O Dördüncü Pistonu Hiç Koymayacaktın!
Röportaj: İlksen Mavituna
Her şey böyle başladı. Tanımıyorsunuz bir küçük tanıtacağımız trompetçi İbrahim Maalouf’un babası (Nassim Maalouf) Batı sazı olan trompette çeyrek sesleri (komaları) çıkarabilmek için eklediği dördüncü pistonla Doğu nefesini de tam anlamıyla mümkün kıldı. Peşrevler, semailer falan çalarken oğlunun bir gün bu aletle neler yapabileceğini kestiremiyordu muhtemelen. Fransa’da sıkı bir klasik müzik eğitimiyle müziğe başlayan İbrahim Maalouf, cazdan rock’a, arabeskten Balkan’lara ne varsa üfleyen muazzam bir trompetçi oldu. Duyduğu, gördüğü çeşitli müzik ve kültürlerin sentezi olarak görülebilecek dört albümü var şimdilik. İstanbul’a birkaç kez konser vermek için gelmişti, şehri de buradaki dinleyiciyi de pek sevdiğinden bu kez konseri kaydedip yayınlamaya karar vermiş. Live in İstanbul DVD’sinin de oluşumuna olanak sağlayan bu konser öncesi İlksen Mavituna bir röportaj yaptı kendisiyle. Geçen sayıyı ağırlıklı olarak Direniş’e ayırdığımızdan Maalouf bu sayıya kaldı. Mecmuayı evde okuyorsanız, YouTube’a Esse emme yazın, tanışma için iyi gider.Stilinizin, üslubunuzun farklı olduğunu düşünmüyor musunuz, ana akım müziği ya da cazı düşündüğünüzde?
12 yaşındayken rock müziği keşfettim; Led Zepplin, Pink Floyd… Sonrasında daha da sert şeyler dinlediğimi söyleyebilirim. Daha da önce klasik müzik öğreniyordum, geleneksel Arap müziği de var bunun içinde. Bütün bunların hepsi aslında kafanızın içinde dönüp duruyor. Fikirlerinizi, bunu yapabilecek özgürlük yakaladığınız zaman ortaya koymaya başlıyorsunuz.
Ne tür bir özgürlükten bahsediyorsunuz?
Bütün teknik zorluklardan arındığınız zamanki özgürlükten bahsediyorum. Enstrümanınızı ya da trompeti nasıl kontrol edebileceğinizi öğrendiğiniz zamanki özgürlükten… Olabildiği kadar tabii. Özgürlük oradan sonra başlıyor, çünkü istediğiniz her yöne gidebiliyorsunuz böylelikle.
Birçok yarışmaya katıldınız. Tekniğinizi geliştirme açısından önemli bir rolü var mıydı?
Teknik ve repertuar açısından öyleydi ama müzik açısından değil. Yarışmalar müziğin ne istediğine cevap vermiyor.
Üçlemenizden bahsedelim istiyorum. Dia üçlemesi… Hepsi Dia kelimesiyle başlıyor. Ne anlama geliyor?
Yunancadan geliyor. “-den”, “doğru” gibi yönlenme manâsı veriyor. İlk albümüm Diasporas’ın “mekânlar içinden” gibi bir manâsı var. Mekânlar içinden bir seyahat. Diachronism, zamanlar arası bir yolculuk. Aslında jeolojide kullanılan bir terim bu; farklı katmanlar arasında zamanı ölçmek anlamına geliyor. Diagnostic de “bana doğru” demek. Yani mekânlar ve zamanların ardından bir terapinin sonu gibi.
Peki bir tür bilgiye ulaştınız mı bu albümler sonunda?
Bir nevi huzura ulaştığımı söyleyebilirim. (Gülüyor) Pek çok şeyle mücadele ediyordum. O kadar çok şey var ki. Bana yolumu bulmama, yaşadığımız bu çılgın dünyada yerimi bulmama yardımcı oldu bu albümler. Bir nevi kimlik kartım da oldular aslında. Hepimizin bir biçimde bir manaya ihtiyacı var. Bir manâsı yoksa hayatınızın ya da söyledikleriniz kötü hissederseniz. En azından birkaç kişi için bir şey ifade etmelisiniz. Bir biçimde dünyadaki dengenizle alakalı bu. Bu albümleri kaydettiğim dönemde tam olarak bunu arıyordum. Bunu müzikle yaptım. Şimdi üç albümden sonra öyle hissediyorum ki; aradığım, insanların bakışı ve kalbiydi. Ona ihtiyacım varmış, bir biçimde insanlardan duygulanıma ulaşmaya.
Bir tepki alabilmeye…
Evet, tepki almak aslında. Pek çok sanatçı müziğini kendisi için yaptığını, kimin ne düşündüğünü umursamadığını söylüyor. Bu benim için tamamen yanlış. Tabii ki müziğimi kendim için yapıyorum ama insanların ne düşündüğü konusunda umursamazlık edemem. İnsanların müziğimden keyif almaları ve benle iyi vakit geçirmeleri önemli.
Yıllar yıllar önce Lhasa’nın Living Road albümünde bir parçada sizin trompetinizi duymuştum. Allbümle ilgili en güzel anlardan biriydi benim için.
Evet, çok sevdiğim bir albüm benim de.
Ne demek istersiniz onunla ilgili?
Olduğum yerde beni rahat hissettiren kişiydi o. Kendi dünyanızı yaratmanızın imkânsız olduğunu düşünüyordum ama o bunu yaptı. Onun dünyasını çok sevdim ben. Onunla çalmak beni özgür hissettirdi. Hayatımda ilk defa özgürce çaldım. Özel bir sesi ve dünyası vardı. Babamdan sonra en büyük ilham kaynağım o. İlk albümümü tamamıyla onun dünyası üzerine kurdum, çünkü benzer dünyalarımız vardı. Eğer Diasporas’ı dinlerseniz Living Road’la arasındaki benzerlikleri fark edersiniz. Onu çok özlüyorum.
Dia üçlemesinde sokakların sesini duyuyoruz. Lhasa’nın müzik algısına paralel bir şey mi bu?
Çok basit bir şeyden geliyor aslında. Kulağımda kulaklıklarla yollarda müzik dinlerken sokağın sesini de duyuyorum. Müzik dinlemenin yanı sıra beste de yapıyor oluyorum aslında. Mesela albüm yayınlanmadan üç gün önce bir şeylerin ters gittiğini düşündüm ve dışarı çıkıp ihtiyacım olan her şeyi kaydedip kayıtlara yerleştirdim. Stüdyoda her zaman bir şeyler eksik olabiliyor.
Önemli olan müziğin insanlarla konuşup konuşmadığı. Geri kalınının çok da önemi yok, hangi tarzda olduğu ya da neyi nereye koyduğunuz falan… Sizce konuşuyor mu, konuşmuyor mu, soru bu. ilksen57@gmail.com