Dış Kaynaklı Müzikte 2013
2010’lu yılların bir önceki 10 yıla (geçis dönemiydi belki “harika” ‘90’lardan sonra) göre daha bereketli ve eğlenceli geçtiğini kabul etmeli. Son birkaç senedir güzel geri dönüşler harika debütler ve ortaklıklar elimizde dolu dolu güzel albümler oluyor. ‘90 kuşağı dediğimiz hikâyenin gerçekliğini de sınamış oluyoruz böylece. 2013 de hiç fena bir yıl olmadı. Özellikle müzik kariyeri 20-30 yılı geçmiş isimlerin yeni albümleri hep iyiydi. Onları sıralamıyoruz. Sadece uygun başlıklara dağıtıyoruz. 3-5 yeni keşif ihitmali olursa sizlere mutlu oluyoruz. Tabii çokça albüm vardı hepsini sığdırmak mümkün değildi. Kıstas olarak da mekânda sohbetini yaptığımız ve dünyada da ilgi görmüş çalışmaları seçmeye çalıştım.
‘90’lılar... Bu yılın en çok konuşulan olgulardan biriydi ‘90 kuşağı. Dünyanın müzikal halinde de kendini göstermeye başladı. Bu nedenle onlardan başlamak mantıklı olur sanırım. Öncelikle yılın ve bence tarihin de en başarılı debütlerinden King Krule’nin 6 Feet Beneath The Moon’unu sayalım. Hip hop, trip hop, funk, caz ve punk, ne arasanız bulabileceğiniz albüm bunları gayet kolay bir şekilde birleştiriyor, 1994’lü Krule, yani Archie Marshall’ın o ergen sesinde enerjilerini sonuna kadar duyurabiliyordu... 1990’lı Laura Marling yeni bir isim değil aslında, bu seneki Once I Was An Eagle 4. albümüydü. O hep birbirine benzermiş gibi duran kadın vokallerin arasında hem özgün hem de prodüktör Ethan Johns katkısıyla sound olarak da yeni ve tazeydi. Yeni kuşağın Judee Sill’i diyebilirz ona... Gene 1990’lı bir arkadaş olan Nicolas Jaar hali hazırda gayet popüler bir isim olsa da gitarist Dave Harrington ile ortak projesi DarkSide’ın albümü Psychic yılın en güzel işlerinden biriydi. Elektronik müziğin gayet basit dokunuşlarla da kafamıza vurmadan ne güzel dans ettirebildiğini gösteriyordu. Jaar’ı yakın takibe almalı... Gene elektronik müzik tarafından, 1991 ve 1994’lü Surrey’li Guy ve Howard Lawrence ikilisinin oluşturduğu Disclosure’ün debütü gayet dikat çekiciydi. Albümleri Settle ihtiyacımız olan “teen spirit”in adresiydi bu sene. Chemical Brothers’a kimin ihtiyacı var ki artık?
Uzun Bekleyişler, analar babalar... Zaten uzun yıllardır pek sevdiğimiz isimlerin bu yıl çıkardıkları yeni albümlerin de tadından yenmedi. David Bowie sene başında gayet güzel bir sürprizle “Where Are We Now”ı muhteşem klibiyle yayınladığında, 10 yıl aradan sonra çıkaracağı The Next Day’de iyi bir şeyler olacağından emindik. Haksız da çıkmadık... Nick Cave ve The Bad Seeds’in haliyle kanıtlayacak pek bir şeyleri kalmadıydı. 2013’teki Push The Sky Away, grubun Mick Harvey’siz ilk albümü olmakla beraber kariyerlerindeki kilometre taşı yapıtlardan biri olduğunu söylemeli. Onlarınki de Bowie’ninki gibi günümüzün ruh halini özetleyen harika Cave sözleri ve Warren Ellis önderliğinde yeni ama sade sound’larla bu yıl en çok dinlediğimiz çalışmalardan biriydi. KCRW’deki canlı performanları da yayınlandı, unutmadan ekleyelim... Herkes Arcade Fire dedi ama biz asıl Primal Scream’in dönüşüne pek sevindik. Grubun 5 yıl aradan sonra çıkardığı 10. albümleri More Light, Primal Scream’in 1990’lardaki formuna geri dönüşünü simgeleyen çok güçlü bir çalışmaydı. Açılış şarkısı “2013” de zaten yılın nabzını en iyi tutan şarkıydı. 