SON TESLİMİYET TARİHİ BRIAN ENO
Çeviri: Utkan Çınar
Müzikal tarihin en önemli şahsiyetlerinden, ses adamı Brian Eno’nun Mayıs başında New York’ta, Red Bull Music Academy’de yaptığı yaklaşık bir buçuk saatlik söyleşiden satırbaşları huzurlarınızda…
The Quiet Room3 yıl kadar önce Brighton’da bir gösterim (77 Million Paintings isimli işi) vardı. Seyirciler arasında bir cerrah vardı ve kayınvalidesini de getirmişti. Onu sürekli paçaları tutuşuk, panik halinde, pek konuşkan, aktif biri olarak tanımlamıştı. Kadın gösteride bir sandalyeye oturmuş ve 2 saat boyunca sessiz durmuş. Anladığım kadarıyla konuşmayı öğrendiğinden beri böyle bir olay olmamış. Cerrah gösterinin kadın üzerindeki etkisinden çok etkilenmiş. O sıralarda da Brighton yeni bir hastane dizaynı üzerine çalışıyormuş, ki şimdi açıldı, böyle bir etkinin yaratılabileceği bir alan olmasın fikri gelmiş aklına. Yeni tedavi görmüş, özellikle kemoterapiden çıkmış, gergin ve kırılgan hastaların kendilerine gelebileceği, sakinleşebileceği bir ortam fikri. Bana danıştı ve bu projeyi gerçekleştirdik. Küçük bir oda ama oldukça başarılı oldu. Sadece hastaların değil, çalışanların da sakinleşebileceği bir mekân haline geldi. Aslında yaptığım işlerin böyle bir etkisi olduğunu biliyordum. Anneler bana gelip çocuklarına benim albümlerimi dinlettiklerini söylerler. Birçok çocuğun benim, özellikle Discreet Music albümümü dinleyerek doğduklarını biliyorum. 60-70 tane çocuk biliyorum bu albümü dinleyerek doğmuş. Tabii ki her pazarlama bölümünün rüyasıdır bu. (gülüyor) En başında olaya dâhil olmak…
Kontrol ve Teslimiyet:
Bana öyle geliyor ki sanatçının yaptıkları sinir sistemimizin iki parçasından birini uyarmakta. Sempatik veya parasempatik sinir sistemimizden birisini. Sempatik olan “kavga et-kaç”* ile ilgili. Benim işlerim ise sanırım parasempatik olana hitap ediyor. O da “sindir ve dinlen”, sakinleşme, olayları muhasebe etme ile ilgilenen bölüm. İşleme hali. Bu da aslında şehirli çevrede çok fazla hitap edilemeyen taraf. Şehirli ortamda çoklukla sempatik sinir sistemiyle yaşıyoruz. Sürekli hız, uyanıklık, çabuk karar vermek gerekliliği olan ve genellikle tehlikeli durumlar yaşıyoruz. Arabalar gelip geçiyor, polisler, torbacılar, bıçaklı insanlar, yaşlı, tehlikeli ve yürüteçli insanlar (gülüyor)… Her an dikkat kesilmiş halde olmak zorundayız. Benim müziğimde ve gösterimlerimde kendinizi kontrol sahibi olmaktansa teslimiyet haline bırakabiliyorsunuz. Bu teslimiyet kelimesini çok kullanıyorum. Aslında ilk bakışta doğru kelime değil belki. Ama demek istediğim hakkında başka bir kelime yok. Teslimiyet derken bilinçli bir seçimle kontrolü ele almamaktan bahsediyorum. Bilinçli bir seçimle bir şeyin akışına kendinizi bırakmak. Seviyoruz da bu hali. En sevdiklerimiz; seks, uyuşturucular, sanat, din. Bunların hepsi teslimiyet halleri. Benim için sörf yapmak en iyi analoji bu konuda. Ben yapamıyorum ama belgeseller seyrediyorum ve teoriler üretiyorum. Sörf yapanları izlediğinizde onların kontrolü anlık olarak ele aldıklarını görürsünüz. Sonra da dalgaya teslim olurlar ve dalgayla taşınırlar. Hayatımız boyunca kontrol ve teslimiyet arasında gidip geliyoruz. Fakat bizim onurlandırdığımız “kontrol” tarafı işin. Kontrolde iyi olan insanları yüceltme gibi bir yapımız var. Onların evrenin hâkimleri olduklarını düşünüyoruz. “Teslimiyet”te iyi olan insanlara pek dikkat etmiyoruz. Ama kontrol tarafımız daha çok yeni evrimleşti. 2000 yıl öncesine kadar, insanlık tarihinin %99,9’luk bölümünde insanlar “teslimiyet” halinde ve akıntıya kapılı halde yaşıyordu. Teslimiyetçi bir çevrede elinde olan azıcık kontrolü kullanmaya çalışıyordu. Yani teslimiyette iyiyiz. Ona göre evrimleşmişiz. Sevdiğimizi de düşünüyorum.
