DIŞ KAYNAKLI MÜZİKTE 2017
Utkan Çınar
Liebezeit ve Petty’e...
Yaklaşık 6-7 senedir sene sonu muhasebelerinde 2010’ların pek verimli geçmesinin mutluluğunu paylaşıyorum bu sayfalarda. 2017’e genel olarak baktığımızda görece zayıf bir yıl olduğunu söylemeli. Büyük isimler zayıf albümler yayınladılar, pek fazla yeni isim çıkmadı, herhangi bir türün de baskın çıktığını söylemek zor. Bunda özellikle Amerika ve İngiltere’deki siyasi atmosferin yarattığı olumsuz havanın da etkisi olduğunu söyleyebiliriz belki. Yani basitçe ‘90’lar Clinton’la iyiyidi, 2000’ler Bush’la zayıftı, 2010’ların başı Obama ile iyiydi gibi bir çıkarım yapabilir miyiz acaba? Neyse konumuz bu değil. 30 civarı albümden bahsettik. Buyurun aşağıya.
olağan şüpheliler…
Bu yıl yeni isimlerden çok, çokça tanınan müzisyenlerin yeni albümleri ilgi çekti diyebiliriz. İyilerden başlayalım. Mesela Spoon. Texaslı grup hali hazırda 20 yıldır hep iyi albümler yayınlıyorlardı. Ama olgunluk dönemlerinin tadı başka. 2014’teki pek başarılı They Want My Soul’da göz kırptıkları elektronik ve pop tarzlarını bu seneki Hot Thoughts’ta da tam tadında uyguladılar. Spoon şu anda indie diye bir tarzdan bahsedececeksek onun en önemli ve uzun soluklu grubu olarak karşımızda… Henüz 23 yaşındaki Archy Marshall, King Krule olarak ilk albümü 6 Feet Beneath the Moon’u 2013’te yayınladığında kendisini mecmua sayfalarında “küçük prens” olarak tanıtmış ve milenyum kuşağının en heyecan verici isimlerinden biri olduğundan bahsetmiştik. Krule’nin ikinci solosu uzun sayılabilecek bir aradan sonra The Ooz adıyla geldi. İlkinden daha oturaklı, hem Tricky’nin Maxinquaye döneminden hem de Syd Barrett’tan referanslar bulabileceğiniz, her şeyi bir arada yapabilen ama gene de özgün olabilen bir çalışma. King Krule’nin dinleyici sayısını arttırmaktansa müziğinde dikkatlice deneylere giriştiğini sezebiliyorsunuz. Belki biraz uzun, tek lokmada hazmetmesi kolay değildi ama şu kısır yıldaki en dikkat çekici albümlerden biriydi… Hem Queens of the Stone Age hem de Beck Karga’nın pek sevdiği saydığı isimler. Özellikle Beck’in son 25 senede müziğe yaptığı katkı tartışılmaz. Maalesef 2017, 47 yaşındaki müzisyenin kariyerinin en başarısız albümüne sahne oldu. Üzerinde 4 sene çalışılan, 45’likleri birer yıl arayla yayınlanan Colors’un bu kadar üzerinde çalışıldıktan sonraki vasatlığı pek üzücü. Beck’in eğlenceli bir pop albümü yapma isteğini anlasak da bunu çok daha iyi yapabileceğini eski işlerinden biliyoruz. Ancak son 10 yıldaki vasatlığı artık kaygı veriyor. Meşaleyi King Krule’ye bıraktı sanırız bu sene... Queens of The Stone Age de bu yıl hayal kırıklığı yaratanlar arasındaydı. 2000’lerin başlarında hard rock’ın itibarını neredeyse tek başına kurtaran grup, 4 yıl aradan sonra yayınladığı Villains’da pop dünyasının aranan prodüktörlerinden Mark Ronson ile çalışarak yeni bir şeyler yapmaya çalıştı ama ortaya ne yardan ne serden geçen sıradan bir albüm çıktı. “Feet Don’t Fail Me” ve “Fortress” gibi ileride best of’larına alabilecekleri iki güzel şarkıya rağmen onların da eski heyecanlarından olmadığını söylemek lazım… The War on Drugs önce Slave Ambient ile pişirmeye başladığı sound’unu 2014’teki harika Lost in the Dream ile zirveye ulaştırmıştı. 