Yeniyiz, Güzeliz / Yeni Nesil Gitarist / Şarkıyazarı “kahraman”ları


Utkan Çınar

Gitar virtüözü dediğimiz zaman akla ister istemez Van Halen, Steve Vai, Joe Satriani, Paul Gilbert, Vito Bratta ve genelde bağlantıları 1970’lerin devasa rock projeleri ve ‘80’lerin glam bazlı gruplarının uzun sololu müzikleri geliyordu. Artık gitar solosu dediğimiz şeyin çok uzaklarındayız. İyi gitarcılık ise tabii sallanan uzun saçlardan veya sağa sola doğru yaslanarak atılan hızlı sololardan oluşmuyor. Son 5-10 yılda özellikle Amerika bazlı yeni ve gayet yetenekli gitar müzisyenleri peydah oldu. Eski kuşak Jeff Beck, Jimmy Page, Hendrix gibilere öykünürken bu isimler, Bert Jansch, Robbie Basho, Jack Rose (aslında alttaki gruba girebilecek Pennsylvania’lı, 2009’da, sadece 38 yaşında aramızdan ayrılmıştı), John Fahey, John Martyn, Stephen Stills gibilerden ilham aldılar. ‘70’lerin folk atmosferini on yıllar sonra gayet modern prodüksiyonlarla önümüze koydular. Şarkı da söyleyebiliyorlar, şarkı da yazabiliyorlar ama ilk önce iyi gitar çalıyorlar. Hepsi akustik gitar ve arpej konusunda virtüöz seviyesindeler. Birbirlerini tanıyorlar ve ortak işler de yapıyorlar. Bu arada, pena kullananı da pek yok. (yn: Yazıda ekol diye adlandırma şekli müzisyenlerin nereli olduklarıyla ilgili bir tanımlamadır. Şimdilik genel-geçer anlamda kamuoyunda böyle bir ekol tanımlaması yapılmamaktadır.)

Pennsylvania ekolü: Steve Gunn, Kurt Vile, The War On Drugs


Bu üçlüye “Pennsylvania’nın kutsal üçlüsü” diyebiliriz herhalde. Birbirlerini de iyi tanıyan bu ekip Amerikan indie rock / folk camiasına bomba gibi girdiler. İlk göz ağrımız Kurt Vile’dı. Gayet lo-fi ve akustik iki albümden sonra stüdyo prodüksiyonlarına girişti ve sonunda 2013’te yayınladığı harika Wakin on a Pretty Daze ile zirvesine ulaştı. Ama bulutların arkasında daha yüksek yerler olduğunu da umut ediyoruz. Eski grup arkadaşı Adam Granduciel ise The War on Drugs’ı tek başına sahiplendikten sonra geçen seneki Lost in a Dream ile bir başyapıta imza attı. Springsteen ve Dire Straits soslu bol katmanlı şarkılarıyla boşu olmayan bir albümdü. Daha önce Vile’ın grubunda da çalmış olan Steve Gunn ise 7-8 senedir gayet deneysel diyebileceğimiz gitar albümleri yapmaktaydı. Geçtiğimiz yılki Way Out Weather ise onun hem güzel bir sesi olduğunu hem de şarkı yazabildiğini kanıtladı bize. Yine geçen sene kayıp efsanelerden Mike Cooper ile yayınladığı Cantos De Lisboa ve geçtiğimiz ay geleneksel Apaçi müziği yapan Black Twig Pickers ile yayınladığı albüm onun tam bir folk kahramanına dönüşmekte olduğunu kanıtlıyor. İşin gitar safhasına gelirsek, Kurt Vile akustiğe daha hâkim bir isim. Arpej-bazlı çalışıyor. Yer yer garip ritmik vurguları da olduğunu söylemeli. Vokali için ise daha ambient veya psikodelik diyebileceğimiz bir yatak yaratıyor gitarıyla. Son albümünden “Pure Pain” bu konuda iyi bir örnek. Elektronikleri kullanımı ise çok kaba ama bu da illaki kötü bir şey değil. Adam Granduciel buradaki isimlerin arasındaki en farklı gitarist. Onun silahı delay, reverb’lü katmanlar ve basit melodiler. “Dissappearing” şarkısına baktığımızda şarkının solosu neredeyse iki notadan oluşuyor ama zaten olay da o. Huysuz gitarcımız Mark Kozelek ne kadar “bira reklamı müziği” dese de Granduciel tabii ki bundan çok daha fazlasını yapıyor. Steve Gunn’ın tarzı ise daha country, daha blues, daha folk. ‘70’lerin İngiliz folkunu da göndermesi gırla. Gunn arpej tabanlı tekrarları seviyor ve iyi bir riff’in üzerine yarattığı atmosferle büyüyor. Son albümü Way Out Weather ile aynı adı taşıyan şarkı bunun en iyi örneği. Bu arada güzel bir haber olarak da bu sene Kurt Vile ve Steve Gunn’ın ortaklaşa bir albüm yayınlayacağını müjdesini de verelim.