Scenius (Eno’nun yarattığı bir kelime. Genius (deha) ve Scene (sahne, burada daha çok “ortam”) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur.)
Bu fikir yaklaşık 25 yıl önce Barbican’da gittiğim bir sergide ortaya çıktı. Diğer tüm dönemlerden daha iyi bildiğim erken 20. yüzyıl Rus resmi üzerineydi. 1905 ile 1928 arasını kapsıyordu. Çok iyi bildiğim bir dönem olduğunu düşünüyordum. Çok az kişinin duyduğu ressamları bilirdim. Dönemin Kandinsky, Rodchenko gibi yıldızlarını da bilirdim. Bu sergiye gittim ve hayatımda duymadığım 150 kadar ressamın işlerini gördüm. Bu benim için büyük sürpriz oldu çünkü gerçekten de iyi bildiğimi sanıyordum o dönemi. İlginç olan ise, işlerin kalitesinde çok büyük fark olmamasıydı. Yani yukarıda bir yerde Kandinsky ve aşağılarda diğerleri gibi değildi. Çok kalite farkı yoktu, duymadığım ve herkesin bildiği isimler arasında. Ve birden sanat tarihi üzerine farklı bir fikre kapıldım. Genius kelimesi Kandinsky, Picasso gibi isimlere atfedilir. Ama aslında birden ve kendiliklerinden ortaya çıkmamışlardır. Büyük bir topluluk ortamının içinden çıkmışlardır. Farklı şekillerde onları destekleyen ve fikirlerinin esinleri aldıkları bir topluluktan. Picasso’nun Paris’te yaşadığı dönemi ve o zamanlarda orada olan bitene baktığınızda Picasso’nun harika bir hırsız olduğunu görürsünüz. Bunu söylemekten de gayet memnundur. Her pop müzisyeni gibi. Kimse bir kafeste yaşamaz: etraftan parçalar toplar ve onları yeniden paketler. Her zaman sadece diğer sanatçılardan da değil… Picasso durumunda mesela… St. Petersburg’daki Hermitage’da en üst katta bir Picasso Odası var. İçinde 20 tane resim var. “Blue “dönemden kübizme, her dönemden her tarzdan işler var. “Ne harika bir adammış, bu kadar farklı işler yapabilmiş,” diye düşünüyorsunuz. Ama odada gezdikçe tüm resimlerin 1908’de yapılmış olduğunu görüyorsunuz. “Biraz kafası karışıkmış,” diye düşünüyorsunuz. (gülüyor) O döneme dikkat ettim ve bir hikâye çıktı ortaya. O dönem bir Beyaz Rus prens onun başlıca koleksiyoncusuymuş. Picasso’nun stüdyosuna gelir, etrafa bakar ve “Şunu istiyorum,” dermiş, Picasso da “O daha bitmedi,” dermiş. Prens de “Hayır! Tam da böyle istiyorum onu,” diye cevap verirmiş. “Şunu da istiyorum”, Picasso: “Ama o çok boktan”; “İstiyorum”. Picasso’nun stüdyosunda dolaşır, olan biten her şeyi, her denemeyi toplar gidermiş. Bence bu durum Picasso için çok önemli olmuş. Çünkü birden kendi sanatını en iyi bilenin kendisi olduğu fikrini bir yana bırakmış. Miles Davis’e de olan buydu bence. “Nasıl değerlendireceğimi bilmiyorum. Benden çıkıyor bunlar. Sanırım iyiler. Eskiden öyleydi. Niçin sorgulayayım ki? Tarih karar versin.” Bence bir sanatçı olmanın hali budur: “Ben sadece yapıyorum, siz karar verin.” Prince de bu tarz bir sanatçıya iyi bir örnek. Bir sanat eseri hakkındaki sohbeti başlatan insanlar da çok önemli. DJ’ler mesela. Son derece önemliler ve gres yağı işlevi görüyorlar.
