Yavaşlığımı mazur görün
Özür dileyerek başlamak istiyorum. Mizacım gereği gereğinden fazla yavaşım. Kimse kusuruma bakmasın. Fakat bu konuda elimden ne gelir, bilemiyorum. Bazı günler neredeyse güneşle beraber hareket ederim. Ben yolun karşısına geçene kadar, o öğleni edip öğleden sonraya geçer. Fakat işte canım bazı günler yolun karşısındaki bitkilerden yemek istiyor. Her gün her gün aynı yapraklar… Bazen canım sıkılabiliyor bu duruma. O yüzden kendimi korkusuzca vuruyorum yola. Kardeşlerimin çoğu o yolda öldü gitti. Ya üzerlerinden araba geçti ya da vurdumduymaz bir insan basıp kırdı kabuklarını. Bir şey diyemiyoruz tabii. Burunları havada gezmekten, yerdekileri farketmez insanlar. Gerçi kendi türlerine, tanıdıklarına, akrabalarına bile eyvallahları yok. Önlerine geçeni ezip geçmeye hazırlar. O yüzden yerdeki gariban salyangozlara dikkat etmelerini beklemek biraz saflık olur.
Neyse işte, ben korkmuyorum karşı bahçeye geçmekten. Yol uzun sürebilir ama sorun yok. Evimi sırtımda taşıyorum ne de olsa. Geceyi istediğim yerde geçirebilirim. Bir ağacın gövdesine yapışıp kabuğuma çekildiğim vakit soyutlarım kendimi dış dünyadan. Kimse bilmez içeride ne yaptığımı, kafamdan neler geçtiğini, neler düşündüğümü… Zaten bilinmesini de istemem. Hem evimi hem de mahremimi sırtımda taşırım. Biraz dışarıya kapalıyımdır evet. Yalnız bu çocuk beni biraz endişelendiriyor. Neredeyse aynı evi paylaşıyoruz. Yani o duvarların içini kullanır, ben dışını… Ama işte ister istemez kulak misafiri oluyorum dediklerine. Yalnız biraz hızlı çocuk bana göre. Pek takip edemiyorum. Ama merak da ediyorum. Arada camına çıkıp içeriye baktığım da oluyor.
Aklı öyle çok yerinde değil. Garip garip hareketleri var. Hatta bazen gülüyorum ama görseniz güldüğümü anlamazsınız. Bütün gün evde duruyor bazen. Bazen de hiç gelmiyor. Ama devamlı bir şiirin ilk mısrasını tekrarlayıp duruyor. Defalarca yapıyor bunu. Ben kızmıyorum ama başkaları dayanamıyor. Eve gelip gidenden bahsediyorum. Herhalde sıkılıyor insanlar bu çocuktan. Devamlı çok konuştuğundan şikâyet ediyorlar ama ben onu anlıyorum. Çok konuşmasının da bi’ nedeni var belli ki. Çünkü arada görüyorum, konuşmadı mı içinde bir şeyler oluyor. Yüzü asılıyor bazen. Genelde mutlu ama kafası karışık gibi. Sırtında bi’ kabuğu olsa, arada içine girip dursa azıcık; rahatlayacak. Duramıyor ama. Yavaşlayamıyor.
Mutfağa falan girince, bi’ yerine bir şey yapacak diye korkuyorum. Eline bıçak alınca yüreğim ağzıma geliyor. Neredeyse hiçbir şey yakışmıyor bu çocuğun eline. Ev işinden pek anlamıyor açıkçası.
Yediğine içtiğine de dikkat etmiyor. Bi’ kere yemek yaptığını da görmedim. Anca tost yapıyor. Ya da abur cubur yiyor. Oysa bahçede ne güzel yapraklar var taze taze.
Son 3 haftadır haletiruhiyesi biraz değişti. Dengesi bozuldu sanki. Aklı da iyice uçtu başından. Fakat o şiirin ilk mısrasını tekrarlamaya devam ediyor. Bırakmadı hiç onu. Yeni de başlamadı hani; aylardır söyleyip duruyor. Fakat onun bu hali beni epeyi endişelendirdi doğrusu. Bir şeyler var ama anlayamadım tabii.
Sonra bir gece ahmak ıslatan yağıyordu ince ince. Pek severim ben ahmak ıslatanı. Ne zaman başlasa, şöyle bi’ çıkar, kaldırımda turlayıveririm. Yine işte çıkmıştım gezintiye, karşı kaldırımdaki sokak lambasına bakıyordum. Yağmur damlaları ışığın önünden hızlı hızlı geçince çok hoşuma gidiyor. Pek takip edemem ama olsun. Sonra kafamı çevirdiğimde onu gördüm. Yokuştan çıkıyordu ağır ağır. Başı öndeydi. Vücudu yürüyordu ama aklı vücuduyla aynı yere gitmiyordu. O biraz daha aşağıda kalmıştı galiba. Hiç bu kadar yavaş yürümüşlüğü yoktu. Ahmak ıslatanın hakkını vere vere yürüyordu. Evin önüne gelene kadar iyice bir süzdüm baştan aşağıya. Başı öndeydi ama 3 hafta boyunca devam eden dengesizliği akıp gitmişti sanki. Ayakları resmen yere basıyordu. Hatta bi’ ayağını neredeyse üzerime basıyordu ki son anda gördü beni. O an kendine geldi birden. Yere eğildi; göz göze geldik. Sonra gülümsedi yumuşak yumuşak. 3 haftadır böyle güldüğünü görmemiştim. Beni görünce unutuverdi birden başını öne eğip yağmurun altında yürüten şeyi. Ya da unutmadı da mola verdi birazcık. Sonra bir iki kelime laf ettik. Niye burada durduğumu sordu. Cevap verdim ama anlamadı.
Sonraları düzeldi biraz biraz. Ayakları yere bastı en azından. Her geçen gün aklı biraz daha yaklaştı başına. İçinde neler oluyor pek anlamıyorum. Hani bi’ kabuğu olsa, içine girip rahatlasa dedim ama zaten bi’ kabuğu var galiba. Yoksa böyle tek parça duramaz. Dağılır, gider.
Şimdi yine baktım; iyi görünüyor gayet. Oturmuş bilgisayarının başına, yazı yazıyor sakin sakin. Ama ayaklarına çorap giymemiş, üşütecek. Şiirin ilk mısrasını da söyledi yine. Her seferinde aynı istekle söylüyor. Yazısı da bitti galiba; ayaklanıverdi birden.