Ses Olayları


Nazlı Kalkan
“O araba çarptığı an, insanlar etrafımda oradan oraya koşuyorlardı. Bir şeyler söylüyorlardı. Sanki bana ulaşmaya çalışıyorlardı. Dikkatimi çekmek istiyorlardı. Fakat hiçbir şey duyamıyordum. Sanki o son gerçekleşmişti doktor, düşünebiliyor musun? Sanki yıllarca ‘Bu sefer son, bu sefer bitti,’ dediğin o sessizlik sonunda gelmişti.”

Doktor kahvesinden bir yudum aldı. Bardağıın sehpaya bırakırken, bardak sehpadan kaydı ve beyaz mermer zeminin üzerine düştü. Kristal bardağın mermer zemine çarpması ile büyük bir gürültü koptu. Cam parçaları ortalığa yayılırken, daha küçük sesler çıkardılar. Küçük cam parçalarının çıkardığı ses azalarak bitti. Ardından ikisi de sustu. Müthiş bir sessizlik oldu.

“Bir saniye dinle,” dedi doktor. “Sesi duyabiliyor musun? Dur. Bir saniye. Nefes alma. Şimdi.”

Zavallı adamın kulaklarında derin bir uğultudan ve o sesten başka hiçbir şey yoktu. Sanki kocaman yığınlar parça parça bir sıvının içinde dönerken baloncuklar çıkartıyorlardı. Sıvı dar bir geçitten geçerken baloncuklar patlıyordu. Bir el geçitin kapısını baskı yoluyla pompalarken yeniden baloncuklar oluşuyordu. Sıvı bu geçitlerde hızlandığı için hem uğultu artıyor hem de baloncukların patlama sesi geliyordu.

“Vücuda geliyor,” dedi doktor. “İşitiyor musun?”

Adam bir elektrik süpürgesinin gürültüsünü andıran uğultunun içinde, yığınlarla dolu sıvının sesinden başka hiçbir şey işitemiyordu. Kendisini bildi bileli bu sesleri duyuyordu. Kulaklarında başka hiçbir şey yoktu. “Hayır,” dedi. Doktorun kastettiği ses bu olamazdı. “Hiçbir şey duyamıyorum.” Doktor sinirlenmeye başlamıştı. Adam hiç tepki vermiyordu. Doktor “Eh yeter be!” diye bağırdı. Mermer sehpayı yumruğuyla ortadan ikiye ayırdı.

Sahne karardı.

Ortada karanlık ve o sesten başka hiçbir şey kalmamıştı. Yüzüyordu. Bir şeyin içinde balık gibi dans ederek yüzüyordu. O şeyin içinde kaybolmuştu, sanki gömülmüş bir haldeydi. Uzunca bir süre karanlıkta bu sesle yığınların içinde yüzmeye devam etti. Karanlık yavaşça aydınlanmaya başladı. Yığının içinde bir ışık belirdi.

Ve birden kıyamet koptu.

Sanki yüzdüğü o yığının içinde bir delik açılmıştı. O tatlı serinlik yavaş yavaş o delikten aşağı sızıyordu. Su çekiliyordu. Uğultu ve o yığınların sesi uzaklaşıyordu. Çok heyecanlı, bazısı çok sinirli insanlar bağırarak ona doğru koşuyorlardı. Hepsi durmadan konuşuyorlardı. Bir şeyler anlatıyorlardı, tartışıyorlardı, kavga ediyorlardı. Uğultu ve yığınların sesi tamamen kaybolmuştu.

Korkuyordu.

“...ses dediğimiz şey, aslında bir fizik hâdisesidir. mektep mâlumatından aklımızda kalanları yokladığımız vakit, sesin ne olduğunu biliyoruz: ses havanın ihtizazından ibarettir. ses, ne kadar yüksek olursa, havanın ihtizazı da o derece hızlı olur. kulağımızın duyabileceği en derin ses, saniyede takriben 16 hava dalgası, yani ihtizaz hâsıl edebilendir.”

Birden irkildi.

Kolunu gözlerinin üzerinden çekti. Muazzam bir ışık ve aydınlık gözlerine değdi. Sokaktan geçen arabanın sesi geldi kulağına. Buzdolabının motoru, evin yanındaki inşaatın makineleri, televizyonun “çıt” sesi, hava sesi, su sesi, kadın sesi... Yorganı yeniden kafasına örttü. Sesler yorganın diğer yakasındaykenden kendi nefesini duyuyordu. Bambaşka bir ses işitmeye çalıştı. Bir ses kalmış gibiydi kulaklarında çok eski, tanıdık bir ses... Karanlığın sesi olsa gerekti bu, ya da karanlığın sesi olsa olsa böyle olurdu herhalde diye geçirdi içinden. Bir nehir varmış da; nehire sanki büyük büyük toprak parçaları düşmüş, şimdi o nehir bir tünelden geçiyormuş gibi. Tünelde bir de pervaneler varmış sanki uğultu gibi bir ses çıkartıyorlarmış.

Yığınlarıyla su sesi ve pervaneler.

Uzun zamandır güneş her gözüne çarptığında, sabaha her gözlerini açtığında, uykuya karşı bilinç halinin beyninden yayıldığını hissettiği o esnada acılar içinde kalıyordu. Kaygı zehirli bir sarmaşık gibi her sabah gözünü açtığı andan itibaren ayak parmaklarından vücuduna yayılıyordu. Sanki serin denizlerde dans ederek yüzerken birden bire çekip çıkarılmış gibi... Birileri tarafından yakalanmış da kötü bir dünyaya bir başına atılmış gibi hissediyordu. Her sabah kan ter içinde dünyaya geliyordu. Ciğerleri patlayıncaya kadar bağıra bağıra ağlamak istiyordu. Uzun zamandır her sabah onun için uyanmak demek bu işkenceye dönüyordu. O zaman yorganı kafasına çekip o tanıdık sesi hayal ediyordu.

Sesi tekrar duymaya çalıştıkça yeniden uykuya dalıyordu. Bir zaman sonra yeniden uyanıyordu. Gerçek dünyanın gürültüsü sarıyordu etrafını.Konuşmalar, gülüşmeler, harfler, kelimeler, sayılar, makamlar, sesler, sesler... Yeniden uyanıyor, yeniden uyuyordu. Rüyasında bir doktora yalvarıyordu. “Lütfen bir kez daha uyandırma!”

Her gece uykusunda, uyanıkken sesler etrafını sardığında, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında tek bir yere gitmek istiyordu. Orada ne oluyordu bilmiyordu. Görmüyordu. Hatırlamıyordu. Geri döndüğünde bir şey kalıyordu aklında, bir gölge gibi, anlatılmaz bir his gibi bir cümle beliriyordu hatırasında.

Her şeyden önce ses vardı.
  nazlikalkan8@gmail.com