Kılavuzu Karga Olanın
MERCEK
ARS LONGA - GÜNLER
Yıllardır ufacık bağımsız müzik sahnemizde mücadele halinde Ars Longa. En çok Peyote’de pişirdiler müziklerini. Yıllarla kadrolar değişti, besteler birikti. Hep bir albüm yapmayı hedeflediler. Ve bu hedefe ulaştılar nihayet; Umut Gökçen’in prodüktörlüğü ve yaklaşımıyla. Ars Longa’yı bir proje olarak ele alıp, kayıtlarda ya da kadroda yer alan müzisyenlerden çok, şarkılara odaklanarak kaydetmiş Günler albümünü Umut Gökçen. Bu kadar beklenmiş bir albümde yorgunluk olur. Ars Longa’nın en bilinen şarkıları “Gözyaşı Şişesi” ve “Dünya Zor”u dinlerken bunu düşünüyor insan. Ama konserler dışında karşınıza çıkmamış şarkıları da var. Açıkçası onlara daha bir dikkat ediyor kulak. Bu bir dezavantaj mı? Bu bir realite. “Üstünden mevsimler, müzisyenler, sevinçler ve hüzünler, Hakan Orman’lar ve Hrant Dink’ler, yolculuklar ve konserler geçti,” demişler.
Velhasıl, zengin bir müzisyen kadrosuyla, çok iyi kaydedilmiş bir albüm Günler. Kendi imkânlarınla böyle bir albüm kaydetmeye şapka çıkartılır. Dijital platformlarda sürüme verilen Günler’i ilk kez dinleyecek olanları pek keyifli bir tanışma bekliyor. İçsel, bazen melankolik (ama karanlık değil), bazen eleştiren sözler ile iyi çalınmış bir müzik söz konusu. Indie sevenler, türün iyi icra edilmiş Türkçe’sini bilmiyorum, bulamıyorum diyenler muhakkak dinlemeli. Ars Longa’yı bilenler zaten bu gecikmiş buluşmayı ıskalamayacaktır (değil mi küçük evren?). En zor kısmı layığıyla geçtiler. Yola devam etmek için de bu yeter.

“ŞIMDI DÜŞÜNÜYORUM DA SENIN IÇIN YOK OLMAK NE ZOR OLURDU.”
Performans Günleri’nin son gösterisinde çok çarpıcı bir iş izledik. Kaçıranlar için de buraya taşımak şart oldu. Futboldan hareketle kadın-erkek skalasındaki tüm bedenleri ve onlara yüklenen ikilikleri sorgulayan dans çalışması, dans sevin sevmeyin görmeniz gereken muazzam bir çalışma. KargART’ta gösteriyi izleyenler mekânın kirli duvarları, fondaki kadife perde ve bu işin bileşeni açık ışıkla David Lynch-vari bir atmosfere tanık oldular. Salonun konumu dolaysıyla yer yer ayağa kalkmamız gerekmesi tek handikaptı. Çıplak Ayaklar stüdyosunda işin her anını yakalamanız mümkün. Ah! Kosmos’un canlı performansı ve Gizem Aksu’nun futbol topu ve sol yumurtalıktan hareketle tasarladığı “Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu.”, salondan sıkı soru işaretleri ve iyi bir iş izlemenin keyfiyle uğurlayacak sizi. Eser, APAP (Advancing Performing Arts Project) desteğiyle Berlin, Antwerp ve Zagreb’e doğru yolcu yakında. Gitmeden yakalayın.
29 Mayıs, Cuma, 20.00, Çıplak Ayaklar Stüdyosu / Konsept ve Koreografi: Gizem Aksu // Performans: Ah! Kosmos, Gizem Aksu
YAYIN
Bu ay mecmuamıza da katkıda bulunan Filiz Yavuz’un Beni Akkuyularda Merdivensiz Bıraktın (Türkiye’nin Nükleerle İmtihanı) isimli kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. Nükleer tehlikesi konusunun
şu anda memleketin en önemli dertlerinden biri haline geldiği aşikâr. Yavuz kitabında nükleer karşıtlığının mantığını, enerji ihtiyacı meselesini, genel geçer hüküm ve yargıların ötesindeki gerçekleri anlatıyor. Neye karşı olduğumuzu bilmek, neyi istediğimizi bilmenin ilk adımıdır.
