ETEĞİNDEKI TAŞLARI DÖKTÜ İNSANLAR


Röportaj: Utkan Çınar

Gezi Direnişi’nin en başından beri LGBTQ bireyler mücadelenin en başındaydı. Biz de Lambdaİstanbul LGBTQ Aktivisti Hasan Hüseyin Şehriban Karabulut ile kazanımları, umudu ve pek keyifli geçen Onur Yürüyüşü’nü konuştuk. Buyrun…

Öncelikle biraz da güncel olduğu için Gazdanadam Festivali’ni sormak istiyorum. Festival organizasyonunu herhangi bir aşamasında yer aldınız mı? Sonradan desteğinizi çektiğiniz haberlerine siz ne diyorsunuz?
Desteğin çekilip çekilmediği konusunda bir grup öyle bir şey açıkladıysa ondan haberim yok benim.

Öyle haberler gördük.
Sadece Yoğutçu Parkı’na katılacağız gibi bir karar vardı diye biliyorum. Ben bireysel olarak gittim. Başından sonuna kadar kaldım, konserleri de izledim. Belli bir kitle birçok şeyi kendi organize etti. Biz de kalkıp “içinde var olalım” demiyoruz. Karşı taraftan bekliyoruz daveti. Forumlarda da öyle. Bireysel olarak zaten katılıyoruz, ayrıca konuşmacı olarak da davet edilirsek LGBT hakları üzerinde konuşuyoruz. Gazdanadam’la ilgili şöyle bir düşüncemiz oldu ama: “Acaba direnişin başından beri olan insanlardan oraya çıkarabilirler miydi?” Hep üst tabaka. Halktan olan, o mücadelenin içinde yer almış insanları da çıkarsalardı...

Atmosferi nasıl değerlendirirsin peki?
Güzel bir kalabalıktı, ruh da güzeldi. Girer girmez her yerde sadece ay-yıldızlı bayrak görmek ve başka bayrak görmemek biraz garipti. İyinin kötüsü diyerek başından sonuna kadar kaldım, müzikleri dinledik, oturup muhabbet ettik. Bir sıkıntı olmadı. Bir ayrışma da olmadı aslında. Yoğurtçu’da takas atölyesi vardı o sırada, bir grup oraya gitti. Bir grup Sanatkarlar Park’ındaydı Lambda olarak. Biz de bireysel olarak Gazdanadam’daydık.

Peki özellikle parkın boşaltılmasından sonra bu tür organizasyonların yer, saat gibi seçimlerinde sıkıntı olduğunu düşünüyor musun? Geçenki iklim yürüyüşü mesela başta iyiydi ama sonra katılım çok düştü, çünkü herkes Taksim’e gidiyordu.
Ben de mesela Avrupa Yakası’nda yaşadığım için Kadıköy’de pek bir şeye katılamadım. İlk durağım her zaman Taksim ve Gezi Parkı’ydı. Tabii bazı ayrışmalar oldu. Çünkü ilk defa böyle bir şey yaşıyoruz. Buna rağmen iyi de bir koordinasyon olduğuna inanıyorum. Mesela Taksim Dayanışması’nın ilk olarak 4 erkek görüşmeye gitmesine tepki gösterdik: “Niye 2 erkek 2 kadın değil?” diye. Sonradan değiştirmeye çalıştılar. AntiKapitalist Müslümanlar, Feministler, Ermenilerle beraberdik. Veganlarla felan beraberdik. İç içeydik de bazı gruplar daha kopuk gibiydi. Biz daha çok kendi aramızda örgütlü bir şekilde ne yapabilirizi tartıştık. Biri Taksim Dayanışma’nın açıklamasına gidiyor, diğeri TMMOB’a gidiyordu. Sonrasında ortak alınan kararları birbirimize açıklayarak konuşmalar yapıyorduk.