Teknoloji ve Seçenekler
…Logic kodunu yazanların müziğe katkısı Coldplay’den daha mı az önemli? Ya da başka bir gruptan? Bu sistem sayesinde çok fazla müzik yapma imkânları, seçenekleri doğdu. Müzikte olan bitene teknolojiyi de hesaba katmadan bakamazsınız artık… İlk birkaç sene yeni teknolojilerin içine etmenin yollarını bulmalısınız. Çünkü teknolojilerin nedenselliği tarihseldir. Mesela çoklu kanal kayıt işine bakarsanız, onun Phil Spector “Wall of Sound” yaratsın diye icat edilmemiş olduğunu görürsünüz. Ben, Shuggie, Otis veya Prince üst üste aylarca kayıtlar yapsın diye değil. Herhangi birimiz 40 kişilik bir koro yaratalım diye değil. Kayıt teknisyenleri vokali müziğin geri kalanıyla dengelesin diye icat edilmiş. Arkasındaki basit ve mütevazı neden bu. Teknisyenlerin işlerini kolaylaştırmak ve kayıt esnasında ana vokal ve diğer müzikler arasındaki dengenin nasıl olmasıyla ilgili anlık kararları vermek zorunda kalmamaları için… Les Paul gelip de “Ben bu kanalda bir gitar kaydedebilir, bunda başka bir tane kaydedebilirim. Bunları mikslerim sonra da üstlerine başka bir tane kaydederim,” dediğinde çoklu kanal kayıtın yaratıcı başlangıcı ortaya çıkmış oldu. Her teknoloji gibi bu amaçla ortaya çıkmamıştı. Teknoloji ortaya çıkar ve tarihi bir iş yapar. Yani bizim zaten yapabildiğimiz bir işi daha hızlı, daha ucuza, daha “taşınabilir” yapar. Ama özünde zaten yapmayı bildiğimiz bir şeydir bu. Teknoloji yerleştiğinde ise biri gelir ve “Bu daha önce kimsenin akıl etmediği başka işlere de yarayabilir,” der. Sonra teknolojiyi dizayn eden gelir; “Bunun için kullandıkları teknoloji çok daha iyi olabilir,” diye düşünür ve aleti tekrar dizayn eder. Sanatçı da ben de bunu böyle kullanırım der ve sanatçı ve teknolojiyi dizayn eden arasında sürekli bir dans başlar… Dijital teknolojinin getirdiği en büyük zorluk seçenekleri elimine etmek. Seçenekler sürekli çoğalıyor. Ben “gerçek” bir enstrüman çalamıyorum. 21. yüzyılın ikinci on yılında hâlâ en ilgi çekici müziklerin gayet ilkel enstrümanlarla yapılıyor olması hayret verici değil mi? Elektrogitarlar, davullar. Davul seti nedir ki? Birkaç eski sandalye veya tenekelerden ne farkı var? Gerçekten rastgele seçilmiş hurda. Nasıl insanlar hâlâ bu aletleri kullanarak ilgi çekici ve yenilikçi işler yapabiliyor? Dijital açıdan baktığınızda son derece sınırlı enstrümanlarla? Software’lerin fevkalade seçenekleri karşısında? Cevap; çünkü son derece sınırlılar. Cevap; çünkü bir elektrogitarla, kemanla, bir davul setiyle yapabileceklerinizi hemen anlayabiliyorsunuz, seçeneklerinize bakıyorsunuz ve onunla cebelleşmeye başlıyorsunuz: “Bu bunu yapıyor, peki şimdi ben ne yapmalıyım?” Software tabanlı işlerde hiçbir zaman yapılabilecekleri tüketemiyorsunuz. Bir fikrinizin olmamasını software’deki başka bir gereci deneyerek saklayabilirsiniz. Ne kadar çok seçeneğiniz varsa enstrümanınızla uyumunuz o kadar az oluyor. Seçeneğiniz azsa uyumunuz da artar. Çünkü seçenekleri daha iyi anlayabiliyorsunuz. Bu yüzden insanlar hâlâ basit enstrümanlarla iyi müzikler yapabiliyor. Çünkü onlar enstrümanlarını bizim gibi software insanlarından daha iyi anlıyorlar… Başkalarıyla çalışırken en çok yaptığım şey seçenekleri kısıtlamak.