Laurel Canyon ekolü: Jonathan Wilson


2011’de ilk solosu Gentle Spirit’i yayınladığında da bu sayfalarda konuk etmiştik Jonathan Wilson’ı. 37 yaşında başlayan solo kariyerine çok iyi hazırlandığı belliydi ve bir başyapıt debüt ile selamlamıştı bizi. O zamandan beri bir albüm ve bir EP daha yaptı Wilson. 2. albüm Fanfare ilk denemsinden çok daha yüklü ve modern bir sound’a sahipti. Pink Floyd’dan Crosby Stills Nash & Young’a, Roy Harper’dan Dennis Wilson’a ‘70’lerin önemli tatları albümde hemen kendilerini belli ediyorlardı. Wilson’ın -her ne kadar oldukça yetenekli bir prodüktör olsa da- kendi albümlerinde daha ham bir sound kullanmasını tercih ediyorum açıkçası. Gitarcılığına gelince, özellikle Fanfare’de elektro gitarını daha öne çıkarttı Wilson. Gentle Spirit’teki arpej ağırlıklı ve ritmik diyebileceğimiz, daha şarkıya hizmet eden stilinden sonra Fanfare’de içinden bir David Gilmour çıkıverdi. Jam tatlarına ilgisinin gırla olduğunu bildiğimiz Wilson’ın son EP’si Slide By’da bu yanını tatmin ederken Fanfare’de dikkatle dokunmuş ve özenilmiş gitar sololarını bizlerle paylaştı. Yaptığı çok yeni bir şey değildi ama iyi yaptığını söylemeli.


Chicago ekolü: Ryley Walker


Yılın en güzel sürprizlerinden biri Ryley Walker. Stil olarak Jonathan Wilson’a yakın durduğunu söyleyebileceğimiz 25 yaşındaki Chicago’lunun ana yapıtı Mart ayında yayınladığı 2. albümü Primrose Green. Ne kadar idolleri Bert Jansch, John Renbourn ve Jack Rose olsa da yukarıda saydığımız müzisyenlerden çok daha güçlü vokal stili, kulaklarımızda Tim Buckley-John Martyn kırması bir müzik canlandırıyor. Tabii Walker’ın Martyn ve Buckley’e neredeyse taklit düzeyinde yakın olan vokali ince bir çizgide yürüyor. Bunu özellikle albümde öne çıkan şarkılardan “Same Minds”da rahatlıkla görebiliyoruz. Cihicago’lu veteran cazcılarla gayet kısa sürede kaydedilmiş ve çoğu impovizasyon ürünü olan çalışma için bazı yerlerde “Modern teknolojiyle kaydedilmiş bir ‘70’ler albümü,” demişler. Ama albümün iyi olduğu gerçeğine çok da etki etmiyor bunlar. Henüz 25 yaşındaki bir adamın kendini bulması için gayet uzun bir yol var önünde. Buna da tanıklık etmek dileğimizdir.


Ada ekolü: James Blackshaw, Cian Nugent


Adanın son yıllardaki gitar kahramanı ise James Blackshaw. 33 yaşındaki müzisyen 2007’deki The Cloud of Unknowing ve 2008’deki Litany of Echoes ile rüştünü ispatladı. Diğer isimlere göre daha klasik müzik ve daha avangard yörelerde geziniyor. Yeni albümü Summoning Suns’da ise onun ilk defa şarkıcı / şarkıyazarı ekolünü denediğini görüyoruz. Kötü bir vokalist olmasa da bu konuda biraz çekingen olduğu bir gerçek. Blues, country gibi ilk akla gelen tarzlardan çekmiyor şarkılarını. Arpejleri, prodüksiyonları hep temiz. Bu yazıdaki diğer isimlerden çok daha “uslu” bir müzik yaptığını söyleyebiliriz.

İrlandalı Cian Nugent ise Steve Gunn ve Ryley Walker ile karşılaştırabileceğimiz bir isim. 2013’teki son albümü Born with the Caul ile elektrik gitara da geçen Nugent’ın, enstrümental yapıtlarına ve parça uzunluklarına baktığımızda (sadece 3 şarkı içeren albüm 46 dakika civarında) psikodelik atmosferin adamı diyebiliriz. Buradaki isimler kadar akarsu arpejleri kullanmıyor. Ritmik ve melodik anlamda ise çok güzel fikirlere sahip. Davulu etkin kullanması da onu ayrıştırıyor. Grup müziğine olan eğilimi onun tarzını olgunlaştırmasında izleyeceği yol olacaktır. Doğru olan da bu olacaktır.


Nashville ekolü: Wiliam Tyler


William Tyler
’a bir altın çocuk muamelesi yapmamzıda sakınca yok. Henüz 19 yaşındayken, 1998’de, alternatif country devi Lambchop’un bir üyesi olma şansına erişti. David Berman ve Stephen Malkmus’un yarattığı ve 2009’da çalışmalarına son veren başka bir dev Silver Jews’la, Bonnie Prince Billy ile çalıştı. Gitarist bir babanın oğlu olan Tyler, 2011’de Behold The Spirit, 2013’te de Impossible Truth adını taşıyan iki tane şahane albüme imza attı kısa sayılabilecek solo kariyerinde. O da bir arpej virtüözü. Söz yazmayı uzun zaman önce bıraktığını söylüyor ama sanki duyuyoruz da şarkılarının arasında. Çok net resimler çiziyor bize, doğadan ve hayattan. Altın çocuk ustalaşıyor. Önümüzdeki 10 yıla damga vuracak bir akustik gitar dahisinden bahsediyoruz. khgv@hotmail.com