Yaşanmamış bir zamanda Korkut ve korktukları


Ekrem Buğra Büke
Merhaba, ben Korkut. Korkuyorum. Kendimi bildim bileli bir şeylerden korkuyorum. Muhtemelen herkes kendini bildi bileli bir şeylerden korkuyor ve o korkuları hayatında nereye koyduğuna göre kendini, yaşama biçimini şekillendiriyor. Bu birçok farklı şekilde düşünülebilir gibi geldiği için her şeyi aceleci bir karamsarlığa gömmediğimi söyleyebilirim. Veyahut bunu söylerken öyle yapıyorumdur bile. İçten içe karamsar olmayan herhangi bir şey olamayacağını düşündüğüm için çok da sorun etmiyorum ama bunu gizlemem gerektiğini söyleyip duran seziler kafamı karıştırıyor. Ne olursa olsun, insan anlatmaya başlayınca kendini saklamaya başlıyor. Söz sadece yalandan ibaret oluyor.

İlk cümleden sonra her şey şaştı bile. Korkuyorum diyordum. Hâlâ bir sürü şeyden korkuyorum, görebildiklerimden ve göremediklerimden. Gelecekten. Ama en çok bugünden. Bugün ne olduğumdan. Hiçbir şey olmadığımı kendime sürekli olarak hatırlatmama (ve aslında bir yönümle gayet iyi bilmeme) rağmen o bir şey değilim hissini sakin bir yerden kabullenmek her zaman kolay olmuyor. O da şaşıyor. Bir yandan kendi olduğum şeyle diyalog halinde olmanın kendi bilincini asla dışarıda bırakamamak gibi kötü bir sonucu var. Kendini içine soktuğun ruh halinden birtakım somut verileri kullanarak çıkamıyorsun, bir dala tutunamıyorsun, aslında durup geçmesini bekleyemiyorsun, onu demek istiyorum.

En çok insanlardan korkuyorum. Artık daha da çok korkuyorum. İnsanlardan korkuyor oluşumun aslında kendimle girdiğim diyalogla ilgili olduğunun da farkındayım. Yani bilinç dediğin şeyin “herkes gerizekâlı” fikrini yaratması öyle kolay ki aslında. Tutup en basit şekliyle, neye odaklandığınla ilgili olduğu sonucuna varmaya çalışmıyorum -ki öyle de olabilirdi. Sadece, isyan edesim var. Üstelik kendimi haklı da görüyorum. İyi bir şey değil bu. Kendimi hikâyeleştirmekten başka deneyebileceğim bir yol da yok. O da bir işe yaramıyor, o da hiçbir şeyi değiştirmiyor, üstelik beni de rahatlatmıyor ama neden yapıyorum bilmiyorum. Bir şeyleri kaydediyorum hissi geliyordur belki. Diğer yandan bu döktüklerimin nasıl bu kadar düzensiz ve ipe sapa gelmez olabildiğini ise hiç bilmiyorum.

Hiçbir şey olmuyor. Kaybedecek şeyi olan insanlar korkarlar diye bir geyik vardır ya, benim geri kalan her şeyi kaybetmem için kendimi kaybetmem yeterli gibi geliyor. En çok da bundan korkuyorum. Hoş, herkes için öyle herhalde ama beni nasıl ilgilendirsin ki. Kendimi düşünürken başkasının aklıma gelmesi, bir özdeşlik kurabilmem için bir tür güven gerekiyor sanki. Bazen birisini görüyorsun, biraz konuşuyorsun, bir şeyler paylaşıyorsun, bu insan benle ilgileniyor, ne de güzel ediyor, çünkü ben de onunla ilgileniyorum gibi bir his geliyor. Nedense bunun bir noktada, senle ilgili ya da ilgisiz bir mevzudan yok olabileceğine dair bir şey getirmiyorsun aklına. Getirmen için de bir sebep yok çünkü. Mutluluk dediğin şey en az mutsuzluk kadar kandırmacaysa, tamamen illüzyonun neresinden baktığınla ilgiliyse içinde olduğun bir şeyi kaybedebileceğini düşündüğün anda kaybediyorsun zaten. Baktığın yer değişiyor çünkü, bir daha asla öyle bakamazsın. Dolayısıyla o içinde olduğun şeyi asla kaybetmeyeceğini, her zaman onun bir parçası olduğunu hissetmek nahif de değil tezcanlılık da. Bilmiyorsun ki başka bir şey. Orda olmayı, orda o konuyu konuşmayı ya da yalnızca orda olmayı istiyorsan oluyorsun. Sonra birliktelik diye kendini kandırdığın şeyin sen olmayan kısmı diyor ki, sen aslında yoksun. Başka şeyler var. Başka şeyler varsa sana ne gerek var. Tutup hak vermemek, ben de şöyleydim demek mümkün değil. Öyle gerçekten. Senin içinin çekildiğiyle, kendini sürekli ve sürekli düştüğün bir kuyunun içinde hissettiğinle, benle asla ve asla kimse birincil ve öncelikli bir ilişki kuramaz diye düşündüğünle kimse ilgilenmiyor çünkü. Kaldı ki kendin bile kendinle o kadar fazla ilgilenemiyorken. Kendini kimseye gösteremiyorken mesela, hissettiğin, üzüldüğün şeyleri kimseye anlatamıyorken, insanların senin mutsuzluğunu neden hazmedemediklerini düşünüp dururken, nasıl mümkün olsun ki zaten aksi. İnsanlar etraflarında mutsuz insan görmek istemiyorlar belki, ya da zayıf. Böyle söyleyince etrafımda illa ki birileri olsun istiyormuşum gibi de oluyor ama öyle olmadığını biliyorum. Neyi, nasıl istediğimi de biliyordum kısa bir süreliğine. Şimdi istemememin sebebi de istemiyor olmam gerekmesi. Benim dünyam diye bir dünya yok çünkü. Dolayısıyla benim dünyama ait insanlar da yok. Sevenler de yok. Çünkü bence sevmek öyle bir şey.

Kızgın değilim. Korkuyorum sadece. Belki bir vaat, bir mutluluk umudu olduğu zaman mümkün olabilir bunlar ama ikisini yan yana koyunca komik bir görüntü oluyor.

Bomboş hissetmek insanın başına sürekli gelen bir şey değil. Öyle hissediyor olmak ve bunu bu şekilde anlatmaya katlanabiliyor olmanın da ajite olmaması gibi bir ihtimal yok. O zaman geriye yalnızca susmak kalıyor. Korkut susması.

Korkut susması olmak istiyorum ben, çünkü bir Yusuf’tur benim yaratanım.
–––
“- Ayakkapların çamurlu. Ne oldu? Neredeydin sen? diye sordu.
- Dışardaydım, dedi Korkut. Anlatmadı.”
Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden bugrabute@gmail.com