Mahrem: Kutsal ve Yasak
Mahrem sözcüğü dilimize Arami dil ailesinden geçmiştir. Bugün Türkçedeki karşılığı farklı olsa da etimolojik anlamı tarih boyunca kavramın etrafında süregelen toplum psikolojisini pek güzel açıklar. Arapça ḥrm kökünden gelen maḥram محرم “yasak, haram” sözcüğünden alıntıdır. Sözcük Arapça ḥarama حرم, “yasakladı” fiilinin mastarıdır. Nişanyan sözlüğüne göre Arapça ḥrm kökünden gelen ḥaram حرم, “yasak veya kutsal alan, tabu, özellikle Kâbe civarındaki kutsal alan” sözcüğünden alıntıdır. (NOT: Arapça sözcük Arapça ḥaruma حرم, “yasak idi, kutsal ve dokunulmaz kılındı” fiilinin mastarıdır.) Bu sözcük İbranice ḥrm kökünden gelen ḥerem חֵרֶם, “1. ağ, balık avcılarının yaptığı dalyan, 2. harîm, tapınak çevresindeki kutsal alan, 3. haram etme, cemaatten dışlama, aforoz etme” sözcüğünden alıntıdır. İbranice sözcük İbranice ḥāram חָרַם, “delik delme, ağ yapma” fiilinden türetilmiştir.
Türkçe kullanımda ḥaram (kutsal alan) ile ḥarīm (evde kadınlara ayrılmış kısım, haremlik) kavramları birleşmiştir. İbranice ve Aramca sözcük esasen “balık ağı, dalyan” anlamındayken “tapınak çevresindeki dokunulmaz alan” anlamını kazanmıştır. Arapça χrm خرم ve ḳrm kökleri “oyma, delme, ağ ve oya yapma” anlamlarını korur. “Ha” ile yazılan ḥrm حرم kökünün türevleri ise, bariz şekilde Aramca / İbraniceden alıntı kültür sözcükleridir.
Nişanyan sözlüğünden alıntıladığımız bu tanımdan da anlayabileceğimiz üzere “mahrem” sözcüğü anlam itibariyle Türkçedeki “yasak” ve Arapça “mukaddes” sözcüğünün Türkçedeki türevi olan “kutsal” kavramlarıyla örtüştürülmüştür. Diğer bir tabirle “kutsal” olan hem “yasak” hem de “mahrem” sayılmıştır. Mahrem sözcüğünün kadın, evlilik, cinsellik ve de bunlara bağlı yasaklar ile ilişkilendirilmesi ise sonradan, İslami şeriatın Arap örf ve adetleri etrafında şekillendirilmesi ile olmuştur.
Mahremiyetin sınırı
Mahremin sınırlarını kavrayabilmemiz için yasak olan ile kutsal olanı kavramamız veya neyin yasak neyin kutsal olduğuna dair fikir sahibi olmamız gerekir.
Yasak sözcüğü kimi dilbilimcilere göre Moğolca yasa sözcüğünden Türkçeye, kimine göre ise Proto-Türkçeden Moğolcaya geçmiştir. Yasa sözcüğü “kanun, düzen” gibi anlamlar taşır. Kanunlar dâhilinde olan her şey yasal, kanun düzeninin dışında duran her şey ise yasa dışı, yasak veya mahremdir.
Her kanunu bir diğerinden ayıran hayali çizgiye had yani sınır dersek, kanun veya yasa ihlallerini de haddi aşma olarak tanımlayabiliriz. Had ve haddi aşma her an ilişkide olduğumuz bir kavramdır çünkü var olan her bir nesne had sahibidir. İnsanın iç organlarının bulunduğu organik ortamı dış mekândan ayıran ten onun biyolojik haddidir örneğin. Gezegenimizi uzaydan ayıran atmosfer, karayı denizden ayıran kıyı vs. vs… Yani görülebilen her nesnenin içi ve dışı, buna mukabil bu ikisini ayıran bir sınırı, haddi vardır.
