Kılavuzu Karga Olanın
KİTAP
Hakim Bey’in (Peter Lamborn Wilson) geliştirdiği T.A.Z. (Geçici Otonom Bölgeler) konsepti günümüz Türkiye’si için önemli fikirler ve yollar içeriyor. Kitabı 2002 yılında yayınlayan Stüdyo İmge’nin tanıtım yazısından devam edelim: “Geçici Otonom Bölge kavramı, günümüzde bir sürü küreselleşme karşıtı hareket tarafından bir taktik olarak kullanılmaktadır; işlek bir cadde üzerinde birdenbire ortaya çıkan insanların caddeyi trafiğe kapatıp şenlik ortamına dönüştürdükleri, bir tür geçici otonom bölge kurdukları Reclaiming The Street (Sokağımızı geri alalım) hareketi T.A.Z.’ın günümüzde de işe yaradığının kanıtlarından sadece biri. Sufizm ve İslam heterodoksisinin mistik boyutlarını keşfettiği yapıtlarının yanı sıra, erken Amerikan tinsel anarşizmi üzerine yazılar, Farsça’dan şiirler çevirip bilimkurgu metinleri yazan, manifestolar yayınlayan, çeşitli konularda seminerler veren Hakim Bey; underground bir entelektüel olarak çalışmalarında dinsel tarihin yer altı akışlarıyla bağlantılar kurmaktadır.” E herkes okumalı.FİLM
Noah Baumbach kariyerinde yakın arkadaşı ve filmlerine yazarlık yaptığı Wes Anderson’un gölgesinde kalsa da Amerikan Bağımsız Sineması’nın en önemli isimlerinden biri olarak kendini kabul ettirmiş vaziyette. 2005’teki The Squid and The Whale ile adını duyuran yetenekli yönetmen, 2010’daki Ben Stiller’lı Greenberg ile melankolik mizah ve 40’lı yaşlarına giren jenerasyonun dertleri konusunda Judd Apatow çetesinin yaptığı sululuklardan (evet This is 40’den bahsediyoruz.) çok daha değerli bir yerde duruyor. Greenberg’de de beraber çalıştığı yeni jenerasyonun yetenekli oyunculardından Greta Gerwig’in hem başrolünde olduğu hem de yazımına katkıda bulunduğu yeni filmi Frances Ha, bu kez 30’lu yaşlardaki bir kadının hayata dahil olma mücadelesini konu alıyor. Siyah-beyaz olması ve New York’ta geçmesiyle hemen Woody Allen karşılaştırmalarına uğrayacak film gayet iyi eleştiriler almış. Baumbach ve Gerwig takip edilmeli.Aslen Larry David’in başlatıp Ricky Gervais’in zirveye çıkardığı belgesel ve mizahi kurgu karışımı, televizyon komedisinin altın yıllarını yaşamasını sağladı. Seinfeld, The Larry Sanders Show, Curb Your Enthusiasm, Extras, Life’s Too Short gibi yapımlar hem Hollywood dünyasının kendini bizce gayet İngilizvari bir şekilde tiye almasını saptarken, güleriz ağlanacak halimize şiarıyla zeki komedinin sınırlarını zorlamakta. Louie C.K.’in serisi Louie bunun son dönemlerdeki en sağlam örneklerinden biri. (David Lynch’li bölümler ayrı bir tat belirtmeden geçmemeli.) Bu tarzın yeni isimlerinden biri de Mark Maron. Maron adını verdiği 10 bölümlük yeni dizisiyle garajından podcastler yayınlayan (gerçekten de 4 yıldır WTF adında gayet başarılı bir podcasti var. En son konuğu Nick Cave idi mesela) 3 kedisiyle iki eski evliliği olan ve eksantrik babasıyla uğraşan aslında “başarısız” bir komedyenin hikayesini anlatıyor. Louie bunu çok daha iyi yapıyordu diyebilirsiniz, Curb..’den kralını tanımam da diyebilirsiniz ama Maron’ın gayet minimal (bu lafı bu aralar çok kullanıyoruz gibi de geliyor mu size?) ve kesinlikle zorlamayan tonu izleyene bir konfor sağlıyor. Devam eder mi bilinmez ama bir bakılması gereken bir dizi. Marc Maron’un ayrıca bu yıl Attempting Normal adında bir kitap yayınladığını da belirtmeli.ALBÜM
Son aylarda rock müziğin dev isimleri uzun sayılabilecek aralardan sonra yeni albümleriyle geri dönüşler yaptılar. Bahsedeceğimiz ilk grup aslında geri dönüşünü 4 yıl önce yapmıştı. Efsane vokalistleri Layne Staley’nin 2002’deki ölümünden sonra William DuVall’ı vokale alıp 2009’daki Black Gives Way To Blue isimli 4. albümleriyle. Jerry Cantrell yönetimindeki Alice In Chains, 4 yıl sonra aynı ekiple ve yeni albümleri The Devil Put Dinosaurs Here ile karşımızda. Black Gives Way To Blue çoğumuz için gayet tatmin edici bir geri dönüştü. Bu devam albümü ile ilgili aynı şeyleri söylemek çok kolay değil. William DuVall’ın şu 2000’lerin başında çıkan (Fransızcamızın kusuruna