Ayrık ile Od
Sarp Keskiner
Günlerden birgün, evin yanında uzayan meyva ağaçların bulunduğu teraslardaki kuru otları yakmaya niyetlenmiş idim. Karar verici bendim; otlar yanacak, ortalık tertemiz olacak ve böylece can sıkan o ayrıklar yanıp giderken ben de bir sigara tellendirip o ayrıksıların yanıp gidişini izleyecektim. Sistem temizliği.Ateş yakmaya dair çok kadim ve bir o kadar net bazı kurallar vardır: Ateşi yakmayı planladığınız alandaki toprağın tavının ne durumda olduğu, o toprağın üzerinde baskın olarak hangi tür bitkilerin bulunduğu, hangi bitkinin ne kadar hızlı tutuşabileceği ve tüm bunlara göre, ateşin etrafına ne kadar hızlı yayılacağını hesap etmek bir zorunluluktur. Örneğin: Ortamda ayrık çoksa, dirençli o gövdedeki nişasta miktarını hesaba katmanız gerekir. Rizomlu gövdesinde bolca nişasta bulunduran ayrık otu, siz çakmağı çakar çakmaz yavaştan ateş alır ama ardından “venceremos!”, “venceremos!” diye öterek öyle bir yanmaya başlar ki, en öz deyimle elde çapa, yangınınızı söndürmek için götünüz tutuşur. Kuşkonmaz da öyledir: Gençken yabani filizini toplarsınız ama öyle o hızlı serpilir ve dikenleşir ki, o dikenleşme hızına imanınız şaşar. Dikenleştiği kertede müthiş bir hızla ateş alabilen kuşkonmaz, pasta üstü maytapları aratmakla kalmaz; inanın ki Devlet Bahçeli’nin cidden çok sinirlenmiş, en distorte haline benzer yanarken. Etrafında da ne var ne yoksa da yakar gider. Mevzubahis, ateş yakıp otları ve ortamı temizlemek ise vur dersen vurur, öldür dersen öldürür.
Bahis bu iken ayrıca, şunu da hiç unutmayın: Üstü yeşil bir otluk alan görürsünüz. Kenarında bir mevsim öncesinden kalmış bir grup kuru ayrık otu vardır. “Ohooo, eski otlar” der ve eski paradigmalar üzerinden o otları yakarsam şu olur, bu olur diye hesap yürütmeye kalkışırsınız. Hesap yapmaya en yetkin sizsiniz ya; ahmakça o ayrıklı alanı çakmaklayıverirsiniz. Derken ateş, o yemyeşil otların altından öyle şeytanca hızla yürür ve etrafında ne varsa hepsini yakar geçer ki, “yahu burası yaşıl idi” derken işi eni konu yangına bağlarsınız. Başıma geldiği için biliyorum. Ondan kelli, olup biteni size bu kadar rahat cümleleyebiliyorum. Yangını söndüreceğim derken bir çift ayakkabı ile pantolonundan olmuş kişiyim.
Hem sonra hiç ama hiç unutmayın: Ateş yanar yanmaz, yanına yoldaş olarak ilk rüzgârı çağırır. Rüzgârı ardına alan ateş sönmeye direnir. Üstelik ne kadar isterse o kadar uzun direnir. Söndürdüğünüz yerin soğuduğunu sandığınız anda, ateş; mini minnacık bir kıvılcımla canlanıp en ummadığınız yerleri hızla yakmaya devam eder.
Ateş direnir; rüzgâr ise o direnişi ateşler. Bunu hiç unutmayın.
Bu kertede aklıma, bizim buralarda bir süre durmuş Garga Memet geliyor. Garga Memet; sazlıkları ve gürleri (böğürtlenleri) olur olmaz yakarak kendine eğlence yaratmaya pek meraklı biri idi. Bir Haziran ortası, bellediği sazlıkları ateşe verdi ve sigarasını tellendirip yangının seyrinden keyifler devşirmeye koyuldu. Garga Memet’in pek tutkunu olduğu bir de iti var idi. Çok severdi itini. Sazlıklar ve gürler ateşi alabildiğine alanda, yangın ummadığı derecede büyüdü. Balık peşinde koşan itinin yangında yanmış kemiklerini toplamak, yine Garga Memet’e düştü.
Bir de ortalığı ateşe vermeye meraklı iseniz şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: Ateşlediğiniz yerde zaten yaşayan kim var ise böceğinden semenderine, tatalasından deve dikenine; ortam hesabını sizden bir sezon sonra çok acı sorar. Siz “ortamı temizledim alimallah” falan diye takılırken, bir bakarsınız ki; ortam duruma çok fena hakim olmuş. Siz kafanıza göre bir gül bahçesi hayal etmişsiniz; oysa o bahçeyi ayrık, devedikeni, domuz pıtrağı, sirken falan basmış meselâ...
Alanları ateşe verdiğinizde gökteki kuşlar hemen bağrışmaya başlıyor: “El pueblo, unido; jamas sera vencido!”.
Ben İspanyolca falan bilmem. Kuş dilini zaten anlayamıyorum ben... Portekizce’ye ise oldum olası çok hayranım. Bilhassa; Brezilya Portekizcesi’ne...