Kılavuzu Karga Olanın


YAYIN


Philip K. Dick’in ilk romanı yeniden Türkçede. Daha önce Uzayda Suikast ve Suikastçı isimleriyle iki kez basılan Uzay Piyangosu (Space Lottery), son dönemde PKD’nin 7 kitabını hak ettiği özenle basan Alfa Yayınları’ndan, Defne Akçınar çevirisiyle çıktı. Rastgelelik üzerine kurulu bir piyango sistemiyle herkes dünyayı yönetmek için eşit hakka sahiptir. Haklın en büyük eğlencesi ise bir suikastçı dünyayı yöneten kişiyi yok etmeye çalışmasını izlemektir. Bireyselliği ortadan kaldıran güçlü şirketler, uzay yolculuğu, andoridler, telepatlar arasında Ted Benteley tüm oyunun kurallarını değiştirmek istemektedir.

FİLM

İngiltere’nin, eleştirmenleri sıklıkla kutuplaştıran yönetmenlerinden Sally Potter bu sefer herkesin beğendiği bir filmle karşımızda. The Party için aslen bir tiyatro oyunu diyebiliriz. Tek mekân ve tek gecede geçen yapım, siyasetteki başarılı terfisini dostlarıyla kutlamak isteyen bir politikacı ve ortaya dökülen birçok sırrı odak noktasına alıyor. Siyah beyaz kotarılan yapımda özellikle Cillian Murphy ve Timothy Spall gibi usta isimler kendilerinden bekleneni veriyor. 80 dakikalık kısa yapım çok iddialı değil ama bu tarz filmlerin de arada iyi gittiğini söylemeli.
The Current War geçtiğimiz yılın heyecanla beklenen yapımlarından biriydi. 2015’te Sundance’te pek sükse yapan Me, Earl and the Dying Girl ile tanıdığımız Alfonso Gomez-Rejon’un Tesla, Edison ve Westinghouse arasındaki elektriğe hükmetme savaşını alan tarihi filmi Benedict Cumberbatch, Michael Shannon ve Nicholas Hoult gibi kuşağının en yetenekli isimlerini biraraya getiriyordu. Aslında geçen aylarda görücüye çıkacaktı ancak filmin Weinstein gubundan yayınlanacak olması bildiğiniz taciz skandalıyla birleşince net bir vizyon tarihi belirtilmiş değil ama yakın zamanda da bir şekilde yayınlanması bekleniyor. Bu tatsızlığı saymazsak aktörler iyi, konu ilginç.

DİZİ

Aslında buraya genelde izlemiş veya izlemekte olduğumuz dizileri yazıyoruz ama Aralık ortasında yayınlanacak heyecan verici bir proje için biraz kâhinlik yapmakta sakınca görmüyoruz. Bu aralar pek revaçta olan suç belgesellerinin atası olan 1988 tarihli The Thin Blue Red Line’ın yönetmeni ve son yıllarda çokça ilgi çeken Joshua Oppenheimer belgesellerinin yapımcısı olan Errol Morris’in elinden çıkan 6 bölümlük Wormwood bu yılın kalburüstü işlerinden biri olma umudunu veriyor. Eric Olson’un babasının gizemli ölümü 60 yıl süren çözme çabası konu edilirken, Amerika’nın Soğuk Savaş sırasında başlattığı MK-Ultra programı ve CIA’in beyin kontrolü planlarına da dokunuyor. Gerçek görüntüler ve anlatımların yanı sıra; Peter Sarsgaard, Molly Parker, Tim Blake Nelson gibi isimlerin de yer aldığı canlandırmalar da var. Konu ve stil çok şey vaat ediyor. Bakalım. 
Dark Netflix’ten bir Alman güzelliği. Stranger Things’in nostalji pornosuna dönüşmüş hali sizi pek tatmin etmediyse, Dark çok benzer bir işi Avrupalı soğukluğuyla başarıyla hallediyor. 2014’te çektiği, Mr Robot-Fight Club tadındaki Who Am I – Kein System ist sicher ile isim yapan yönetmen Baran bo Odar ve Jantje Friese’nin elinden çıkan yapım, Almanya’nın nükleer santraliyle meşhur bir kasabasında geçiyor ve zamanda yolculuk üzerinden işleyen yapım takibi ilgi isteyen dolambaçlı senaryosuyla, düşük tonlu oyunculuklarıyla toptan izleme yapılması zevkli bir iş. Aktörlerin gençlikleri ve yaşlılıkları arasındaki tutarlılık da takdire şayan. Nordic Noir ve Twin Peaks soslu sinematografisi de dertsiz.
 