bakmayın) Linkin Park tarzı pop metal gruplarını andıran vokali ve fazla “kolay dinlenilir” şarkılar grubun kendi imzasını yansıtsa da 2009’daki uzun bekleyiş heyecanının yanında pek kaldırmıyor yerinizden. Ama sağlam bir sound ve devasa gitarlarla türün sevenlerini hayal kırıklığına uğratmayacaktır çok. Gene de harbi grunge meselesini çoktan kapamışız sanki… 2000’lerde hard rock’ın (stoner rock diyorlar ama takılmayalım) itibarını kurtaran Queens of the Stone Age de 6 yıl aradan sonra … Like Clockwork ile geri döndü. “İrlandali Elvis” Josh Homme’un bu arada prodüktörlük (Arctic Monkeys), süper grup (Them Crooked Vultures) gibi çalışmaları olsa da herkesin yeni QOTSA albümün merakla beklediğine eminiz. Öncelikle şunu söylemeli ki Homme gayet yetenekli bir isim. Ama bu yeni albümde bu yeteneklerini hakkıyla sergiliyor mu tartışılır. Keza bildiğimiz sularda gezinen, Homme’un çetesinin (Grohl, Lanegan, Reznor) eksik olmadığı, yeni bir şey denemeyen bir albüm. “If I Had A Tail” gibi Best Of’larına girebilecek bir iki şarkı olsa da onları yeterince sert olmamakla suçlayabiliriz; Kesinlikle bir Rated R veya Songs For The Deaf değil. Bir yandan da konsere gelseler koşa koşa gideriz. Biraz zaman verelim deriz… Black Sabbath’ın yeni albümünden bahsetmeye eski bir espriyle başlayabiliriz: 13, Kara Sabahattin’in Iommi, Butler ve Ozzy’li kadrosuyla 1978’den beri çıkardığı ilk albüm öncelikle. Bu yeterince tarihsel bir konuma yükseltiyor bu albümü. Bu isimlere orijinal kadronun efsane davulcusu Bill Ward’u da ekleyebilirdik ama son anda bir kontrat sorunu yüzünden yerini Rage ve Audioslave’den tanıdığımız Brad Wilk’e bırakmak zorunda kalmıştı. The Osbournes isimli MTV şovu Ozzy’nin kalan son karizmasından da çok şey götürdü ama adam hâlâ şarkı söyleyebiliyor beyler. Nostaljik double-track kafası da güzel. 13, Rick Rubin’in de saygılı prodüksiyonuyla, gayet iyi bir Sabbath albümü. Yani 1970’lerdeki kalitelerini tutturan bir albüm. Eleştirebileceğimiz bir noktası ise, bu bir eksiklikse tabii, dinamizminin eksik olması. Evet herkes işini iyi yapıyor ama yaşlarını da beli ediyorlar gerçekten. Birçok şarkının temposunun az daha yukarı çıkması gerektiğini hissine kapılmaktan kurtulamıyorsunuz ki zaten şarkıların uzunlukları da bunu kanıtlıyor. Tabii ki 70’ine yol alan herkesden 40’ında gibi davranmasını beklemek haksızlık. Ama konu Heavy Metal olunca bu biraz fark ediyor. Sonuçta iyi bir geri dönüş kesinlikle utanç verici değil. Ki itiraf edelim öyle bir potansiyeli vardı.
Kanye West, 2000’lerde Amerikan popüler kültürünün Eminem sonrasının en tartışmalı figürlerinden biri oldu. Auto-tune mucizesi bir şarlatan mı yoksa hakikaten hip hop tarihinin en “sanatsal” ismi mi olduğu tartışmaya halen açık. Annesini bir estetik ameliyat sırasında kaybetmesi, Kim Kardashian ile birlikteliğinin yanı sıra “Love Lockdown”, “Runaway” gibi gayet güzel şarkıları da olan ve Daft Punk, Justin Vernon gibilerle çalışan West, müzikal anlamda Jay-Z gibilerden rahatça ayrılabiliyor. Son albümü harbici minimal Yeezus gene Daft Punk, Justin Vernon, yapımcı prodüktör koltuğunda Rick Rubin ve sıfıra yakın tanıtım, hit'sizliğiyle ilgiyi bir oranda hak ediyor. Buradan sonra aslında albüm hakkında The Guardian’a yazan Lou Reed’e (geçmiş olsun diyerek) bırakmalı sözü: “…Geçenlerde New York Times’a verdiği bir söyleşide (bir önceki albümü) My Beautiful Dark Twisted Fantasy’nin yaptığı aptalca işleri telafi etmek amaçlı olduğunu ima ediyordu. Bu albümle ise: 'Şimdi artık beni seviyorsunuz ya, ben de tekrar sevmemenizi sağlayacağım.' Bu bir cüret, bu braggadoccio (böbürlenme). Axl Rose da yaptı bunu, birçok başkaları da. I Am a God (Ben Bir Tanrıyım), yani böyle bir şarkı ismiyle insanların ona saldırması için yalvarıyor demektir…..(West) bariz bir şekilde tüm tarzların aynı olduğunu, hepsinin özünde bir ortaklıkları olduğunu duyabiliyor. Hepsi aynı bok, sadece müzik, bu da onu harika yapan şey. Sound seviyorsanız size verdiğini dinleyin. Görkemli ve ilham verici.”