FİLM
Johnny Depp’in bir süredir yokuş aşağı giden kariyerini düzeltme yolunda bir şansı varsa o da Black Mass olmalı. İlk iki filmiyle (Jeff Bridges’e Oscar kazandıran Crazy Heart ve Christian Bale’in en iyi performanslarından biri diyebileceğimiz Out Of Furnace) gayet iyi bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Scott Cooper’ın 3. uzun metrajı Amerikan’ın en dikkat çekici suçlularından Whitey Bulger’ın gerçek hikâyesini konu alıyor. Steve Carell’in Foxcatcher’da yaptığına yakın bir değişimle Bulger kılığına bürünen Depp’in performansı şimdiden merak uyandırıyor. Ayrıca Kevin Bacon, Benedict Cumberbatch ve Joel Edgerton gibi isimlerden oluşan ekip de heyecan verici. Cooper’ı seviyoruz, Depp’i kurtarırsa daha da severiz.DİZİ
Bu ayki iki dizimiz de “beyaz adamın dertleri” (white people problems) üzerine. Bu tabir bu dertleri aşağılama olarak kullanılmakta ki gayet hakkı da var. İlki olan The Slap aile ilişkileri üzerine 10 bölümlük bir mini seri. Avustralyalı Christos Tsiolkas’ın kitabından önce Avustralya’da uyarlanan dizinin Amerikan versiyonunun Peter Sarsgaard, Zachary Quinto, Uma Thurman gibi isimlerden oluşan iyi bir oyuncu kadrosu var. Yunan asıllı bir Amerikan ailesini geleneksel yaklaşımları ve Amerika’daki başarı hikâyelerinin bir tokat ile gölgelenmesini konu alan yapımın; çocuk yetiştirme, çocuk sahibi olma, evlilik kurumu üzerine söyleyecek sözleri var. İzlerken tüm karakterlere kıl olmaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz ama bundan da zevk alıyorsunuz. Aslen Philip Seymour Hoffman’ın başrolünde olacağı ama zamansız kaybından sonra yerine Steve Coogan getirildiği Happyish ise daha sert, daha komik ve daha dikkat çekici. New York’lu yazar Shalom Auslander’ın yarattığı yapım, 40 yaşın ortalarındaki bir reklamcının yeni-genç kuşağın kahramanları ve yaşam tarzıyla ilgili dertlerini zekice paylaşıyor bizlerle. İlk bölümler çok gürültülüydü ancak kesinlikle umut vaat ediyor.ALBÜM
Curtis Harding’in debütü gözden kaçırdığımız bir çalışma. Geçen ay yayınladığı Soul Power ile dikkatleri çeken Harding, Atlanta’dan çıkıp Gnarls Barkley’den tanıdığımız Cee Lo Green’in geri vokalistliğini yapmış 5 yıl boyunca. Hızlı hayat tarzı onu yorunca Kanada’ya garsonluk yapmaya gitmiş. Daha sonra The Black Lips’ten Cole Alexander’ın da desteğiyle Soul Power’ı çıkarmış ortaya. Harding’in sesini duyunca standart bir soul-funk albümü bekliyorsunuz ama Harding’in rock ve hatta punk’a da ilgisi var. Pek duymadığımız bu sentez albümün gayet kendi halinde prodüksiyonuyla da
çok uyumlu. Curtis Harding önümüzdeki yıllarda çok daha fazla adını duyacağımız bir isim olacaktır. Şimdiden yazalım bir kenara.