Özellikle Doğu toplumlarında haddin içi yani batını olan alan “kutsal” sayılmıştır. Kâbe ve örtüsü, Ahit sandığı ve on emir, Keops piramidi ve kral odası örneklerinde olduğu gibi kutsallık fikri soyutlanmayla eşdeğer tutulmuştur. Buradan hareketle en aşkın olan soyutların soyutu olarak görülmüştür ki adına Tanrı denilmiştir.
Bu bağlamda hiyerarşik olarak ele alındığında kavramsal olarak aşkınların aşkını olan Tanrı insandan, düşünce sözden, söz eylemden aşkın varsayılır. Çünkü insanın söz veya eyleminin çıkış noktası düşüncedir ve kim bilir belki de insan aşkın olanın düşüncesinden ibarettir.
Elbette bu hiyerarşiyi indirgemeci bir yaklaşımla üstünden aşağı ya da değerliden değersize görmemek gerekir. Nihayetinde Meyvenin kaynağı tohum olsa da, tohumun dayanağı meyvenin kendinde gizlidir.
Soyut ile somut ya da düşünce ile eylem arasındaki kopmaz ilişkiyi daha iyi anlatabilmek adına matematik bilimini örnek gösterebiliriz. Çünkü matematik soyut olanın somut olanı belirlemesinin en açık delilidir. Doğada gördüğümüz her şey belirli bir yasanın (ilkenin) hükmü altındadır. Yer çekimi görünmese de yeryüzündeki yaşantımızın devamlılığını ona borçluyuzdur…
Aslında kutsal olanın ya da aşkın olanın dünyevi olana öncel tutulmasının ardında yatan temel ilke, matematiğin doğasında gizlidir. Buradan hareketle mahremin maddeye göre soyut ve maddeye aşkın olduğunu söyleyebiliriz. İnsanı insan yapan öz be öz kimliği, onun mahremidir.
Şu da var ki, insanın olmadığı yerde ne yasadan, ne kutsaldan, ne de Tanrı’dan söz etmek mümkündür, çünkü mahrem olgusunu anlamlı kılabilecek ve bu kavramın muhatabı olabilecek yegâne varlık insandır.
Mahremiyet hakkı
Modern toplumda mahremiyet olgusunun öne çıkması bireyin “tek başına bir değer” olarak görülmesiyle mümkün olmuştur. Bireyin topluma nazaran öne çıkmasıyla onu dış çevre ve toplumdan ayıran sınırlar da keskinleşmiş bu da birey haklarının yasal güvence altına alınmasını gerektirmiştir. Nitekim, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bu ihtiyacın ürünüdür. Buna göre ifade özgürlüğü ve mahremiyet, tüm bireylerin özsel onurundan kaynaklanan temel insan haklarıdır.
İnsanın mahremiyetini hiçe saymak temelde İnsan Haklarını ve buna bağlı anayasal hakları hiçe saymaktır. Dolayısıyla İHEB’ni imzalamış tüm Devletler, bireylerin mahremiyet ve mahrem olan düşünce gibi temel hak ve özgürlüklerini korumak ve gözetmek ile yükümlüdürler. Aksi, bir insanlık ayıbı ve evrensel bir suçtur.
Mahrem ve Kadın
Mahremiyet ve kadın, en az kutsal ve dindışı kadar etrafında tabuların geliştiği iki kavramdır. Gizemli olan, karanlık olan, bilinmez olan her şey dişilikle ilişkilendirilmiştir. Dişi sanki karanlık olan bâtînın, içrek olan özün, soyutun tabiatıdır. Öyle ki gizlenmeli, saklanmalı ve de korunmalıdır. Onun haddini aşmak sanki kutsal olana müdahaledir ki mahrem yani yasaktır.