Onur Yürüyüşü’ne gelelim. Nasıl geçti sizin için?
İlk 2000 yıllarında başlattığımızda 40 kişi vardık. Geçen sene 20 bin kişi katıldı. Bu sene de direnişin sayesinde biz yıllarca yaptığımız aktivizmi bir ayda yaptık. Birçok kişiyle tensel temasta bulunduk. Aslında farklı bir afişimiz vardı ama Nisan ayında temamızı, belirlemiştik adı da “direniş”ti. Beşiktaş’taki bir saldırı anında biri bizim LGBT’lerden birinin bayrağını alıp barikatın üzerinde sallamıştı. Biz de onu kullanmaya karar verdik. İnsanlarla o kadar çok temasa geçtik ki herkes LGBT’nin ne olduğunu öğrenmeye başladı. Gittiğimiz forumlarda bunu dillendirdik. Meydanın yürüyüşe ilk açık olduğu etkinliklerden biri de TransPride’dı bir hafta öncesinde. Sonrasında Onur Haftası’ydı. Sayılar veriliyor ama uçsuz bucaksızdı. Mükemmel bir kalabalıktı. Harika insanlar vardı. Çok güzel geçti. Hiç bir sıkıntı da yaşamadık. Sen yoksan bir eksiğiz dediğiniz için geldik dediler. LGBT olman gerekmiyor. Hayvan haklarını savunman için hayvan olman gerekmiyor. İnsanlar bizi tanıdı. Gezi Park’ında da LGBT Blok çadırımız vardı, orada yemek de veriyorduk. Orada birçok insan entegre oldu. Yanlış bildiklerini öğrendi. Anneler babalar geldi. Bir insan ilk defa bizim çadırımzda annesine açıldı. Çok farklı insanlar da geldi.

Direniş’le Onur Haftası’nın da yakın zamanlara denk gelmesi de iyi bir tesadüf oldu.
Her şey cuk oturdu hakikaten. Tabii ama keşke direniş daha önce başlasaydı da Emek Sineması’nı da kurtarabilseydik. Bizim nedenimiz sadece Gezi değildi. Biz Pınar Selek için de Hrant Dink için de Haydarpaşa, Tarlabaşı için de oradaydık. Sadece kendi haklarımızı değil herkesin haklarını düşünüyoruz.

KONDA’nın park ile ilgili araştırması önemliydi. Yaş ortalaması, ideolojik bağın olmadığı gibi konular açığa çıktı. Bir yanıyla hükümetin olayın ne kadar az ayırdında olduğunu görürken bir yandan da üzücü bir tablo. 28 yaş ortalaması ve hiç dışarı çıkmamış bir kuşak. Sence bu insanlar eve girer mi artık? Geleceği nasıl görüyorsun?
Ülke olarak “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kafasında olduğumuzu düşünüyorum. Kendine dokunmadığı sürece kimse kalkıp da bir şeyin mücadelesini vermiyor. Birkaç ağaç için gelerek aslında eteğindeki taşları döktü insanlar. Devletin uygulamaları, 15 yaşında evlilik, 3 çocuk uygulaması, yatağına girmesi, içtiğin alkol vs. Aynı devam edeceği konusunda çok emin değilim. Birçok yürüyüş yapıyoruz ve bize gelen tayfa belli. Ama en azından bir değişim olacağına inanıyorum. Kötü düşünmemek gerekiyor. Az da olsa bir şeylere temas ettik. Burada yapılan bir hak ihlali ve bir gün senin de başına gelebilecektir. Devlet bunların hepsi teröristtir dediğinde insanlar dağdaki insanları çok iyi anladılar. Etrafımda birçok kişi şimdi onların niye dağa çıktığını anladığını söylüyordu.