ALBÜM

En son Paradise Papers’da Litvanya’daki bir alışveriş merkezine yatırım yaptığı ortaya çıkan Bono’yu görünce artık ne hissediyorsunuz? U2 gerçekten de bir tez konusu olabilir. Dünyanın en popüler ve başarılı gruplarından birinden 20 senede acınacak duruma düşmeyi nasıl becerdiler. Bunu ego ve halktan uzaklaşma olarak açıklayabiliriz. Ya da başka iş yapmayı bilmediklerinden mi? Çoğu insan Achtung Baby’den beri iyi albüm yapamadıklarını söyler. Zooropa’ya saygısızlık yapmadan katılınabilir bu kanıya. Yani kısaca 1993’ten beri, yani 25 yıldır. Ama son albümleri Songs of Experience’ı (tecrübe şarkıları ya, biraz izan) tecrübe edince 2001 tarihli All That You Can’t Leave Behind başyapıt gibi tınlıyor. 9 tane prodüktör’ün listelendiği albümün kayıt süreci de 3 yıl. İsraf değil midir? Ama bir yandan da bir önceki, aniden iTunes’da beliriveren Songs of Innocence’ten (bu da masumiyet ha?) daha iyi. Gerisini siz düşünün. Akranlarından kimse bu kadar zorlamıyor. Rock n’Roll öldüyse onun baş katillerinden biri U2 oldu maalesef. Onları artık müziği bırakmaya ve emekliliklerinin tadını çıkarmaya davet ediyoruz.
Morrissey de ciddiye alınma yetisini çokça konuşarak yavaş yavaş kaybediyor. “Tek devlet tek millet” minvalinde, rahatlıkla göçmen karşıtı ve tacizcileri yanında algılanabilecek konuşmalar müziğinden daha fazla ses getiriyor artık. Gene de hâlâ sivri bir mizaha sahip olduğunu düşünebiliriz. Yeni albümü Low in High School Morrissey’in solo kariyerinin son yıllarına tanık olanlar için çok fazla sürpriz içermiyor. İlk 45’lik “Spent the Day in Bed” şaşırtıcı derecede iyi bir şarkı. Sözler giderek klişelesse de bu klişeliği satabilecek biri olduğunu albüm boyunca süren, gayet iyi vokal performansıyla kanıtlıyor. Klibinde İngiliz futbolunun hasta ruhu Joey Barton’ın olması da ayrı konu. Maalesef bir önceki gibi gene prodüksiyon koltuğunda oturan ve zamanında Zappa albümlerinde çalışmış son yıllarda da Spoon’la işlerini bildiğimiz Joe Chicarelli’nin çiğ sound’u çok güzel tınlamıyor. Zaten Morrissey’in de ‘90’lar sonrası albümleri evrilen müziğe çok adapte olabilen işler olmadılar. Fazla parlak ve fazla çiğ tınladılar hep. “Günümüzün Morrissey’i” John Grant ondan çok daha modern işler yapmakta. Moz hâlâ güçlü bir sese sahip ve aslında şöyle cover bir albüm yakışabilir ona. Ama o da böyle düşünerek yapmak istemeyebilir.