1970’lerin en büyük şarkıcı / şarkı yazarlarından ve gitaristlerinden Roy Harper’ın Jonathan Wilson zoruyla emeklilikten dönüp 13 yıl sonra çıkardığı Man & Myth bayağı güzel bir hediyeydi. Harper’ın daha önce yaptığı çalışmalara pek benzemeyen albüm Led Zep’in şarkısında olduğu gibi (“Hats Off To Roy Harper”) şapka çıkarmakta çekingen davranmamamız gerektiğini söylüyordu bize... Hiçbir zaman Wilco sevemedim ama Jeff Tweedy’nin el attığı albümler de hiç fena olmuyor nedense. Yeni Low albümüne yaptığı prodüksiyon gayet güzeldi ama asıl bomba, zamanının Staple Singers’ın yıldız üyesi Mavis Staples’a destek attığı One True Wine’dı. Bettye Lavette ve Wanda Jackson gibilere yapılan kariyer canlandırma operasyonları başarılı oluyordu ama Staples’ın albümü onların da arasından sıyrılan bir çalışmaydı. Kevin Shields’in çok mu sabırlı yoksa çekingen mi olduğunu bilmiyoruz ama 1991’de müziğin tarihini değiştiren Loveless’tan 22 sene sonra gelen 3. My Bloody Valentine albümü mbv yılın flaş işlerinden biriydi. Shoegaze’e bu kadar sadakat iyi bir şey mi derseniz buna cevabım yok ama efsane oldukları konusunda bir şüphemiz yok... Yılın çok ortalıkta gezinen ve konuşan adamı Trent Reznor hem eşiyle kurduğu How To Destroy Angels’la hem Nine Inch Nails ile albümler yayınladı. Özgünler, kötü değiller ama bazen sıkılabiliyoruz da. Hem de Adrian Belew katkısı beklediğimizden az olunca NIN’e; heyecanımız kursağımızda kaldı açıkçası... Queens Of The Stone Age de ...Like Clockwork ile yüksek kalite bir iş kotardı ama albümü dinlerken yer yer başımız da döndü... 35 yıl sonra Ozzy’li bir albüm yapan Black Sabbath’ın 13’ü, yaşlarını hissettiren ama yüzünüzde keyif gülümsemesiyle dinleyebileceğiniz bir albümdü. Hiç sıkıntı yoktu... Bir de, biliyor musunuz, Elton John’un T-Bone Burnett’li albümü The Diving Board da gayet iyiydi.
Olağan Şüpheliler... Valla abicim 2010’ların adamı Jonathan Wilson’dır bu net. 2011’deki efsanevi debütü Gentle Spirit’ten sonra yine harika bir albüm olan Fanfare geldi bu sene. Dennis Wilson (Pacific Ocean Blues) ve Pink Floyd (Dark Side Of The Moon) referanslı bu şahane kayıt, her tuttuğu altın olan bu adamın hanesine büyük bir artı oldu. Crosby, Nash ve The Heartbreakers üyelerinin de katkılarıyla... The Knife da öyle bir geri döndü ki bu sene. Birkaç sene önce Darwin’in Türlerin Kökeni’nden esinlenen bir tiyatro oyununa müzikler yapmış, Tomorrow, In A Year adıyla da yayınlamışlardı. O zaman anlamalıydık bir şeyler döndüğünü. Yeni albümleri Shaking the Habitual ise hakikaten bildiğimiz her şeyin dışında bir sound ortamı sundu bizlere. The Knife artık İsveçli bir elektronik ikilisi değil, Eno’larla aynı ayarda bir sound makinesi... Olağan şüpheli deyince sanırım bu tanıma en iyi uyan adam Bill Callahan. Daha yeni Apocalypse’e kariyerinin en iyi işi olabilir mi gözüyle