Birçok kültürde (özellikle de semitik kültürlerde) kadının örtülmesi / örtünmesi ile karşılaşılır. İslam kültüründe bu, kendini en güzel Kâbe örtüsünde gösterir. Allah’ın evi Kâbe’yi koruyan siyah örtü ile kadınları gizleyen siyah örtü arasındaki ilişki gibi. Dişiyi gizleme güdüsü belki de kendinde saklı olanı gizleyen ten örtüsü gibi, kutsalı, gizili ve bilinmezliği gizleme güdüsünden ileri geliyor gibidir.
İlk bakışta kutsala olan hürmetin bir ifadesi gibi gelebilecek örtme / örtünme eylemi çağlar boyunca kadının mahremini korumak ile kadının mahremiyet haklarını ihlal etmek arasında sınır / had çizgisini oluşturmuştur. Bir sınırın bittiği yerde bir başka sınırın başlaması gibi mahrem olan ile olmayanı ayıran ince çizgi yasalar (ilkeler) tarafından çizilmediği takdirde birilerinin keyfi hükmüne göre anlamlandırılmaya mahkûmdur. Nitekim bir şeyi zahiren örtmenin onu gerçekten de örtmek olduğunu zannetmek, zahiren örtünmemenin gerçekten de örtülü olmamakla ilişkili olduğunu sanmak kadar boş bir inançtır. Kişinin aynası onun düşüncesidir. Bir insanı örtmek ile o insanın düşün dünyasını dönüştürmeye kalkışmak zor bir çabadır. Nitekim fikir yaşantı, yaşantı edim, edim ise ahlaktır. Kişinin ahlakı eyleminde gizlidir. Kutsalı gizleyen, saklayan ilk önce güzel düşünce ve eylemlerdir. Barışa yönelik olmayan hiçbir düşünceye kutsallık atfedemeyiz. Çünkü mukaddes olan kirlerden aridir. Mukaddes olan barış ve haktan yanadır.
Modernizim ve mahremiyet
Her geçen gün daha da hızlanan bir teknoloji ve enformasyon çağında yaşıyoruz. Madalyonun bir yüzü bizleri küresel bir bilgi alış-verişine, gayri ihtiyari anlamda sanal sınırların ötesine taşıyorsa da, madalyonun bir de diğer yüzü vardır ki o da bireyin temel hak ve mahremiyetinin ihlali, dolayısıyla da bireysel özgürlük alanlarının kısıtlanmasıdır. Bugün bilgi ve iletişim teknolojisinin gelişmesiyle bireylerin arama motoru tercihlerinden banka hesap kayıtlarına, e-posta hesap trafiğinden hastane tutanaklarına kadar özel hayatlarını ilgilendiren her bir veri bireyin rızası dışında denetlenebilmektedir.
Bir de işin teşhircilik tarafı vardır tabii. Mahremiyet ihlali o kadar kanıksanmış gibidir ki, kendi kendimizi bu ağın içine atmaktan hiç sakınmayız. Tüm özel hayatlarımız “sosyal” adlı sanal ortamlarda boy boy afişe edilmiştir. Sosyalleşmekle neredeyse eş anlamlı hale getirilmiştir mahremin ifşası. İşte tam da bu noktada incilerini domuzların önü saçan talihsizlerden bir farkımız kalmış mıdır ki? Sevilmek ihtiyacını tüm bedenini sunarak karşılamaya çalışan bir garipten zaman zaman farkımız yok iken, mahremiyet hakkımızı aramak modern insanın açmazlarından olsa gerek.
Mahremi mahrem dışı olandan ayıran sınır (had) ile bireyi toplumdan ayıran sınır (had) aynıdır. Fark bireyin kendi sınırlarına gösterdiği özeni bir başkasının sınırları için de göstermesinde ya da tam tersi, ne kendi mahremine ne de bir başkasınınkine saygı göstermemesindedir.
“Ben’in başladığı yerde Sen başlarsın, Sen’in olmadığın yerde Ben olmamam.”
aysegul.ozpinar@gmail.com