Gezinin Zeitgeistı
Nazlı Kalkan
Tanrıyla yaşayan ilk hermitler, en kalabalık dünyanın, ruhlar dünyasının sahipleriydi. İster tutuklu, bir günahkar ya da bir sakat olsun, insanın ilk düşüncesi şudur; bir kader ortağı bulmak. Yaşamın kendisi olan bu itkiyi doyurmak için insan bütün direncini, gücünü, tümel yaşamının enerjisini kullanır. Bu ezici özlem olmaksızın şeytan kendine arkadaş bulabilir miydi? (Balzac, the inventor’s suffering)
2013 Taksim Gezi Parkı Protestoları. Bir ay içersinde kendini vareden bir olgunun başlangıcı, amacı, devamı üzerine gazeteciler, toplum ve siyaset bilimcileri, ekonomistler, vatandaş, esnaf, genç, genç işadamı, hükümet, polis, asker, doktor, yazar, eldiven, ayakkabı... Hepsinin olaya farklı bir bakış açısı var. Bazısı uyguladığı şiddeti ussallaştırmak için, bazısı hareketsizliğini rasyonel hale getirmek için, bazısı korkusunu dile getirdiğinden ya da getiremediğinden açıklıyor yorum yapıyor ya da yapmıyor. Fakat bir biçimde etkileniyor. Aslında bir biçimde çabamız kendi gerçekliğimiz üzerinden süreci yorumlayarak kendi varoluşumuza bir mana kazandırmak. İnsanın ilkel varoluşundan bu yana sorduğu ve modern çağda unutulan bir soru ile: Neden? Neden bunları yaşıyoruz? Komplo teorileri, uluslararası sermayenin uluslararası oyunları, beşinci darbe girişimleri, barış sürecini baltalama çalışmaları, ayyaş-çapulcu-apolitik gençliğin birikmiş öfkesi, aylar öncesinden alınan istihbaratlar, olayları yorumlarken bakılması gereken bir perspektif olarak dem vurulan devlet aklı...Olaylara kitlesel perspektiften bakmak elbette önemli olmalıdır, ancak bu yazıda olduğu gibi sürece psikolojik açıdan bakma çabası içine girersek, yaşamın sadece bireysel kişide yaşanabileceği gerçeğine bakmak zorunda oluruz. Yani; Erich Fromm’un vurguladığı gibi, ‘’kitlelerin yaşamı’’ diye bir şey yoktur, yaşam bireysel bir çaba ve anlam içerisinde devinir. Ne yazık ki; çağımızda yaşama yaklaşım giderek daha çok mekanikleşmektedir. Kitlesel bakış açısı insanlara canlı birer varlık olarak değil, istatistiksel veri olarak bakmaktadır. Modern çağda içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur. Bürokratik sistemler özgürlüğün gerçekleşmesinin tek ölçütünün oy verme eylemi olduğuna inanır. ‘’Sandıkta buluşuruz, yüzde elliye selam olsun’’ diyen iktidarın hissedişi de tam olarak bu şekildedir. Ancak; özgürlüğün gerçekleşmesi sadece yasal oy kullanma eyleminde değil; ayrıca gündelik etkinliklerinde, işinde ve başkalarıyla olan ilişkilerinde de kendi yaşamının ve toplumsal yaşamın belirlenmesine aktif olarak katılıp katılmadığındadır. Sanıyorum bu durum Gezi Parkı’nda bir şekilde ‘’orada durmuş’’ kişilerin ifade ettiği ‘’içim şimdi daha rahat, artık başım daha dik yürüyorum’’ duygusunun altındaki motivasyonu açıklıyor. Nedeni her neye evrilmişse evrilsin, insanlar sokakta olmak, bir biçimde eylemde bulunmaktan dolayı sistemin içerisinde aktif olarak varolma duygusunu tatmışlardır ki; bu bebekliğimizden beri bütün ilişkilerimizde kendini gösteren ve fakat inatla yadsıdığımız en temel ihtiyacımızdır. Dolayısıyla, şimdiye kadar konuşulan nedenlerden ziyade bu hareket salt siyasi alana sıkışıp kalan çağdaş demokrasinin bireyin ruhsal ihtiyaç ve gelişimini görmezden gelmesine karşı oluşmuş ruhsal bir harekettir. Bu aşamada dünyada gördüğümüz benzer hareketlerin olması da bireyin, bireysel varoluşunun fark edilmesine yönelik bu teoriyi doğrular niteliktedir.