Popüler müzik
Pek çok pop şarkıda duyduğumuz cila, rötuşlar ve parlaklık aslında onların popüler olmasının ön koşulu değil. Beyonce’de veya herhangi bir modern r&b şarkısında bolca rötuş vardır. Rötuştan kasıt, ses prodüksiyonuna fazla dikkat aslında. Bazı enstrümanlardaki kusursuz sound. Hi-hatlerin cızırtılı çınlamaları. Vokallerdeki kusursuz ton; auto-tune. Bu popüler müziğin kusursuz, hatasız bir yanı. Bunu karşısında ise acemi, sakar, ham, rötuşsuz işler var ki bunlar da doğru bağlamda hepimizin sevdiği. The Velvet Underground’u sevmemizin nedeni cila değil. Kabalıkları, daha iyisini yapmayı bilmemeleri. Bir şey yeniyken onu daha iyi yapmayı bilmezsiniz. Daha iyi yapmayı düşünmezsiniz bile: “Tanrım bu harika!” Yeni olma hali öyle bir heyecan yaratır ki! Köşelerini zımparalamak size mantıklı gelmez. “Ooo sol telinin biraz akordu bozulmuş.” (gülüyor). Bürokratlar sonradan devreye girer. Herkes olayı anladıktan sonra gelirler ve “The Velvet Underground harika ama biraz detoneler. Şimdi bunun popüler versiyonunu yapalım.” Ticari versiyonunu. Herkes akortlarını yapsın, iyi session müzisyenleri bulalım. Doğru dürüst bir davulcu bulalım şu New Jersey’li kadın yerine. (VU davulcusu Moe Tucker’dan bahsediyor.) Profesyonellik tabii ki illa her zaman kötü sonuçlar vermiyor. Mesela ben 30’larımdayken Avrupa’daki en büyük grup ABBA’ydı. “Cool” olan kimse ABBA’yı sevdiğini itiraf etmiyordu. İnsanlar köşelere çekilip ABBA dinliyor ve kimse arşivlerinde albümleri olduğunu görmesin diye umuyorlardı. Ama şimdi herkes fark ediyor ki yaptıklarında çok iyilerdi. Ama “cool” değillerdi. Profesyonellerdi ve “İsveç”lilerdi. Sanat dünyasındaki insanlar genelde popülerden korkar. Bu bir sınıf meselesi aslında. Eğer herkesin sevdiğini seviyorsan onlardan farklı değilsindir. Onlar gibisindir ve insanlar bundan korkar. Sanat dünyasındaki “ölüm öpücüğü” popüler olmaktır. Bunun bir örneği Antony Gormley’dir. Çok iyi bir heykeltraştır. Herkes de öyle bilir ama popüler olunca bir anda “O kadar da iyi değil” olmuştu. Çünkü sıradan insanlar işlerini sevmişti.
Film müziği
Film müziği yapmayı çok seviyorum. Çünkü müziği farklı yerlere çekmek için bir mazaret. Film müziği yapıyorsanız, yaptığınız özneden yoksun müzik yapmaktır. Özne perdede olan şeydir. Sizin yaptığınız ise bir atmosfer yaratmak ki tabii bu da benim çok sevdiğim bir şey. “Ambient” müziğe girişim de hayali film müzikleri yaparak oldu. ‘70’lerin başlarında Nino Rota’nın Fellini müziklerini ve Morricone’nin Sergio Leone kovboy filmlerine yaptıklarını dinliyordum. Muğlaklıklarını çok severdim. Filmi görmeden müzikleri dinlediğinizde elinizde bir atmosfer, hava olurdu. Film müziği olduklarını bilmek ise çok güçlü kılardı onları. Kendimi hep bu müzikler çalarken perdedeki aksiyonun ne olduğunu hayal etmeye çalışırken bulurdum. Kendi müziklerimi yaparken de günün sonunda “Hadi şimdi de soundtrack miksini yapalım.” derken bulurum. Teybin hızını değiştiririm, genelde bayağı yavaşlatırım. Enstrümanların yarısını yollarım. Diğerlerine de stüdyodaki olanaklara göre çarpıcı