Seasick Steve babamızın yeni albümü geldi. 2004’ten beri dur durak bilmeden albüm çıkaran ve 60’ından sonra başladığı solo kariyeriyle bizleri pek memnun eden bu hobo blues üstadı, yeni albümünde de enerjisinden hiçbir şey kaybetmiyor. Birkaç “yüklü” prodüksiyon albümden sonra Steve tekrar kendin-yap yaklaşımına geri dönüyor ve uzun süredir beraber çalıştığı davulcusu Dan Magnusson ile Sonic Soul Surfer’ı kotarıyor. Bu da Seasick Steve’in en güçlü yanını gereksiz taramalardan uzak, çok daha sıcak ve ham bir şekilde karşımıza koyuyor. Son albümleri kadar popüler
olmayacaktır belki ama gerçek hayranlarının da en sevdiği albümlerinden biri olacaktır.

Jim James son yıllarda Amerikan müziğinin en önemli isimlerinden biri haline geldi. Woody Guthrie ve Bob Dylan sözlerine şarkılar besteleyen sağlam kolektiflerde yer aldı ve solo kariyerini de Regions of Light and Sound of God isimli harika albümüyle başlattı. Ama onun asıl işi My Morning Jacket’in liderliği. 4 yıl aradan sonra yayınladıkları 7. albümleri The Waterfall, James’in solosunun havasından devam eden bir çalışma. Aslen fazla “Amerikan” bulduğumuz grubun albümü James’in yenilikçi fikirleriyle dikkat çekiyor ama yine James’in solo çalışmasıyla boy ölçüşemiyor. Grup arayı uzatmadan bir albüm daha yayınlayacak seneye.
KONSER
Havalar ısınmaya başlamışken yılın ilk festivalleri de lineup’larını belirlemeye başladı. Bu ay ağzımızı sulandran isim Wild Beasts. Babylon Soundgarden’da yer alacak İngiliz indie-pop devi geçen seneki harika Present Tense’ten sonra seviyesinin daha da yükseltti. Akıllıca kullanılan elektronikler ve her gruba nasip olmayacak iki iyi vokalistle en iyi albümlerini yayınladılar. Wild Beasts’in yanı sıra son yılların en yetenekli kadın gitarist ve vokalistlerinden Anna Calvi ve geçen yılın world music bombası Goat da ilgi çekici performanslar sunacaktır. Yetenekli yerli isimler de cabası. Babylon Soundgarden 2015 / 23 Mayıs, Babylon Kilyos
Ayın bir başka güzel haberi ise geçen sene tekrar biraraya gelerek hayranlarını mutluluktan çıldırtan Slowdive. Chill-out Festival’in ana headliner’ı olan shoegazing grubu sadece 7 yıllık ve ‘90’ların başında yayınladığı 3 albümlük bir kariyere sahip olmasına rağmen efsane mertebesine yükseldi ve çok da inançlı bir hayran kitlesi oluşturdu kendisine. Son albümleri bizi üzse de gene önemli bir elektronik ekibi olan Tosca ve gene eskilerden diyebileceğimiz Thievery Corporation da festivalin önemli isimleri. Chill-Out Festival İstanbul 2015 / 23-24 Mayıs, Life Park
‘87 doğumlu Mica Levi (sahne adıyla Micachu), klasik müzik eğitimi almış ve ilk bestelerini 4 yaşındayken yapmaya başlamış. Akıllara ziyan deneysel grubu Micachu & The Shape ile 2009’da çıkarttığı debütü Jewellery ile dikkatleri üzerlerine çektiler. Ukulele, gitar ve davulun sıradışı kullanımları yanında kendi ürettiği enstürmanlar ve oyuncaklarla, alışılmışın dışında ritm ve düzenlemeleri biraraya getiren genç dahinin popüler müzik yapma biçimi her türlü deneyselliğe açık. Bir iki videolarını ya da konser performanslarını izlerseniz, konsere gitmek zorunda hissedersiniz zaten kendinizi. Ya da “Bu ne yeağh,” demeniz de olası. 15 Mayıs, 23:00, Babylon