bakıyorduk ki bu seneki Dream River ile onun bile üstüne çıktı. Matt Kinsey’in albüme mükemmel gitar katkısı ise ayrı konuydu… Jim James’i tabii ki grubu My Morning Jacket’la yaptığı işlerden uzun süredir tanıyoruz. Günümüzün kalburüstü vokalistlerinden. Arada Calexico ile şahane Dylan cover’lamak, Woody Guthrie sözlerine şarkı bestelemek ve George Harrison şarkıları cover’ladığı bir EP yayınlamak gibi solo işler yapsa da bu seneki Regions of Light and Sound of God gibi güçlü bir solo debüt beklemiyorduk ondan. Açılış şarkısı “State of the Art” yılın şarkılarından biri. Soul ve pop ruhu duyduğunuz çalışma ‘70’ler rock’una da gönderme yapıyor, Fransız şansonuna da. James bayağı önemli bir herif ve kesinlikle solo devam etmeli kariyerine... Junip 2010’daki Fields ile geri döndüğünde Jose Gonzalez’in kesinlikle bu grupla devam etmesi gerektiğini yazmıştım. Öyle de yaptılar; Amerika’da da “büyük” olduktan sonra gayet başarılı bir çalışma olan Junip ile çıkageldiler. Hani laf aramızda bence Fields daha iyiyidi ama gene de Junip ıska geçmiyor... Adamım Mark Kozelek için oldukça bereketli bir seneydi. Bir cover albüm, 3 tane canlı albüm ve 2 tane de ortaklık yayınladı bu sene Kozelek. Derdimiz ortalıklarla. Jimmy Lavalle ile birlikte yayınladıkları Perils From The Sea The Postal Service havalarında ama onlardan çok daha iyi sonuçlar veren bir albümdü. Kozelek elektronik ile iyi gidiyormuştu. Yazın Desertshore ile yayınladığı Mark Kozelek & Desertshore da bu derin adamdan hiç bıkmadığımızın kanıtıydı. Süper gücü şarkı yazmak olan bir adamdan bahsediyoruz burada... Bon Iver’le daha dün gibi indie sahnesine çıktığında beri arkasına bakmadı Justin Vernon. Birçok ortaklıkta (bunların içinde her Kanye West albümüne konu olmak gibi işler de var!) bulundu ve kendini hiç tekrar etmedi. Üretken de. 2013’te önce The Shouting Matches diye dört başı mamur bir rock n’ roll grubu kurup albüm çıkardı. Sonra da eski gruplarından Volcano Choir’i geri getirdi. Her ikiside tarzlarında gayet on numara işlerdi. Vernon büyük bir yıldız şu an Amerikan müziğinde... Senenin sonlarına doğru çıkan The Beta Band külliyatı toplaması bize gene ‘90’ların o heyecan verici günlerine götürmüştü. Grubun esas adamlarından Steve Mason’ın dalgalı kariyeri ise bu seneki yeni solosu Monkey Minds in the Devil’s Time onun en başarılı işi bence ve The Beta Band kalitesine de en yakın çalışması. Mason’ın özel bir ruhu var; bunu bize hatırlatmasına da her zaman varız... Bereketli topraklar Philadelphia’lı kardeşimiz Kurt Vile, son yıllarda gitara yeni bir soluk getiren önemli bir isim. Springsteen-Velvet Underground arası sound’uyla ilgimizi cezbeden bu yiğidin 2013’teki albümü herhalde şu ana kadarki en iyisi desek abartmış olmazyız. Wakin On a Pretty Daze öncekilerden çok daha derli toplu prodüksiyonu, pek sıkı çalımıyla hedefi 12’den vuruyor... Bunların dışında Man Man’in pozitif çalışması On Oni Pond ve ulama yaparak geçeceğim Tame Impala’ın içinden doğan Pond’un Hobo Rocket’i duymaktan mutlu olduğumuz şarkılara ev sahipliği yaptılar.