değişiklikler yaparım. Sonunda kaçınılmaz bir şekilde beğendiğim bu olur. 8-10 saatlik dikkatli çalışma bana o son 20 dakika kadar ilgi çekici gelmez. Genelde çok fazla film müziği teklifi kabul etmiyorum. Ama çalışırken neredeyse her zaman film müziği yaptığımı hayal ederim. Evdeki stüdyomda gece vakti bir şeyler kurcalarken birden “A bu biraz soğuk” diye düşünürüm. Bir duyum hissettiğim anda yola çıkmışım demektir. Ve bir resim yaratmaya başlarım… Hollywood’un film müziğinden anladığı her anı öyle bir ölçüp biçmektir ki seyirci başka hiçbir fikre kapılmasın olan biten hakkında. Bundan nefret ediyorum. Burnunuzdan tutulup her sahneye duygusal anlamda taşınmak. O kadar çok hileleri var ki. “Daha nasıl duygusallaştırabilirz? Hah buraya piyano, yaylılar koyalım. Nasıl daha korkutabilirz? Gümbürtülü şeyler koyalım.” Çok acınacak durumdalar. Çok berbat bir dünya. Nino Rota’nın müzikleri mesela Fellini’nin filmleri için yapılmamıştır. Fellini’ye baktığınızda; filmde bir gerçeklik vardır ve müzikte de ayrı bir gerçeklik. İçiçe geçmemişlerdir. Aynı hikayenin iki versiyonu gibi. 2 farklı kamera açısı gibi. Aynı şeyi iki farklı duygusal açıdan görmek. Ben bunu seviyorum. Müziğin filme tutturulmasını istemiyorum. Müzikte de böyle. Her şeyin sıkı sıkıya tek bir duygu olmasını sevmiyorum. Kafa karıştırıcı olmasını seviyorum. Acı-tatlı her zaman benim için sadece acı veya sadece tatlıdan iyidir.
Eğitim
İçimizde yaratıcılıkla doğuyoruz. Bazılarında farklı sebeplerden daha fazla oluyor belki. Ama sonra öyle bir eğitim sisteminden geçiyoruz ki gayet dikkatlice bu yaratıcılığı öldürmek için dizayn edilmiş. İngiltere’de bunu bir güzel sanat haline getirdik. İnsanları 12-15 yıl eğitip kalın kafalı olarak çıkartıyoruz. Bu bir zafer aslında. Bu ideologlaın suçu. Eğitime ideolojik yaklaşımın sonucu. İnsanları bu, şu anda içinde yaşadığımız, topluma uygun hale getirme mantığına dayanıyor. Tabii ki bu aptalca. Çünkü (çocukların) şu andaki toplumdaki fonksiyonları sınırlı. 15-20 yıl sonraki toplumda yer alacaklar. Bu da kesinlikle aynı toplum olmayacak. Kız arkadaşımın oğlu ve benim iki kızım da şu anda bu eğitim sisteminden geçiyorlar. Gayet farkındayım olan bitenin. Bence herkes 1-2 seneliğine de olsa sanat okuluna gitmeli. Sanat okulunun mantığı yaratıcı kısmınızın ne tarafını geliştirmek isteğinizi ortaya çıkarmaya dayalı. Ve geliştirmeye de. Oraya çiçek resimleri çizmeye gitmiyorsunuz. Orada kendinizi durumlara göre yaratıcı bir şekilde adapte etmeyi öğreniyorsunuz. Durumlara nasıl yeni bir şekilde yaklaşabileceğinizi, en iyisini nasıl yapabileceğinizi, değerli bir şey çıkarmayı öğreniyorsunuz. Kız arkadaşımın oğlu doğal bir filozof. Düşünen bir çocuk. Şu anda felsefe okuyor ve arada sırada öğretmeniyle bazı konularda tartışıyor. Öğretmen de ona “Lütfen araya girme. Kitapta ne yazdığını oku ve öğren.” diyor. Bu felsefe değil mi? Felsefe zaten bunun dışında nedir ki? Eğitimin bu durumda olması bir trajedi. Felsefe hakkında sana kendi özgün fikirlerinin olmamasını söyleyen bir eğitim. Sadece filozofların ne yaptıklarını öğren.
