Soyunma kabinin içinde ayna yoktu. Mecburdu o yüzden dışarı çıkıp, dışarıdaki aynada kendine bakmaya. Bunu yaparken utandığı kadar hiçbir şeyden utanmıyordu. Bu ona, henüz ona ait olmayan bir şeyle kendini gösterme çabası gibi geliyordu. Satın aldıktan sonra elli bin kere geçip gidebilirdi insanların önünden, yolda rastladığı tüm vitrin camlarında, ayna niyetiyle, kendini seyredebilirdi. Ama henüz sahibi olmadığı, ona ait olmayan bir şeyin, ona uygun olup olmadığının kararını verirken, insanların bakışlarına maruz kalmak istemiyordu.
Bu en doğal haktı, ona ya da herhangi başka birine göre, mahremiyetin özü bunu gerektiriyordu. Nasıl ki henüz sevgiliniz olmayan biriyle başkalarına görünmek istemezseniz, nasıl ki hamile olmadan kocanızın spermlerinin içinize girdiğini kimsenin yanında konuşmak istemezseniz, nasıl ki henüz pişmemiş bir yemeği misafirinize sunmak istemez veya henüz bitmemiş bir resmi kimseye göstermek istemezseniz öyleydi işte. Kendine yakışanı bulma süreci henüz tamamlanmamıştı, o yüzden bu süreci kimseyle paylaşmak da istemiyordu.
Modanın insanın kendine yakışanı giymesi mi, yoksa her giydiğinin kendine yakıştığına inanması mı olduğu arasında gidip geliyordu. Tüm o tamamlanmamış, adı konulmamış diye düşünülerek insanlarla paylaşmaması gerektiği öğretilen şeyler gibiydi bu süreç de. Ama aslında içinden bir ses ona her zaman; öğretilenlerin değil hissedilenlerin doğru olduğunu söylüyordu. Yani hiçbir zaman yarım kalan bir şey yoktu. Eksik diye, herkesin düşündüğü ile aynı değil diye yok sayılacak daha da kötüsü küçümsenecek hiç bir durum söz konusu olamazdı. Söyledikleri de söylemek istemedikleri kadar mahremdi insanın.
Ama mecburdu, bunu başkaları öyle olsun istediği için değil, kendi için yapacaktı. Soyunma kabininin perdesini yavaşça açtı, ışıklarda karşıdan karşıya geçecek bir yaya gibi önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakıp, ayaklarını teker teker kabinden dışarı çıkarttı. Ayna neyse ki çok uzakta değildi, hemen kabinin yanındaki dar raftan sonraydı. Aynaya odaklanarak ilerledi. Tam artık ulaştım derken, raftan gelen sesi duydu; “Beni de alırsan, çok daha güzel görünürsün”. Ses dediysem, aslında daha çok iç ses gibi bir şeydi bu. Giderek, herkesi benzer şekle sokmaya çalışan alışveriş dünyasının etkileriydi hep bunlar... Kimsede kendine has, mahrem bir durum bırakmıyordu artık bu sistem. Böylece insanlar kendi doğalarından uzaklaşır hale geliyordu. Herkes elinde, cebinde ne varsa saklayamıyor, saçıyordu ortalık yere, ağzına geleni söylüyordu artık. Özgürlüğün aslında satın alınamayacak kadar ortada, özgünlüğün satılamayacak kadar mahrem bir şey olduğu unutturuluyordu.
Kafasından tüm bunlar geçerken; okuduğu kitapların, izlediği filmlerin işe yaradığına şükür ediyordu. Aynaya göz ucuyla bir an baktı ve başka hiç kimsenin bakışına maruz kalmadan hızlıca soyunma kabinine geri döndü. Tamamdı, sadece bu giydiği eteği alacaktı. Başka bir şeyi, değil.
Belki bu etekle örtmüş olacaktı mahrem yerlerini, belki de örtmek istemediğinde giyecekti bu eteği. Bu kimseyi ilgilendirmezdi. Kocası maviyi daha çok severdi aslında, eski sevgilisi ona her zaman kırmızının çok yakıştığını söylerdi, yeşil de hep nasıl durduğunu merak ettiği ama nadiren giydiği bir renkti. Renkler de diğer birçok şey gibi tanımlıyordu, sınıflandırıyordu işte insanları. Belki de bazı hayvanlar gibi dünyayı siyah-beyaz görseydik, kafamız bu kadar ruhumuza müdahale etmeye çalışmayacaktı.
Eteği soymak için kopçasını açtığında, bir daha yüzüne vurdu sanki dünya, kilo aldığını. O zaman; siyah giymekte fayda vardı. Mahremin altını çizen, matemin bayrağı olan bir renkti ama daha güçlü hissettirdiği kesindi. Çünkü insanı olduğundan daha zayıf gösteriyordu.
muge.ersan@gmail.com