriyor. Öyle ki uygarlık kelimesinin kâşifi de Holbach’tır, tam adıyla Paul Henri Thiry d’Holbach. Bu konuda çeşitli tartışmalar da söz konusudur. Örneğin kimi araştırmacılar uygarlık kelimesini Marquis de Mirabeau’ya, kimileri ise Dupont de Nemoours’a dek geriye götürür. Her şeye rağmen uygarlık kelimesinin doğuşu 1700’lerde gerçekleşmiştir.

Uygarlık kelimesinin tarihsel anlamda doğuşu hakkında her ne kadar kapitalizmden önce meydana geldiği söylense de uygarlık aslında kapitalizmin kendisi, en kötü ihtimalle en büyük taşıyıcısıdır. Taşıyıcı denmesindeki sebep uygarlığın bir süreç olarak var olması gerçeğidir. İşte kapitalizmin uygarlığa sinerek adeta uygarlığın kendisi haline gelmesinin sebebi de Aydınlanma Dönemi’nde doğan o büyümeci, ilerlemeci dinamosunun uygarlığın anlamına sızmasıdır.

Uygarlığın kelime anlamında doğuşunun 1700’lere denk gelmesi tesadüf değildir. 1700’lü yıllar Aydınlanma koşullarının varlığı, çeşitli sosyolojik dönüşümler ve Sanayi Devrimi gibi önemli ekonomik dönüşümlerin yıllarıdır. En basit manada bu ayrıntı bile uygarlığın kelime anlamının bu çağlarda var olma zorunluluğunu gösteriyor. Belli bir durumun dile getirilme ihtiyacını... Bu durum, bu yıllarda doğan kapitalizm, daha önce ilgilenilmeyen birçok durum ile ilgilenilme ihtiyacını meydana getirmiştir. Bu ihtiyaçlardan biri de Zerzan’ın tarım ve tahakküm ile doğduğunu iddia ettiği uygarlığın dile getirilme ihtiyacıdır.

Uygarlık tanımlanamazdır fakat bu uygarlığın tarih boyunca tanımlanmadığı anlamına gelmiyor. Öyle ki birçok sosyal bilimci uygarlığı tanımlama çabasına girişmiştir. Karl Marks uygarlığı alt yapı ve üst yapı ayrımı yaparak ele almıştır. Alt yapı maddi, üst yapı manevi niteliklidir ve üst yapı alt yapıya bağlıdır. Seignobos, uygarlığa maddi anlamlar katarak yollar, limanlar, rıhtımlar olarak tanımlamıştır. Öte yandan Alfred Webber’in tanımı da ilginçtir ve bize John Zerzan’ın tanımını hatırlatır. Webber’e göre uygarlık, doğa üzerinde etkiler meydana getiren araçların toplamından başka bir şey değildir. Bir şeytan gizlidir bu tanımlarda, normatiflikten tabiri caizse nasibini alamamış uygarlık adını verdiğimiz şeytan. İşte bu yazı da Fernand Braudel’in, “Uygarlık sözcüğünü, düz bir çizgiyi veya bir kimyasal elementi tanımlamış olmak gibi, basit ve kesin bir biçimde tanımlayabilmek güzel olurdu. Maalesef sosyal bilimlerin sözcük dağacığı pek az izin verir” cümlesine olabildiğince hak vermekle birlikte yukarıda dile getirdiğimiz tanımlar çerçevesinde ilerleyecektir.

