Kursakta kalan nükleer heves


Filiz Yavuz
Evdeki hesap çarşıya uymaz bazen. İşte o zamanlar istediğiniz kadar uğraşın, rıza üretiminde ilk beşi zorlayın, bağırın, çağırın. Olmaz. Olmadı mı olmaz.

Misal nükleer enerji meselesi. 2000’de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit nükleer enerjiyi sokağın baskısı ve bu enerji biçiminin pahalı olduğu gerekçesiyle 15-20 yıl sonra konuşmak üzere rafa kaldırmışken AKP hükümeti iktidarının daha ikinci yılında ille de nükleer de nükleer diye tutturmuştu. “Çok güzelmiş, arkadaşım söyledi,” diyen çocuk misali. Belli ki 2000’lerin başında nükleer lobinin “Nükleer Rönesans” adlı yeni PR atağından “bir biçimde” etkilenmişti. Sonrası ısrar kıyamet.

Akkuyu’ya nükleer santral kurmak ve santrali işletmek için -Çernobil’in müsebbibi- Rusya’yla hukuk da neymiş diyerek 2010’da hükümetlerarası anlaşma yaptı. Yetmedi. 2011’deki Fukuşima nükleer felaketinin akabinde bu kez Sinop’a nükleer santral kurmak ve işletmek için -bu kez de Fukuşima’nın müsebbibi- Japonlarla hükümetlerarası anlaşma imzaladı. Sonra da o dillerinden düşürmedikleri 2023 vizyonuna bu iki nükleer santral projesini büyük harflerle yazdı.

Aldığı bu nükleer enerjiye geçiş konulu siyasi kararını toplum nezdinde meşrulaştırma işi ise zaman zaman bilim insanlarına, zaman zaman siyasetçilere, zaman zaman üst düzey memurlara düştü. Lakin bir elin parmağını geçmese de bu mesele için sokağa çıkanlar dünyada bir türlü çözülemeyen nükleer atıklardan dem vurup her fırsatta “Peki ya güvenlik?” diye sorduklarından mütevellit “Yaa bunlar şimdi memleket genelinde bir homurtuya neden olmasınlar, neme lazım,” diyerek, bu iki santralin de “en güvenli” olacağı söylendi. Ortadaki mantık hatasına takılmadı kimse. Hemen sonra başbakanlık düzeyinde -ki dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dı- algı yönetimine soyunuldu: “Uçaklara biniyoruz değil mi? Elimizde yüzde 100 garanti var mı? Her şey başımıza gelebilir... Uçaklar da düşüyor; düşmez diye bir şey yok. Araçlara biniyoruz. Araçlar kaza yapıyor. Kaza yapıyor diye araca binmeyecek miyiz, uçaklara binmeyecek miyiz?”

“Yahu bireysel riskle kitlesel riski nasıl kıyaslarsın?” diyenleri memleketin gelişmesini istememekle suçladılar. Her şey “o nükleer buraya gelecek” tadındaydı.

Biraz yumuşayınca ille de sayın başbakan nükleer enerjinin gerekliliğinden dem vurdu. İyi de niye, diyen olursa, işte dışa bağımlılığımız azalacak, elektrik ucuz olacak, gençlerimize istihdam alanı açılacak şeklindeki argümanlarını sıraladılar. Bu argümanlar doğru değil deme cüretini gösterenler için azar hazırdı elbet. “Türkiye’nin yüzde 86,4’ü nükleer santrale yakın bir yerde yaşamak istemiyor,” diyen Nisan 2011 tarihli Greenpeace’in araştırması zaten dış güçlerin oyunuydu. Lobi falan işte.

Akkuyu Nükleer’in daha ÇED Raporu onaylanmadan valiliğin izni çerçevesinde taş ocağı ruhsatıyla çalışmasından ÇED Raporu’ndaki sahte imzalara kadar skandallar skandalları izledi de asıl hareketlenme Akkuyu Nükleer’in sokakları ve televizyon ekranlarını donattığı reklamlarından sonra oldu. İşte bu reklamın çocuk istismarcılığındaki fütursuzluğu ve halkı yanıltmak üzerine kurgulanmış olması belli ki herkesi öfkelendirmişti. Şirket nükleerin reklamını yapayım derken, bildiğiniz nükleer karşıtlarının reklamını yapmıştı da ne gülmüştük. Reklamın iyisi kötüsü olmaz dedikleri buymuş: Sinop’taki Çernobil’in 29. yıl kutlamalarına Türkiye’nin her yerinden otobüslerle gelen tam 44 bin kişi katılmıştı. Gezi, nasıl üç beş ağaç ile başladıysa ikinci Gezi’yi de “Nükleere hayır” diyenler tetikledi şu memlekette. Sarı flamalarla doldu her bir park, her bir sokak. Yine sinirlenince çok güzel oldu Türkiye. Geçmiş zaman, çok net hatırlayamıyorum ama sanırım 7 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar evlere girmedi kimse. Sandıktan değil sokaktan çıktı yani demokrasi. O seçimler işte böylesi bir havada yapıldı. Darbe falan diye de geveledilerdi ama o çok bayıldıkları sandığa gömüldüler sonunda. Yalnız ne uğraştılar o sandıkların başında! İkinci parti olabilselerdi, belki biraz daha ayak sürürlerdi. Lakin olmadı. HDP ve CHP koalisyonu bir daha tartışılmamak üzere nükleer enerji tartışmasına noktayı koydu. Bu arada CHP’nin, o seçim bildirgesindeki “kategorik olarak nükleere karşı değiliz” ifadesini sokağın isteğiyle çoktan değiştirmiş olduğu da tarihe not düşülsün.

Demem o ki, istediğiniz kadar bağırın. Sinirlenin. Atılmış biber gazlarının kapsüllerinden koleksiyon yapın, ki yapmadığınız ne malum. Siz 2023’e kadar iki nükleer santral kurma hayalleri kurarken nasıl da nükleer hevesiniz kursağınızda kaldı. Geldik 2023’e, ne siz varsınız ne nükleer. Evdeki hesap çarşıya uymadı işte. Olmadı. filizyvz@gmail.com