Çevirmeninin Yazarı Eduardo Galeano
Bülent Kale
Bir çevirmenin çevirdiği yazarla baş başa geçirdiği bir zaman vardır. Kayıtdışı bir zamandır bu. Yazarın muhtemelen hiç haberdar olmadığı, çevirmenlerinse çoğu zaman farkına varmadığı bir zamandır. Yine de vardır ve çevirmenlerin hep tek başlarına, katıksız bir sessizlik içinde çalıştığını düşünenlerin anlamayacağı, yalnızca çevirmenin ve yazarın kabul edildiği zaman içinde bir zamandır.Çevirmen iki farklı dilin sınırları üzerine kurulan bu özel zaman içinde çalışır; orada ne yalnızdır ne de sessizlikler içindedir. Tam aksine orada hummalı bir hareketlilik, inanılmaz bir gürültü vardır: çeviri bir zanaatkâr mesleğidir. Ve hiç susulmayan uzun bir sohbet vardır: Çeviri bir sohbet işidir.
Çünkü kelimelerin birer karşı kelimeyle ikame edilmesi, sonra bu sözcüklerin cümlenin anlamı içinde yeniden biçimlendirilmesi ve bu cümlelerin paragrafın selameti için tekrar tornadan geçirilmeleri, ardından paragrafların iç içe geçecek şekilde zımparalanması, sonra bu paragraflardan oluşan bölümlerin tek başlarına gevşek ve kopuk kalmasınlar diye birbirlerine sıkıca bağlanmaları ve son olarak ortaya çıkarılan o büyük yapının tüm esere uygun bir Türkçeyle yeniden cilalanması gürültülü işlerdir ve hummalı bir çalışma gerektirirler. Çeviri bir zanaatkâr mesleğidir.
Eduardo Galeano’dan öğrendiğim ilk şey bu oldu. Kitaplarından bazılarını Türkçeye çevirme şansı bulmuş çevirmenlerden biri olarak, ondan yazının da bir tür zanaatkârlık olduğunu ve çevirmenin bu zanaatı iyi bilmesi gerektiğini öğrendim. Bana bu zanaatın okuyarak ve görerek gelişeceğini öğretti. Anlamları okuyarak ve o basit kelimeleri o güzel anlamlara getiren formülleri görerek. Ama aynı zamanda görerek ve okuyarak da gelişeceğini gösterdi: Filmleri, resimleri, şehirleri, insanları görerek ve onlara o biçimleri veren hikâyeleri bulup okuyarak. Tıpkı yine önce iyi bir zanaatkâr olması gereken yazarlar gibi. Bunu bir sürü çeviri hatası yaparak öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü yine Galeano’nun hep söylediği gibi: “Düşüyoruz, çünkü yürüyoruz ve yürümek her zaman bu düşme riskini göze almaya değer.”
Bu cümle işin sohbet kısmına girer çünkü çeviri uğraşının bir de tüm çeviri sürecine yayılan uzun sohbetler kısmı vardır: Her yazarda farklı bir tat ve ritimde beliren ama bazen Eduardo Galeano örneğinde olduğu gibi, siz onun eserine biçim vermeye çalışırken sizi tepeden tırnağa biçimlendiren sohbetlerdir bunlar. Size bakmayı, görmeyi, yazmayı öğretirler; imkânsız zamanlarla, yerlerle, kişilerle tanıştırırlar. “Bizler kendimizi değiştirmek için yaptığımız şeylerizdir,” derdi. Galeano çevirmek de, Galeano okumak gibi, her zaman bu şeylerdendir.

Çevirmen, nihayetinde, bir tür seçilmiş okurdur. Kendi dilindeki okurlara metni layıkıyla sunmak için çalışır. Masanın karşı tarafına geçer; okunan tarafına değil, yazılan tarafına. Ve orada özgün metni başka bir dilde yeniden üretirken yazar da ona eşlik eder. Ona metni belirleyen ama görünmeyen şeylerden bahseder. Bağlamlardan, tarihsel süreçlerden, kişisel deneyimlerden, yaşanmış düşlerden ve düşlenmiş yaşamlardan bahseder ve Galeano’nun üslubuyla şu cümleyi kurar: “Bir metin söylediği şeylerle yazılmaz yalnızca, söylemediği şeylerle de yazılır.”