Mücadeleler ve maddi ilerlemecilik... Uygarlığın sadece tanımlanma çabaları sayesinde bu iki gerçeği ortaya çıktı. Bahsedilen mücadele uygarlığın tarihine indiğimizde ailede başlıyor. Erkeğin tarım ve yerleşik hayat ile birlikte fiziki anlamda güçlü oluşu, mücadeleciliği, komploculuğu ile başlıyor. Erkeğin kadına karşı güç gösterisi, kadının matriyarkal bir biçimde etkili olduğu toplumun evrilip patriyarkal bir hal almasıyla, kadının egemenliğinin evin içine kadar küçülmesi ile başlıyor. Mücadelelerin uygarlık açısından önemi, bu mücadeleler sayesinde ilerlemenin her seferinde daha etkili, daha güçlü ve daha maddi bir halde gerçekleşmesini sağlamasıdır. İlerlemecilik Seignobos’un dediği gibi rıhtımlar, limanlar, yollar ve daha fazlasıdır... İşte bu maddi unsurlar mücadeleler ile tarih boyunca daha da gelişmiş, hayata hükmetmiş, maddi bir uygarlık meydana getirmiştir. Bu durumun hız kazandığı tarihsel kesitler söz konusudur ve uygarlığın kelime olarak doğma ihtiyacı ve kapitalizmin tam anlamıyla meydana çıkışı uygarlığın ilerleme ve mücadele anlamında hız kazandığı zaman dilimleri bu tarihsel kesitlere aittir.

1700’lü yıllara tekrar ve biraz daha ayrıntılı bakmak için dönmek gerekirse, bu yılların her şey bir kenara dünyayı tarihsel manada ikiye böldüğü gerçeği ile karşılaşırız. Hem iktisadi manada hem de sosyolojik manada. Öncesinde özellikle Avrupa olmak üzere dünya üzerinde daha normatif, daha manevi unsurların hükmü söz konusuyken ve üretim anlamında teritoryal ve de cemaate üretim şeklinde üretim yapılırken, 1700’lü yıllarla beraber bu durumların tersine evrildiğine şahit oluyoruz. Uygarlık elbette bu dönemden önce de vardı ama başka bir kılıkla hükmediyordu. Avrupa’da kilise, Uzak Doğu’da izole krallıklar şeklinde. Uygarlığın kılık değiştirmesini sağlayan kendi içinde barındırdığı ilerlemeci ve mücadeleci anlamın yukarıda da dediğimiz gibi öncekinden daha gelişkin bir hal alması ve Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesidir. Şüphe yok ki Sanayi Devrimi uygarlığın gün yüzüne çıkmasını sağlayan, maddi bir hal almasını sağlayan, tanımlarındaki rıhtımları, limanları, yolları, fabrikaları karşılamasını sağlayan ve de kapitalizmin ve uygarlığın kelime anlamının yerleşmesini sağlayan en önemli olaydır. Sanayi Devrimi Karl Marx’ın Grundrisse’inde belirttiği gibi cemaat için üretimin terk edilip üretmek için üretmenin başlamasını sağlayan devrimdir. Sanayi Devrimi, o dönemin filozoflarını düşünsel manada esir alan bir devrimdir. Adam Smith, Jeremy Bentham, Nassau William Senior, Thomas Malthus, David Ricardo gibi isimlerin filozof olarak anılmalarına sebep olan düşüncelerine zemin oluşturan ya da besleyen bir devrimdir. Sanayi Devrimi her şeyden önce yukarıdaki isimler aracılığıyla insanı dışlayan, üretimi insan hayatının bile üstünde tutan ve homo economicus’un doğmasına sebep olan devrimdir.