‘80’lerden itibaren hak arayışları söz konusu olduğunda LGBT bireyler hep ön saflardaydı. Doğal olarak çok gelişmiş bir eylem pratiğiniz ve tecrübeniz var. Gezi Parkı’nda da ilk andan itibaren nöbete katıldınız ve daha müdahaleler başlamadan bile oradaydınız. Keza ilk ağaçlar sökülmeye başladığı anda da. Ülkedeki hak arayışı mücadelesinin başından itibaren Gezi Parkı’na ulaşan süreçte hep ön saflarda olmak çoğumuzun daha yeni deneyimlediğimiz ve empati kurmaya başladığımız bir durum. Öncelikle LGBT bireyler perspektifinden bunca zamandır deneyimlediğiniz mücadele ve örgütlenme alanını anlatabilir misiniz?
Lambdaİstanbul ’92 yılında kuruldu. 40 kişilik falan bir topluluktu. 2002’de devlet, Türk aile yapısına uymuyoruz diye dava açtı bize. Temyizde kazandık, hâlâ devam ediyor. LGBT üyeleri devlet, toplum tarafından sürekli ötekileştiriliyor. Trans bireyler mesleklerini icra edemiyorlar. Zoraki olarak da seks işçiliği yapan var, isteyerek de. Doğduğumuzdan itibaren hep bir şeyin savaşını veriyoruz ve kaybedecek bir şeyimiz yok. Aileye açılmaydı, kendini kabul etmeydi, sonra teker teker aile bireylerinin ve çevrenin seni kabul etmesiydi. Hep tırmalayarak bir yerlere geliyorsun. Bu yüzden yürüyüş veya eylem yapmasını, ses çıkarmasını çok iyi biliyoruz. Bastırılmış duyguları dışa vurmak için hep dışardaydık. Sadece İstanbul’da değil tüm şehirlerde örgütlü durumdayız ve bir sıkıntı olması halinde aynı anda basın açıklaması yapabiliyoruz. Sustuğunda üzerine gelecekler. Bizim politikamız aslında trans bireyler üzerine. Ben bir gey birey olarak hayatımı idame ettirebilirim ama trans bireyler parasını verip alışverişini yapamıyor, sokağa çıktığında polis tarafından bonus, kadın kılığında dolaştığın için trafiği ihlal ediyorsun sana 69 TL para cezası, uygulamasına maruz kalıyolar. Devlet senin üzerinden pezevenklik yapıyor aslında. 10 dakikada 3 ayrı polis para cezası kesiyor ve onların da rütbeleri artıyor. Tecavüzcüyü, gaspçıyı yakalayamadığı için. Konuyu da dağıttım ama. Şimdi SPOD (Sosyal Politikalar Okulu) diye de bir derneğimiz var. Burda da bizim hak ihlalleri durumunda avukat işlemlerimiz oluyor, avukatlarımız bize yardımcı oluyorlar. Devletin yaşlı trans bireyleri huzurevlerine alması gerekiyor mesela. Biz onlar için 5 kişinin kalabileceği bir ev açtık. Devletin yapması gerekenleri biz kendi içimizde hallediyoruz. ‘92’den beri herkes burada gönüllü olarak, 5 kuruş para almadan çalışıyor ve burayı ayakta tutuyor. Yok sayıldığımız için daha fazla ses çıkarıyouz. Rengarenk kıyafetlerimiz ve sloganlarımızla. Biz ön planda olmayı sorun etmiyoruz. Başımıza ne gelirse gelsin artık. Bundan fazla ne olabilir ki düşüncesiyle belki de.

