Hepimizin İçindeki Güç, Umut ya da Başka Bir Deyişle The The


Murat MRT Seçkin
İnanır mısınız bizim sülalede neredeyse hiç kel adam yok. Yediğimizden midir –ki bilen bilir pek bir yeriz- yoksa içtiğimizden mi bilinmez, saç konusunda hiç sıkıntı yaşamadık. Sanırım bu yüzden de aklımızda “Aman saçım dökülecek, tepem açılacak, dımdızlak kalacağım” gibi panik ortamları yaşanmadı. Şimdi tabii diyeceksiniz ki bir müzik yazısına böyle mi girilir? Eğer The The’dan, daha doğrusu Matt Johnson’dan bahsetmem gerekecekse tam da bu konu ile başlamalıyım sanırım.

The The hayatıma Mind Bomb (1989) albümü ile girdi. Ortanca ağabeyim ile bir dönem giriştiğimiz iki kasetin parasını öde, birini de çaktırmadan cebe at akımı dönemimize tekabül ediyor sanırım. 4. Levent Kolordu Lojmanları’nın sınırındaki Ordu Pazarı’ndan kim bilir yanında ne ile almıştık? Peki neden aldık acaba? Aynı kitaplıkta Dirty Dancing ve Lost Boys film müzikleri ile Venom, Obituary albümleri arasında The The’nın ne işi vardı? Kafası karışık ergen odasında Matt Johnson nasıl var olabildi? Kendi paramla aldığım ilk kaset olarak neden bu albümü seçmiştim?

Sanırım kapağına hasta olup aldığım ilk albümde bu oldu. Mind Bomb kasetinin evimize girmesinin tek sebebi Matt Johnson’un kapaktaki kafası idi. Ne özel bir tasarım ne de acayip bir fotoğraf, düz beyaz zeminde bir adamın dekupe edilmiş kafası. Albümün içinde ise –neredeyse klişe kokan- süngüde can vermiş bir güvercin, enteresan şarkı isimleri, ezanla yapılan başlangıç.


Kim Bu Matt?


Yayıncı, radyocu, müzisyen, multi-enstrümantalist, aktivist, anarşist, barış sevdalısı, sömürü düşmanı, gazeteci, film müzikçisi çevresinden anladığımız kadarı ile de iyi bir dost. 1981 yılında kendi adı ile çıkarttığı Burning Blue Soul albümü (1993’te albüm The The adı altında tekrar yayınlandı) ile ses dünyasında yolculuğu başlıyor kendisinin. Londralı müzisyen 4AD firmasının önemli prodüktörü ve kurucularından olan Ivo Watts-Russel (Cocteau Twins, This Mortal Coil) ile çıkarttığı bu albümde bant kayıtları, elektronik oyunlar, bol efekti vokaller ile deneysele de selam çakmaktan geri kalmamıştı. Albüm de haliyle oldukça ilgi çekti. Şimdi bile en özel debut (ilk) albümlerden biri sayılıyor.

Arkasından new wave havalarında gezinen muhteşem Soul Mining (1983) geliyor. Bu albümden itibaren daha önce Marc Almond ile beraber çalıştıkları Marc & The Mambas’tan aşina olduğu Some Bizarre firmasına geçiyor. Albüm her yerde duyuluyor, dinleniyor. Bu kayıtla beraber The The’da Matt Johnson’ın kadrosunu dilediğince düzenleyip değiştirdiği bir proje haline geliyor. Soul Mining’in kalabalık ekibinde Jools Holland, J. G. Thirlwell (Foetus) gibi isimler çarpıyor. Her ne kadar New wave albümü desek de kayıtta üflemeliler, yaylılar, armonikalar eksik olmuyor.

Anne Dudley, Neneh Cherry, Gavin Wright gibi onlarca ismi kadrosunda barındıran ve nispeten daha sert bir ses örgüsüne sahip Infected (1986), Johnny Marr’lı güzeller güzeli Mind Bomb (1989) ve aynı kadro ile Dusk (1993), Hank Williams uyarlamalarından oluşan Hanky Panky (1994) ve son albümü Nakedself (2000) ile The The bir grup olarak uzun süredir sessizmiş gibi gelebilir size, hatta “Durup dururken bu yazıyı neden yazdın ki?” diyebilirsiniz.