Fransız filozof Michel Foucault, yine Fransız tarihçi Fernand Braudel, Macar Karl Polanyi, İngiliz tarihçi E. P. Thompson ve diğer birçok düşünür çalışmalarında özellikle 17. ve 18.yüzyıllar üzerinde durur ve bu yüzyıllarda yaşanan değişim ve dönüşümü irdelerler. Bu isimlerin bu yüzyıllar hakkında iyi şeyler söylediklerini ileri sürmek gerçekçi olmaz. Bu manada bu isimler ve birçok başka düşünür uygarlığın ve dolayısıyla kapitalizmin şeytaniliğini, insanı ve dolayısıyla toplumu dönüştürdüğünü fark etmişlerdir. Michel Foucault Kliniğin Doğuşu, Hapishanenin Doğuşu ve Cinselliğin Tarihi gibi eserlerinde bahsettiğimiz 1700’lü yıllara saldırarak, o yıllardaki dönüşümü konu edinerek anlatır anlatacaklarını. Hapishanenin Doğuşu’nda henüz kitabın ilk sayfalarında Fransız kurbanın meydana götürülüşünü, sonrasında atlar tarafından ellerinin, kollarının, kısacası bedeninin paramparça edilişini, tüm bunların halkın önünde yapıldığını anlatırken Foucault’nun derdinin bir farklılaşma, dönüşüm olduğunu anlarız. Foucault bize en basit anlamda gizli tarihçiliğini konuşturup “x olayı 17. ve 18. yüzyıldan önce söz konusu değilken bu yüzyıllarda söz konusu olmaya başlamıştır,” der bir nevi ve bunu kapitalizme, dolayısıyla uygarlığa bağlar. Örneğin Kliniğin Doğuşu’nda akıl hastalığının bir kapitalizm eseri olduğunu ileri sürer ve ekler; “...devrimler öncesi dönemde toplumda deliler herkes gibiydi, topluma dâhildi. Devrimlerle ve özellikle Sanayi Devrimi ile insan ekonomik bir enstrüman haline, bir kapitalist meta haline geldi ve delilerin üretim adına bir işlevi olmadığı için toplumdan dışlandılar.” Klinikler Foucault’ya göre işte bu yüzden kurulmuştur. Uygarlığın dönüştürme işlevi için. Bu manada klinikler birer gözetim, denetim ve de dönüşüm merkezleridir. Akıl hastasını gözetim altına alarak üretmesi için hazır hale getirmeye çalışan merkezler. İnsani anlamda bir amaç yok, amaç daha fazla üretmek... Bu doğrultuda uygarlık tam da bu amaca bürünmüş ve yeni silahlar edinmiştir Sanayi Devrimi ile. Foucault’ya göre bu silahlardan biri insandır.

Yine Foucault Cinselliğin Tarihi adlı eserinde de 17. ve 18.yüzyıllara değinmiştir. O dönem öncesinde cinselliğin bir ahlaksızlık olmadığı, bir toplumsal normalite olduğunu dile getirip, o dönemden sonra cinselliğin yasaklandığını ve bir Scientie Sexualis (Cinsel Bilim) ile denetim altına alındığını yazar. Buradaki amaç da bellidir. Cinselliği evin hatta yatak odasının içine sıkıştırarak bu yolla girişilen eylemlere sorumluluk yüklemek, aileyi meydana getirmek ve aileyi üretime adapte etmek. Birçok düşünür var fakat burada Foucault üzerinden bu dönüşümü ortaya koyduk. Foucault’nun kitaplarında anlatmaya çalıştığı meseleler öncesi ve sonrasında belli bir durumun değerli hale gelmesi ya da değerini yitirmesi üzerinedir. Buna karar veren ise kapitalizm, dolayısıyla uygarlıktır. Delilerin Sanayi Devrimi’nden sonra dışlanması, cinselliğin 18. yüzyılla beraber ayıplanması ve itiraf mekanizmasının dönüşmesi gibi değişimler kapitalizmin, dolayısıyla uygarlığın eseridir.

Uygarlık bir kirli kelimeler mekanizmasıdır. Kendisine hizmet ettirdiği her kelimeyi kirletir. Petrolü, bankaları, ticaret merkezlerini, silahları, hapishaneleri, okulları ve diğer birçok unsuru...

Bu yüzden uygarlığı tanımlamak kaçınılmazsa eğer, bundan yaklaşık 100 sene önce Charles Seignobos nasıl rıhtımlar, limanlar, yollar dediyse bizim de fabrikalar, borsalar, ticaret merkezleri dememiz gerekiyor. yakupaydin@outlook.com.tr