POPüler... Arcade Fire ve Daft Punk pazarlama harikası birer sene geçirdiler. Fransız ikili Daft Punk başta hipnotize edici ama artık kabak tadı veren “Get Lucky”nin (Nile Rodgers ve Pharrell ile çalışmak süper fikirdi itiraf edelim.) rüzgârıyla 20. yıllarında çıkardıkları 4. albümleri Random Access Memories ile her yerdeydi. Minimal iş ama mutlu etti milyonlarca insanı... Arcade Fire da 4. albümleri Reflektor’u bu yıl yayınladı. Gene yoğun bir reklam kampanyası (Trent Reznor’un dediği gibi; çıkmadıkları TV programı kaldı mı? Bu yıl da Glastonbury’nin headliner’ı olacaklar.) eşliğinde çıkan albüm aslında Arcade Fire’ın ilk albümünden beri en iyi işleri. James Murphy’nin de bunda katkısı gerçekten çok. Biraz itici olduklarını söylemeli. Gene de müziğe “Porno” diye bir şarkı kazandırdıkları için teşekkür ediyoruz... Pearl Jam’in zamanının geçtiğini son 10 yılda herhangi bir anda söyleseniz çok da haksız sayılmazdınız. Yeni Pearl Jam albümü Lightning Bolt da açıkçası bunu tersine döndürecek bir şey yapmıyor. Indie’nin krallığını ilan ettiği dönemde hâlâ bu kadar “temiz” sound’larda ısrar etmek çok da mantıklı değil. Ama bu albümün öncekilerden tek farkı bundan sonra kendilerine çizebilecek yol için ipucu olacak birkaç şarkı içermesiydi. Üzerlerine giyebilecekleri yeni bir kıyafeti görüyoruz aslında. Bir No Code daha neden olmasın? Görece yeni bir grup olan Kings Of Leon için de aynı şeyi söyleyebilirz. Derin Amerikalı garaj rock’çılardan arena headliner’larına dönüştükleri yolda çok düşüp kalkıyorlar. Dağıldıkları dedikodularından sonra çıkan Mechanical Bull gene stadyum kafasına gayet uygun bir albüm. Ama biz onlardan hâlâ bulundukları yeri hak ettirecek başyapıtlarını bekliyoruz. Umutsuz da değiliz hani. Bayat Hollywood, iyi-hisset filmlerine soundtrack olmayın abi... Sheffield’li sevimli oğlanlar Arctic Monkeys daha 30’larına gelmeden 5. Albümlerini de AM adıyla yayınladı. Şöyle bir rekor kırdılar ki, 5 albümü birden 1 numara olan ilk bağımsız şirket grubu oldular. Helal olsun demek lazım. Alex Turner çok iyi bir söz yazarı oldu. Grup gayet iyi çalıyor. Diyecek fazla söz yok. Hak ettikleri yerdeler... Artık vokalistten çok dansçı olmaya doğru evrilen Thom Yorke da solo projesi Atoms For Peace ve albümü Amok ile karşımızdaydı bu sene. Radiohead ile herhangi bir karşılaştırma yapmaya gerek yok haliyle. Sağlam bir elektronik albüm. “Ingenue” gibi harika bir şarkıya sahip ama gruptaki dahi isimleri duyunca sanırım sanki daha çığır açıcı bir şey bekledik... Bu kategoride son olarak Kanye West’ten bahsedelim. Son dakikada Rick Rubin’in de müdahalesiyle Jeezus diye bir şey tutuşturdu elimize. Pek cüretkârca, minimal çalışmayı saçmalık olarak da, dâhiyane bir çalışma olara da görmek mümkün. Biz karar veremedik. Herkesin fikri kendine diyelim o zaman bu konuda...
Şarkıcı / Şarkıyazarı... MC Taylor’ın durdurak bilmeyen projesi Hiss Golden Messenger ile bu sene günümüze kadar en iyi albümünü yayınladı. Haw kuş cıvıtıları eşliğinde gayet kararında enstrümanlarla ve gayet gruuvi bir havayla harbici bir çalışma idi... 2000’lerin ortasındaki “freak folk” dalgasının kralı Devendra Banhart’ın popülaritesi bayağı bi inişteydi son zamanlarda. 4 yıl aradan sonra yayınladığı Mala, abinin zamanında neden pek sevildiğini bize yeniden hatırlatan, dans ettirme özelliğine sahip basit riff’li, yoğun atmosferli bir çalışma olarak tarihe geçti... Gene Amerikalı, Pennsylvania’lı Daughn Gibson’ın Me Moan isimli ikinci solosu için Tricky-Johnny Cash ile tanışıyor gibi bir yorum yapsak belki abartılı olabilir ama Gibson’un ne yapmak istediğini çok iyi bilen ve bunu gerçekleştirebilmiş bir isim olduğuna şahit oluyoruz. Koca bir bravo da ona... John Grant, Midlake (Onlar da Tim Smith’siz ilk albümleri Antiphon’u bu sene yaynladılar. Fena değildi.) destekli Queen of Denmark ile geri döndüğünde günümüzün en kült isimlerinden biri olacağını tahmin etmezdi herhalde. 