Eduardo’yla gecelerin o en ölü saatlerinde, o inanılmaz gürültülü inanılmaz sessizlikler içinde birlikte çalışırken çok şey öğrendim. O sallanan masayı ve üzerindeki kafasına göre yanıp sönen kaprisli lambayı, o titrek sandalyeyi, o yalnızca kendini ısıtan bencil sobayı ve üzerinde bana nispet yaparcasına şarkılar söyleyen çaydanlığı unutamam. Şimdi onu çevirirken öğrendiğim şeylere ulaşmaya çabalarken bile aralarından geçmem gerekiyor. O sallanan masaya bir ulaşsam, o masa lambası bir yansa, hiç değilse sobanın üşümediğini bir bilsem, çaydanlığın o bildik şarkısı kulağıma bir çalınsa, hatırlayıvereceğim bana neler söylediğini o zamanlar. Ben de ustam gibiyim çünkü: “Ben bir durumu, bir duyguyu ya da bir düşünceyi eğer gözlerimi kapatıp göremiyorsam onu aktarma yeteneğinden yoksunum,” derdi Galeano.
Galeano’nun yazısına, düşüncesine ve hayatına biçim veren temel esas bakış açısıdır. Her zaman farklı bir açıdan bakmanın gerektiğini, bize yalan söylendiğini tekrar tekrar belirtir. Çünkü basit bir yalan değildir bu; bizi yanlış hayatlar yaşamaya götüren bir yalandır. Bakış açısı derken yalnızca şeyleri farklı açılardan ele almayı kast etmez. Kişiyi hayatın öznesi olmaya çağıran ve kendisi namına düşünülmesine izin vermemesini, tavır almasını gerektiren bir bakış açısıdır bahsettiği. Bakış açısı, insanın kendini sorular sorarak kurduğu yerdir: “Hangi geçmiş zamandan doğdu bu şimdiki zaman? Niçin bazı ülkeler diğer ülkelerin sahibine dönüştüler, bazı insanlar diğer insanların, erkekler kadınların, kadınlar çocukların, mallar insanların sahiplerine dönüştüler?”
Galeano okurları olarak ilk önce bize yalan söylendiğini, çok az şeyi yapmamıza izin verildiğini ve bu çok az şeyin de bize bir lütufmuş gibi sunulduğunu fark ederiz. Bu farkındalık bize çok daha korkunç bir şeyi ifşa eder: Çok az şeyi düşünmemize izin veriliyordur. Öğretilen yalanlarla çoğu eylemin kökü daha düşünce alemine düşmeden kazınıyordur. Düşünce eylemin rahmidir. Orada belirir eylemin ilk filizleri. Çünkü orada karşılaşır sorular ve cevaplar. Orada birbirine bağlanır olaylar, orada fark edilir nedenler, sonuçlar, bize anlatılmayan eksik halkalar, aleni yalanlar…
Galeano, kitaplarında kendi sorularını ve kendi yanıtlarını paylaşır bizimle. Ama okurla benzeri olmayan bir dostluk bağı kuran bu metinler çok daha hayati bir süreci tetiklerler okurda: Okurlara kendi soruları ve kendi yanıtlarıyla karşılaşacakları bir düşünce âleminin kapılarını açarlar. Okur orada sorulardan ve yanıtlardan yapıldığını idrak eder. Hayatını onlarla kurduğunu, onlarla yol aldığını, onlarla bir anlama büründüğünü, onlarla dile geldiğini fark eder. Sorular bazen yanıtsız kalsa ya da cevaplar her zaman tatmin etmese bile.
Ölümün her zaman kazanamayacağını öğreniriz, bir gün mutlaka ölsek bile.
Görüşmek üzere usta… bulentkale@gmail.com