Devletten hiç bir dialog çabası gördünüz herhangi bir şekilde?
Devlet en son zaten LGBT bireylerin olmadığını söylemişti. Melih Gökçek demişti. Osmanlı’ya bir dönüp bakalım gerekirse. Biz topraktan doğmuyoruz. Ben de sözde heteroseksüel bir çiftin gey çocuğuyum. Evlilik yasakları koyuyorlar. Benden askerliğimi istiyor bu devlet. LGBT olduğumu söylediğimde de anal pozisyonda yüzüm gülerken gözükecek bir fotoğraf istiyor. Bunu kaldırdılar artık Almanya’daki bir haberden dolayı. Gelişme budur belki. Şimdi 600 soruluk bir test ile yanında bir aile bireyiyle seksüel bozukluk yüzünden askere gidemeyeceksiniz raporu veriyorlar. Gene ötekileştirerek yapıyor bunu. Bir gey veya trans birey de mecliste olmalı. Bence korkuyorlar LGBT bireylerden. Çünkü hepsi çok başarılı ve çok iyi yerlerdeler. Devlet ise trans cinayetlerini işleyenlere tahrik indrimi vererek dışarı çıkartıyor. Kadın cinayetlerini, tecavüzleri de biliyoruz.

Gezi direnişinin bir ideolojisi olmadığını konuştuk ama bunun sonuçta bir sandık yönü de olacak. Tabii ki “sadece sandık” değil ama bu işin bir mecliste yer alma kısmı da var. Bu konularda desteğini gördüğünüz veya yakın ​durduğunuz partiler var mı? Bir umut var mı?
Biz öncelikle cinsiyet kimliği üzerine maddelerin anayasaya girmesi ve hukukumuzun korunmasını isityoruz. Buna destek verenler ise BDP ve CHP. Sırrı Süreyya zaten bizim yürüyüşlere gelen ve ailelerle yürüyen birisi. Her partiye oy verenler var; ben de yıllarca CHP dedim ama onların da benim için varlığının hoş olmadığını farkettikten sonra şimdi ya Bağımsız ya da BDP diyorum. Çünkü yine orada ötekileştirilmiş bir grup olduğu için. Boş kullanmayacağım çünkü karşı tarafa gidecek. Ayrıca seçimler de düzgün yapılmıyor ki. Ben de çalıştığım için gördüm gözümle. CHP önde giderken bir elektrik gitti geldi, çat AKP önde çıktı. Beyoğlu’nda çalışmıştım. Gözümle ellerimle saydım oysa ki.

Gezi ile başlayan direnişin hemen her safhasında hep en önde, en aktif yapılanma olmanıza rağmen Onur Yürüyüşü’ne kadar süreç içerisindeki öneminiz sanki biraz göz ardı edildi. Bu her nefret cinayetinin sümenaltı edilmesinde, mücadele alanında öncelik sırasına girememekte ya da kısıtlı bir grup insanın konuyu dert edinmesinde de gördüğümüz bir durumdu. Ama bu direniş öyküsünde sizler yine isimsiz kahramanların arasında yer aldınız çokca. Ama Onur Yürüyüşü’nün bulduğu destek aslında süreç içerisindeki öneminizin farkına varılmasının da bir işareti belki de. Gezi’nin yaşamlarımıza kattığı empati, paylaşım, dayanışma ve belki de en önemlisi, buluşma açısından bakarsak LGBT hareketinin mücadele alanında bu direniş bir şeyleri değiştirdi mi?
Öncelikle kadın bedeni ve LGBT ile ilgili seksist söylemler vardı. Belli yazıları feministler sildi. Söylemler ve insanların bakış açıları değişti. Hiç biraraya gelmez dediğimiz insanlar translarla yanyana geldi. Kafanızdaki bütün önyargıları silin ve sıfırdan başlayın dediğimizde pazar günü o kalabalık bu yüzden o kadar çok oldu. Taraftarlar “Biz ne diyeceğiz o zaman?” diyorlardı. (gülüyor) “Delikanlı İbneler Burada!” diye slogan attılar bize en son. (gülüyor) Herkes gayet dikkatli oldu. Bu da çok hoşumuza gitti.

Favori duvar yazın, sloganın neydi?
“Demirören yıkılsın, Tayyip altında kalsın.” Diğeri de “Kediyi bile evde zor tutuyoruz”. Yürüyüşe gelen herkese de teşekkür ederiz.