Tabii ki sevdiğimiz müziklerden bahsetmek için illa yeni bir şeyler olmasına gerek yok. Ses hoparlörden hatta enstrümandan yükseldiği anda zaten sonsuz ve yok olmayacak bir döngüye giriyor. Bu durumda zaten müziğin eskisi-yenisi sadece tarif edebilmek adına kullanılan terimlere dönüşüyor. Yine de The The yazmamıza sebep, Utkan Çınar’ın her zamanki “bak abi ... çıkmış”lı cümlelerinden biri oldu. Ben de ne zamandır helalleşmek istediğim Matt Johnson’ı bunu bahane edip aradan çıkarırım dedim.

Ne diyorduk... evet, The The 2000 yılından beri albüm çıkartmıyormuş gibi bir izlenim bırakabilir sizde. Ancak durum öyle değil. En başta da söylemiştim Johnson aynı zamanda bir film müziği bestecisi, hatta bunun için adı Cinéola olan kendine ait ayrı bir firması var. 2001 yılında Tony (Gerard Johnson), 2012’de Moonbug (Nichola Bruce) ve son olarak bu sene, aynı zamanda bu yazıyı yazmaya bahane ettiğim Hyena (Gerard Johnson) yayınlandı.


Bu mudur Matt Johnson?


Her yerden ayrıntılarına ulaşabileceğiniz bu ara bilgiler ışığında anlıyoruz ki The The az ama öz işler yapma derdinde. Matt Johnson hem her konuda bilgili gibi gözüken bir ağabey, hem de muhabbeti güzel bir arkadaş gibi. Duyarlı olma halini cıvık bir hale getirmeden, samimiyetle yerine getiren, en basit hali ile insan.

Düzdüğüm övgüler aslında Matt Johnson’ın kendisine değil, The The adı altında yarattığı algıya. İnsan odaklı, sömürü ve yok etmeye odaklanmış düzeni sorgulamaktan çekinmeyen, herkesin anlayabileceği terimler ve cümleler ile şarkı sözlerine dertlerini yansıtan bir dertli aktivist belki de The The. Din, siyaset, militarizm, savaş, ötekileştirme ve istismar üzerine söylenen bazı beylik sözleri derleyip toparlayıp doğru sesler ile klişeden kurtaran bir ses kolektifi.

Kapağına kanıp aldığım bir albüm ile başladığım The The mecrasının benim kişiliğime de bugünkü davranışlarıma da ne kadar yansıdığını yeni yeni fark ediyorum. Son birkaç aydır insanlara karşı olan iyi niyetli davranışlarımı politik doğrucu veya “ah senin o masum hümanizmin” gibi küçük gören cümleler ile tanımlayan ahbapların dillerindeki ifadeyi okudukça Johnson ve bol sayıdaki yol arkadaşlarının dertlendiği konuları da rahatlıkla anlayabiliyorum. Mind Bomb ve Infected’da dünyanın sonunu getirecek olan insanoğlundan dertlenen melodiler, aynı zamanda “dünya değişmiyorsa sen değiş” gibi bir mottoyu da sahiplenebiliyorlar.

Matt Johnson ve alt / üst kişiliği The The’nın önemi, umudun varlığını hep sıcak tutarken gerçekleri de zalimlerin yüzüne yüzüne vurmaktan vazgeçmeyen bir müziğe imza atması. Şiddeti hiç anmayıp çözümün konuşmakta, anlatmakta, izah etmekte olduğunu inatla vurgulamasındandır. Sözleri anlamasınız bile müzik her yürüyüşte attığımız onlarca slogandan daha çok birarada tutar sizleri. Müzik her zaman en güzel çözümü sunar yaşamak için... muratmrtseckin@gmail.com