Çalışma tarzıBir gün kızım stüdyomdaydı ve 2809 tane yayınlanmamış parçamın olduğu arşivime bakıyordu. “Baba bunların hiç birini bitirecek misin?” diye sordu. “Evet, bir son teslim tarihi olduğu zaman.” Çünkü bir son teslim tarihi olduğu zaman bir istikamet, bir bağlam ve bir neden vardır. Bu da benim bitirmemi sağlar. O zamana kadar bu bir deneydir. Raftan alırım üzerine biraz daha çalışırım, sonra geri koyarım. 2 sene sonra bir daha çıkarırım; biraz daha çalışırım. Bir bitirme nedenim olmadıkça benim için her şey gelişme halindedir. Top Boy** gibi bir iş geldiğinde sıfırdan başlamam. Konuyu düşünür, raftan bir parçayı alır ve artık ne için olduğunu bildiğim için, nereye gideceğini bildiğim için onu bitirebilirim. Her zaman iyi bir albüm yapmak için iki önemli konu olduğunu düşünürüm. Son teslim tarihleri ve küçük bütçeler. Kötü albümler içinse son tarih olmaması ve sonsuz bütçelerdir. Çünkü o halde sonsuza dek oyalanıp, dalga geçebilirsiniz. Ünlü bir grupla çalışıyordum. Daha önce yaptıklarını da duymuştum ve “Üzerinde çok vakit harcıyorlar.” diye düşünmüştüm. Hepimizin bildiği kılı kırk yarılmış bir sound. Her detayla çok kereler incelikle uğraşılmış ve içinde hayat kalmamış. Biraz ’70’lerdeki İngiliz mutfağına benziyordu. Ben de bu grubu Londra’daki çok iyi bir İtalyan restoranına götürdüm. Önceden restoranın işletmecisiyle grubu mutfağa sokabileceğim üzerine anlaşmıştım. Burası çok ünlü, cool, kusursuz giyinmiş garsonlarıyla, iyi servisiyle, şık ve harika bir restorandı. Mutfağa gidiyordunuz ve cehennemden bir sahneyle karşılaşıyordunuz. İnsanlar koşturuyor, küfrediyor, havada yiyecekler uçuşuyor…Orada yemek yapılmasını izlemek inanılmazdı. Yüksek kalite malzeme tavada olabilecek en az zamanı geçiriyordu ve hemen tabaktaydı. Bu yemeğin tadı da taze, heyecan vericiydi. Hazırlığın hızını, içindeki hayatı hissedebiliyordunuz. “İşte bu şekilde albüm yapmalıyız.” dedim. Birkaç gün işe yaradı. (gülüyor)
Dinsel müzik
Beni en çok hislendiren müziklerin çoğu dinsel müzik. Bu teslimiyet hali ile ilgili olarak bu yüzden düşünmeye başladım. Neden bu müziği seviyordum? Başka müziklerde duymadığım ne duyuyordum? Sanırım bu müziği yapanlar tamamıyla angaje haldeler. Bunu egoist açıdan söylemiyorum. Orada kendilerini sunmak için bulunmuyorlar. Orada bir şey almak için bulunuyorlar. Bunun gökten geldiğini düşünüyorlar. Bense içten geldiğini düşünüyorum. Yine de onlar orada kendilerini bir şeye açmak için bulunuyorlar. Sevdiğimiz; açılmış bir insanın, bir şeyler almak isteyen, güvenen ve savunmasız bir insanın tınısı. Ben bu hissi şarkı söylerken hissediyorum. Klasik anlamda iyi bir sesim yok. Ama başkalarının sesleriyle iyi karışan bir sesim var. Çalıştığım herkese geri vokal yapıyorum. Genelde o arkadaki ben oluyorum. (gülüyor) Hatta geçenlerde bir gecede üç farklı sahnedeydim. Aynı gecede U2, Coldplay ve James’leydim. 3 farklı kıtada. Kendinize bu duygunun ne zaman geldiğini itiraf etmelisiniz. Belki utanç verici bir durumdur ya da bunu kabullenmek istemiyordur bir yanınız. Dediğim gibi bana şarkı söylerken oluyor. Şarkı söylemenin cool olduğunu düşünmeyi 35 sene önce bıraktım ve çok daha entelektüel arayışlara yöneldim. Ama kendime itiraf etmeliyim ki şarkı söylerken olmak istediğim insan oluyorum. Mesela elektronik müzik yapan biriyseniz sizin için de paslı, eski bir gitarda blues çalmaktır. Belki o hissi almak için yapmanız gereken budur.
*Tehdit edici bir ortamda vücudu kavgaya ve kaçmaya hazırlayan ve sempatik sinir sistemi tarafından başlatılan fizyolojik stres tepkileri.
**2011 yılında İngiltere’de yayınlanmış ve müziklerini Eno’nun yaptığı 4 bölümlük bir dizi. Uyuşturucu ve sokak çeteleri üzerinedir. khgv@hotmail.com