Fotoğraf: Mehmet Kaçmaz

Günaydın


Alper Bakıner

14 Haziran 2013 tarihinde radikal.com.tr’de yayınlanmıştır.

Böylece on iki eylülün sonuna geldik. Tam kalbinden vuruldu kahpe; referandumlardan yahut yalan dolan davalardan değil, odalarına kapatıp pamuklara sarmaladığı kendi öz bebelerinden yedi en son ve en öldürücü darbeyi. 30 yıldır bize ne olduğunu anlamaya çalışan fikir erbaplarını da ters köşeye yatırarak, o yaşlarımızı fena halde özlettiler bize.

İsmi bende kalsın, bir ahbabımın birinci ağzından dinledim; ilk Ruhi Su cenazesinde delinir gibi olmuş kefen, ben daha küçükken. Umarım size de anlatır bir gün, o cenazenin namazını kıldıran imamın dervişlere taş çıkartacak zikirlerini; o hâlâ dünyayı batırmakla meşgul Orhan Baba’nın polisten elma toplar gibi insan arakladığı güzelim ellerini; ‘orantısız zekâ dini’nin ilk müritlerinden olan o iki isimsiz tiyatrocuyu mutlaka dinlemeniz lazım. Mümkünse bir rakı sofrasında.

Sonrasını ben biliyorum artık. Seksenlerin sonlarındaki bitimsiz arayışlara ucundan yetiştim mesela. 1990 yılının büyük madenci grevini günbegün takip ettim gazetelerden virgülüne kadar. 92 Newrozu’nda direkten döndüm lakin yüz bin kişi bir arada ne demekmiş, görmüş oldum. Sivas kıyımından “Yok artık” diye kalktığımızda bir umuttur geldi, olmadı. Cânım Metinim’in canına kıyıldığında on binlerce kişiyle beraber sokaklardaydım. Susurluk kamyonunun peşinden aylarca koştuk, yine olmadı. ‘Hayata Dönüş’te bininci kez kahrolduk. Hrant’ın katline olan öfkenin o güzelim kendiliğindenliği bir güvercin gibi kabarttı bizi… Olmadı diyeceğim… Yok yok. Hepsi birden geldi şuracıkta oldu işte.

Ama bu kalkışmaların hiçbirine benzemiyor şimdikisi. Tuhaf bir şekilde başka bir şeye benziyor. Şu aralar herhangi bir gün parkta sabahlayıp ve yahut şöyle okkalı bir-iki saat geçirip 99 depremini hatırlamayanınız var mı? İnsanlığın bugüne getirdiği belki de en sihirli oluşun; sorgusuz sualsiz ‘dayanışma’ halinin bu topraklarda zuhur ettiği nadir zamanlardan birisiydi o. Öyle sevmişti ki insanlar bu hissi; depremden aylar sonra, ocak soğuğunda dahi, ana yol kenarlarına çattıkları çadırları sökmeye elleri gitmemişti. Ben de o vakit Gezi Parkı’ndaydım işte. Depremden sonraki bir hafta boyunca, yorgan döşek… Ama kim uyur Allah aşkına, bunca birikmiş hikâye varken. O ağaçlar var ya o ağaçlar; artık her biri birer anıt olmuş o ellerinden öptüklerim. Emin olun, o hikâyelerin hepsini ezbere bilirler.

Hâlâ akıllar almıyor yine de. Hadi o 99’daki dayanışmanın elle tutulur tetikleyicileri vardı; büyük bir acı ve can korkusuyla birbirlerine sokuldu insanlar.

Ya şimdi?

“Lan ne oldu?” diyor bütün devlet büyükleri. “Ne yaptık biz bizden öncekilerden gayrı?” “Üç-beş ağaç için…” diye kafalarını kaşıyıp duruyorlar.

Yok yahu üstünüze alınmayın. Sizin kaşınıza gözünüze değil bu isyan. Nöbetini devraldığınız ve maşallah ne vakittir sürdürdüğünüz, üstünde lütfen birkaç ufak tefek rötuş yaptığınız 33 yıllık ‘toplum mühendisliği’ rejiminin sonunu müjdeliyor; sadece bu kadar. Korkmayın da. Hiç mi hiç gözleri yok koltuklarınızda. Hiçbir gerçek isyan, ‘Meclis’ yahut ismi her ne ise kasvetli bir dört duvar arasını hayal etmez. Derdi günü sokaktır. “Özgür bırakın artık” diye fetva buyrulan sokak. Hey Allahım! Hiçbir şey anlamamışlar bu hayattan.

Şimdi gri gökyüzünün altında başı öne eğilmiş insan manzaralarına son! Kahkahalarıyla akıyorlar dört bir yandan. Bir de alay mı ediyorlar ne? Sanki 15 yıldır bunu istedikleri zaman yapabilirlermiş de tenezzül etmemişler gibi.

Kendisini bitirecek tek gücün çatık kaşlı, ciddiyetinden yanına varılmayan solcu abiler olduğunu sanacak kadar ahmak 12 Eylül kafasının, öyle olmasınlar diye bile isteye yarattığı ‘odasında tek başına’ nesli. Kafası kıyak ama en çok da yastığının başucuna kadar girme densizliğini göstermiş o güzelim şarkılardan. Azaltıla azaltıla kıymeti arşa varmış ‘iki muhabbet’le cilalanmış. Kimliksizleştireceğim derken ‘yanlışlıkla’ kimliksizliğin tarifsiz güzelliğiyle bezenmiş.

On iki eylül sabahı dondurulmuş…

Nicedir kısık ateşte erimeye duran… Sonra bir hamle ettiler ki hafız; dört bir yana saçıldı sular. Biz de güzelim 13 Eylül sabahına uyandık nihayet. Günaydın.