Sapare Aude–ama o kadar da değil…


Üstüngel Arı

Yasakların insanların fikir özgürlüğünde olmasına karşıyız ama devletin mahremi vardır. Bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yoktur. -RTE

Çayımdan bir yudum daha alarak “Tecavüz,” dedim, “bir kadına güzel olduğunu söylemenin en kaba yöntemlerinden biri aslında, daha fazlası değil.” “Yuh artık Üstün,” dedi, “abartıyorsun.”

 

***

 

Dur orada, demişti bana. Dur! Neden? Çünkü aşılmaması gereken çizgiler vardır. İhlal edemeyeceğin sınırlar… Anında sınır dışı ederlerdi seni kendi frengili topraklarından. İyi ama ne vardı ki bunda bu kadar anlaşılmaz olan? Sonuçta tecavüz olgusuna yüklediğimiz değer, kültürel kodlarımızla belirlenmiş bir değerdi. Afrika’nın iPhone görse “beyaz adam lanetiyle geldi” şeklinde tepki verecek kabilelerinden birinde yaşıyor olsaydık, kabile büyüklerinden bir din adamının, evlenmemizden bir gece önce eşimiz olacak kadınla birlikte olmasını yadırgamayacaktık örneğin, garipsemeyecektik. Ama gel al bu uygulamayı Türkiye’ye dene bakalım: Kadıköy Belediyesi’nin bana verdiği yetkiye dayanarak gelin hanımla gerdeğe… Yemez. Neden? Çünkü kültürel kodlarımız buna uygun değil. Neden? Çünkü Ortadoğu toplumlarında erkek için kadını kutsal, kadını mahrem, kadını sadece onun… 

 

Oysa ki hiçbir erkek, sahibi olamaz kadınının

Ve hiçbir insan sahibi olamaz aslında –hiçbir şeyin…

 

Tamam haklı olabilirsin ama bunun tecavüzle ne ilgisi var? Tecavüzle ilgisi yok, bu sadece ne demek istediğimi anlatabilmek için verilmiş uç bir örnek. Bunun kutsallaştırdığımız şeylerle ilgisi var. Dokunulmaz saydığımız fakat dokunulmaz saydığımız ölçüde de dokunulabilir olan kutsallarımızla ilgisi var. Kendi ellerimizle yoğurduğumuz killerle yaptığımız putlara, yine kendi ellerimizi açarak yakarmamızla ilgisi var.

 

“Dilediğimce öldüremeyeceksem, devriminizin parçası olmak istemiyorum,” diye bir şey okumuştum bir yerlerde. Bunu söyleyen herif tümüyle haklıydı. Özgürlük, ders kitaplarından öğretildiği tanımıyla “başkasının kişisel alanına girmeden, her istediğini yapmak” değildir. Özgürlük, tam olarak “her istediğini” yapabilmektir –ön koşulsuz olarak. Karşındakinin kutsalını, dokunulmazını, mahremini alıp yerlere çalmak, tuz-buz etmek ve hatta aşağılamaktır kimi zaman. Bu yönüyle özgürlük faşizmdir belki bir anlamda evet, fakat ancak bu raddede özgürlüktür. Hem öğretilen tanımına göre özgürlük nasıl mümkün olabilir ki söyler misin? Her gün onlarca insanla beraber yürüyoruz caddelerde, kaldırımlarda, metrolarda… Kaldırımlarında adım atmanın mümkün olmadığı sokaklar inşa ettik, ediyoruz –hem de kendi ellerimizle. Ya o sokaklardan vazgeçeceğiz kendimize bir alan yaratabilmek için ya da önümüzde ağır ağır yürüyen kim varsa bir bir ezip geçeceğiz –çünkü acelemiz var! Çünkü yetişmeliyiz! Ya da sadece hızlı yürümeyi seviyoruz –fark etmez! Sokağa çıktığımda bile klostrofobim tavan yapıyor artık ama aynı zamanda köşeme çekilip bir göl manzaralı bir evde yaşamak gibi hayallerim de yok. Şehrin karmaşası hoşuma gidiyor. Trafik, keşmekeş, yürüyen merdivenin solunda öylece duranlara arkadakilerin sövmesi… Her an küfür ettiğin bir taksici tarafından trafikte durdurulup bıçaklanabilme ihtimalini, kestirme olsun diye bir ara sokağa girdiğinde o sokaktan bir daha çıkamama olasılığını yaşamayı seviyorum. Huzur dolu ve güvende olmak gibi kaygılarım yok. Bunu kelimelerle nasıl anlatabileceğimi de bilmiyorum. Anlıyor musunuz bundan bile emin değilim. Hem zaten kelimeler hiçbir zaman gerçekte olanı anlatmaya yetmez. Hayır, hayır, hayır… Kafam çok karışık ve konudan sapıyorum. Demek istediğim şu; “dokunulmaz olan her şeye dokunun! Çünkü hiçbir şey dokunulmaz değildir.”

 

Komünistin yanında Lenin’e, Marx’a ya da Troçki’yi öldürtmüş olmasıyla bir alıp veremediği yoksa Stalin’e sövemezsin örneğin. Kemalist’in yanında Atatürk’e, milliyetçinin yanında Türk’e, dindarın yanında Allah’a, kitaba, Muhammed’e sövemezsin. Hatta Muhammed’e Muhammed bile diyemezsin –başına bir Hz. getirmen gerekir. Yanlış anlamayın, niyetim her şeye sövmek değil, sadece her şeye sövebilme hakkımı elimde tutmak. İsimlerin baş harflerini küçük de yazabilmek örneğin…

 

Yani nasıl ki, ne kadar satın alırsak alalım ne kadar mülk edinirsek edinelim, aslında kendimize ait olan tek şey evrende kapladığımız yer kadardır –kendimiz kadardır, aynı şekilde mahremimiz, mahremiyet alanımız da kafamızın içinde bir yerlere ördüğümüz duvarlar, çizdiğimiz sınırlar kadardır. Mahrem, bir başkasının bilmediği bir gizlilik, bir özel alan değildir aslında, daha ziyade kişinin, başkaları tarafından bilinmediğini düşündüğü ve sadece kendine edebildiği öz-itirafıdır ve sayın okur bir itiraf, ancak inkârıyla birlikte var edebilir kendini… İnkârsa bir çizgi çizer iç ve dış arasında; bir duvar örer ve der ki “Burası bana ait, bunun içindekiler benim, kimse giremez buraya, kimse dokunamaz!” Fakat nasıl diyordu Le Guin Mülksüzler’de; “Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıdır.”

 

Bense duvarları tümden yıkma derdindeyim.

Yıkalım ki fark kalmasın –ne içerisi, ne dışarısı…

 

***

 

“Neden ki?” diye sordum. “Neden mi?” dedi, “çünkü bir kadına güzel olduğunu söylemenin bin bir çeşit yolu var ve tecavüz kesinlikle onlardan biri değil. Yani tamam mantık olarak böyle ifade edilebilir belki ama uygulamada…”

“Uygulamada durulması gereken yerler var diyorsun?”

“Aynen öyle,” dedi.

“O zaman başbakana hak veriyorsun sen? Yani istediğiniz kadar düşünün, ama iş mahreme gelirse, orada bi durun?”

“Ya hayır da şimdi bak, o iş tam olarak öyle değil…”

ustungelari@gmail.com