2. Solosu Pale Green Ghosts bu sefer başka yollara sapıyor; elektronik altyapılı bir itirafnameye dönüyor. HIV Pozitif çıkması ve eşcinselliği üzerine, çok görmediğimiz bir açıklıkla yaklaşan şarkılar albümün zamandışı niteliği kazanmasını sağlıyordu... Bir başka has adamımız Mark Lanegan da hiçbir seneyi boş geçmiyor o kesin. 2012’deki son solosu Blues Funeral’da da beraber çalıştığı Duke Garwood ortaklaşa yayınladıkları Black Pudding, ham prodüksiyonu ve eski ekole selam çakan şarkılarıyla Lanegan’ın içimize işleyen vokalinin en iyi performanslarından biri oldu... Vic Chesnutt ve REM ile hemşeri olmak artı puan. Georgia’lı Matthew Houck, projesi Phosphorescent’la ve 6. albümü Muchacho ile artık seviye atladığını ilan etti. Gergin bir tip olsa da indie folk ve alt. country tarzında saygın bir yerde.Geçen senenin pas geçilmemesi gereken çalışmalarından biriydi... Kaliforniyalı şarkıyazarı Cass McCombs bayağıdır istim üzerindeydi; 7. albümü Big Wheel and Others oldukça uzun, daldan dala konan ama kendi içinde süper tutarlı, ustalık dönemi işi oldu onun da. Sınıflandırmadan, zorlanmadan yılın gizli hazinelerinden biriydi... Bu bölümde son olarak, son yıllarda türeyen pek yetenekli kadın gitaristler kontenjanından Marnie Stern’ün The Chronicles of Marnia ve Anna Calvi’nin iç dağlayan One Breath isimli çalışmaları kalburüstüydü... Kate Bush’un veliahtlığı konusunda rakipsiz kalma yolunda ilerleyen Julia Holter ve albümü Loud City Song geçen yıl duyduğumuz özgün kadın şarkıcı / şarkıyazarı albümleriydi.
Elektronik... Birkaç senedir diyorum, elektronik müzik geri döndü. Eski babalar olsun, yeni yiğitler olsun güzel albümler, özellikle Avrupa’dan, birbiri ardına geliyor. 2013 de bu konuda bereketli bir seneydi. En heyecan verici çalşma ise artık tarzlarında marka olmuş Alman iki isim Apparat ve Modeselektor’un ortak grubu Moderat’ın ikinci albümleri II idi. Yerli yerinde vurgular, ruhu tastamam şarkılarla eskimeyecek bir albüm attılar ortaya... İsveçli dahi The Field de 2011’deki şahane The Looping State of Mind’dan sonra onun devamı gibi görebileceğimiz Cupid’s Head’i yayınladı. Aynen devam diyoruz... İskoç abiler Boards Of Canada 7 yıl aradan sonra Tomorrow’s Harvest ile, kendi başyapıtlarıyla geri döndü... İngiliz Simon Green’in çocuğu Bonobo da 5. albümü The North Borders ile yılın en sağlam işlerinden birine imzasını attı... Yılın en başarılı elektronik çalışması kanımca Brian Eno ile ortaklıklarından tanıdığımız Jon Hopkins’in 4. albümü Immunity’ydi. Deneyleme ve dans ettirme arasında sağlam bir yol tutturan albüm, ambient kafaların usta ellerde limitinin olmadığının da kanıtıydı...Avusturyalı kankalar Richard Dorfmeister ve Rupert Huber’in ortaklıkları Tosca da 6. albümleri Odeon ile bayağı eğlendirdi bizleri. Sarah Callier ve J.J. Jones gibilerin vokal katkılarıyla partilerin vazgeçilmez isimleri olmalılardı....Aslında uzun süreden beri müziğin içinde olan Amerikalı, (bu aralar Berlin’de takılıyor.) IDM’in önemli isimlerinden Machinedrum yani Travis Stewart’ın Ninja Tune şirketinden yayınladığı, Boards Of Canada etkili, ilk albümü Vapor City, bizi ‘90’ların havalarına götürüyor; bu sound’ların hâlâ nasıl eskimediğine şaşırmamızı sağlıyordu... Yüklü albümleri EVE ile Alman abiler Booka Shade, giderayak çıkardığı EP’si Rival Dealer ile Burial, 7 yıl aradan sonra çıkardığı ilk albümü The Inheritors ile James Holden, Play zamanlarına geri dönüş yapan Innocents ile Moby; bereketli yılda elektronik camiasına katkı yapan diğer isimlerdi.
Son olarak 2013’te iki çok büyük müzisyene elveda dedik. Lou Reed ve J.J. Cale milyonlarca insanı müzikleriyle yükseltmiş çok önemli isimlerdi. Topraklarınız bol olsun. Sizi dinlemeye devam edeceğiz.
khgv@hotmail.com