Bu farkındalık ve anlam süreci bir ay içersinde nereye dokundu ve nasıl şekillendi? En yakın görünen nokta kişinin önce korkularıyla yüzleşmesindeydi. Dostoyevski Karamazov Kardeşler’inde bu korkuyu şöyle dile getirir: ‘‘Korkuya kapılan birey, kendi özünü bağlayabileceği birisini ya da bir şeyi arar; artık kendi bireysel özüne katlanamaz ve fanatik bir yoldan bundan kurtulmaya ve yine özünü sırtından atarak güvenlik duymaya çalışır.’’ Ben sabah dokuzda işime gidip sistemin dişlisi içine hapsedilirken, direnişin akışı içerisinde akşam yediden sonra sıcak eylemin saflarında önce korkumla yüzleşme; daha sonra da otorite figürü ile ilişkimi şekillendirmek üzere kendimi ifade etme fırsatı yakalamış oluyorum. İçsel dünyamda kırılan bu rutin bütün davranışlarıma yansıyor ve yakın çevremle ilişkimi şekillendiriyor. Dolayısıyla, bireyin kendi korkusu ile yüzleşerek kendi içindeki otorite figürü ile ilişkiye geçtiğini söyleyebiliriz. Hatta otorite figüründen önce hareket, Erich Fromm’un sözünü ettiği özgürlükten kaçış mekanizması olarak kendi dinamiklerimizdeki otortitecilik, yıkıcılık ve robotsu uydumculuk sürecine karşı bir uyanmaya evrilmektedir.
Karşımızda duran ‘’lider’’ kimliğindeki otoriter figürlerin, sadomazoşistik bir kişilik örüntüsüne sahip olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani birbirine geçişmiş bir halde sadistik ve mazoşistik eğilimleri sergilerler. Sadizm ilişkisinin özünde, bir başka insan ya da canlı üzerindeki egemenlikten alınan haz vardır. Dolayısıyla sadistik yönelimdeki kişi aynı zamanda egemenlik dürtüsünü gerçekleştirdiği nesneye bir açlık içerisindedir. Bu ilişki bebeğin memeyle kurduğu ilişkinin aynısıdır. Aynı zamanda sadist lider, sadist olarak bir başkası tarafından yutularak güvenlik aramak yerine, başka birini yutarak güvenliğini elde etmeyi başarmış olan kişidir. Bu şekilde başka birini yutarak, yutulmak korkusundan kurtulur. Ya kurban ya da zalim olacağı bir düzende zalim olmayı seçer. Bu itki, son zamanlarda konuşulan, özellikle kendi eski tabanının eleştirdiği gibi, Başbakan’ın bir zamanlar mazlum olup da; neden şimdi bir zalim gibi davranmasının altında yatan güdülenmeyi açıklayabilir. Sadistik ve mazoşistik dürtüler hepimizin içinde varolan dürtülerdir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta içimizdeki sürecin farkında olunması gereken noktadır. Arno Gruen’in içimizdeki nefretin kökenlerine dikkat çektiği kitabında, insanların neden başka insanlara acı çektiridiğini anlamak istiyorsak; önce kendi içimizdeki tiksindiğimiz şeylere bakmanın gerekliliğinden söz eder. Zira bir başkasında gördüğümüzü sandığımız düşmanı ilk önce kendi içimizde aramamız gerekir. Dolayısıyla, bu cümleyi düşünürken demokratik talepler doğrultusunda gördüğümüz anal saldırgan dürtüleri taraflara bakmaksızın şöyle bir aklımızdan geçirebiliriz. Yaşadığımız açık şiddet olaylarından daha sembolik ve gizlenmeye çalışılan şiddet dürtüsü olarak, duvarlara çizilen penis resimleri, biber gazına alternatif olarak sunulan anal bir eylem olarak: osurmak, sıçmak ile ilgili söylemler, başbakanın anal konuşmaları, hatta bir sevgi ifadesi gibi görünen aslında otoriteye karşı bir nefretin bastırılmış haline işaret eden ‘götünün kılı’ meselesi ve diğerleri...
Yine de bu işaretler bizi bir yeri sorgulamaya götürebilir : eleştirel düşüncemizinin ilk olarak ebeveynlerimiz tarafından baskılanarak robotsu uyumun ilk tohumlarının atıldığı erken çocukluk dönemimize... Ne var ki; robotsu uyumumuz açık bir otoritenin baskısı altında değildir o bizim içimizdeki süreçtir. Bilincin yöneticiliği dışsal otoritelerden daha acımasızdır, çünkü birey bilincin isteklerini kendi istekleri olarak hisseder.
Diğer yandan anal yıkıcı dürtüleri olan kişilere, gruplara rağmen saldırganlığa karşı açık bir duruş sergileyen kişilerin hareketi, işte bu kendi içimizde varolan otoriteciliğin, yıkıcılığın ve robotsu uydumculuğun farkına vardırabilecek bir harekete götüreceği fikrindeyim. Bunu ancak sakin kafalar gerçekleştirebilirdi. Yani şimdiye kadar daha kaliteli ve zengin bir hayat için durmadan koşuşturmanın tersine: Durmak.
Bakmak ve düşünmek için: Durmak.
Asıl hareketin sakinliği ve saldırganlıktan bu denli uzak duruşu akla Sherif tarafından yapılan bir sosyal deneyi getiriyor: Bu ünlü deneyde bir grup genç insanda saldırganlık yaratılır, fakat çocuklar çamura saplanan bir arabayı kurtarmak gibi ortak bir görevle biraraya gelince saldırganlıklarını unuturlar. Çünkü burada temel güdü olan anlam isteminin varlığı devreye girer. Bu bir grup için yapay olarak oluşturulmuş bir deneydir. Hareketin heyacanı tam burada; bu kadar büyük bir kitlenin sanki bir sosyal deney gibi -ki sosyal deneyleri de şaşırtan sonuçlar verdirecek biçimde- beraberce bir mana bulmuş olmanın verdiği sukünet, digergamlık ve varoluşun farkındalığıyla bu gün geldiği noktada, coşku ile su yüzüne çıkan bir yaratıcılık evresinden sonra durdu. Şimdi durup düşünmenin sonucu olarak da forumlarla fikirleri konuşuluyor.
Garip bir biçimde, hareket ruhsal gelişim açısından tıpatıp aynı şekilde bir bireyin çocukluktan çıkıp ergenlik sürecinde yaşadığı otorite ile çatışması ve daha sonra kimlik oluşturma evresinde ne yaşıyorsa öyle ilerliyor. Garip tarafı, çok hızlı ve bu kadar net bir gelişmenin olmasındadır. Kitle teorisyenleri bu planlı ve hızlı ilerlemeyi dışsal güçlere bağlayacak, ya da belki başka senaryolar oluşturacaklardır, belki de daha gerçekçi bir siyasal görüş mevcuttur. Ancak her dönemin kendi zamanına özgü bir zeitgeist’i vardır. Şu an içinde bulunduğumuz zeitgeist, sanıyorum bizden bu uyanmayı ve yüzleşmeyi istiyor ve doğal biçimde hızla ilerliyor.
Teorim, bu fırsatın doğru değerlendirip zeitgeist'ın doğru okunması ile, özellikle bireysel ve toplumsal olarak faydalanmak gerekliliği üzerinedir.