2010’lu yılların en iyi albümlerinden biri çıkmıştı ortaya. A Deeper Understanding ise ne kadar bir sürü listede üst sıralara yer alsa da (ki bu da kısır yılın kanıtlarından biri) aslında uzatmaları gösteriyor. The War on Drugs’ın çok spesifik bir tavrı var. Bu görevini tamamlamış gözüküyor. Kalıcı olup olmayacaklarını bundan sonraki kararları gösterecek. Tekrara düşmemelerini dileriz… Manchester’ın medar-ı iftiharlarından Elbow için 2008’deki The Seldom Seen Kid albümleri hem bir ödül hem de bir lanet olarak okunabilir. Onları dünyaca üne kavuşturan son derece başarılı albüm ardından geçen 10 senede yaptıkları her işin onunla karşılaştırılması gibi tatsız bir durum çıkarttı ortaya. Doğruya doğru, yayınladıkları işlerde kaliteyi hep belli bir seviyede tutsalar da aynı tadı alamadık onlardan. Son albümleri Little Fictions son 10 yıldaki en iyi çalışmaları oldu. Bolca orkestrasyon ve ritmik cambazlıklar derken güvenilir bir grup olduklarını bir kez daha kanıtladılar... 2000’lerin ortasında Animal Collective ve Vampire Weekend ile indie müziğin kutsal üçlüsünden biri olan Grizzly Bear aralarında en uzun soluklu olanı. 5 yıl aradan sonra gelen 5. albümleri Painted Ruins grubun hâlâ formunda olduğunu kanıtlıyordu. Albümün öncekilere göre daha kompakt ve kolay dinlenilir olduğu kesin. Ama bu kalitesini düşüren bir durum da değil. Grizzly Bear’in kendi In Rainbows’u sanki… Indie rock’ın “kral” ve “kraliçe”sinin biraraya gelmesi aslında çok bariz bir fikirdi. Kurt Vile ile Courtney Barnett’in düet albümü Lotta Sea Lice, tarihin en cuk oturan ortaklıklarından biri oldu. Vile ve Barnett’in benzer, sakin sakin konuşan vokalleri altına işlenmiş gitarlarla relaks pozisyonda dinlenmeli. Gitarın ruhunu koruyor ikili... Ayrıca Tim Darcy’nin Roy Orbison-The Velvet Underground nağmeli solo debütü Saturday Night, Timber Timbre’nin Sincerely, Future Pollution ve Sun Kil Moon’un Common as Light and Love Are Red Valleys of Blood albümleri gayet iyiydi. Future Islands’ın The Far Field ve The Afghan Whigs’in In Spades’inden ise beklediğimizi alamadık. Son olarak da hip hop kategorisinde Kendrick Lamar’a hakkını verelim. DAMN. uzun zamandır duyduğumuz en iyi rap albümlerinden biriydi...
eski tüfekler…
Robert Plant’in son 2 albümünde çalıştığı ve yetenekli isim Justin Adams’ın liderliğindeki The Sensational Space Shifters, 69 yaşındaki efsane vokalistin Led Zeppelin’den sonra çalıştığı en iyi grup belki de. 1980’den beri inişli çıkışlı bir solo kariyeri olan Plant, 2000’lerin ortasında doğru bir hamleyle country sularına yönelmiş ve iyi işler çıkarmıştı. 2014’teki lullaby and…The Ceaseless Roar ve bu sene gelen Carry Fire ise her yere dokunan ama Plant’in solo ve özgün sesi diyebileceğimiz albümler oldu. Led Zep döneminden beri aşina olduğumuz Afrikalı dokunuşlar, popsu şarkılar, elektronik altyapılar ve tabii ki bu yaşındaki harika vokaliyle kariyerinde 50 sene sonra bile yeni zirveler peşinde… Roger Waters’ı bu sene daha çok İsrail’e konser vermeye giden Radiohead, Nick Cave gibi isimleri eleştirirken duyduk. Mecmua’da da değindiğimiz konuyu bir yana bırakırsak Waters uzunca bir aradan sonra yeni bir albüm yayınladı. Is This the Life We Really Want? 74 yaşındaki ismin sadece 5. solosu. (Tabii istersek Pink Floyd döneminin sonunda yayınlanan The Wall ve The Final Cut’a da solo muamelesi yapabilir, 2005’teki, pek de tutmayan Ça Ira’yı saymayabiliriz.) Radiohead ile çalışmalarından tanıdığımız Nigel Godrich’in prodüksiyon ve 2015’teki son albümü Fanfare’de Pink Floyd yankılarını duyduğumuz Jonathan Wilson’un müzisyenlik katkısıyla hiç de fena değildi. İsteyen The Wall şarkılarına benzetebilir ve yeni bir şey yapmadığını da söyleyebilir. Belki doğrudur da. Ama artık müzikal olarak çok da kanıtlayacak bir şeyi olmayan Waters’ın daha diyeceklerinin olduğunu, bunu da sağlam bir altyapıyla söylediğini düşünebiliriz… Mod baba Paul Weller aşırı cool olmaya devam ediyor. 60 yaşındaki müzisyen 13. albümü A Kind Revolution’da da taze tınlamayı başarıyor. Hit şarkı peşinde koşmayan, kariyeri boyunca dokunduğu türleri eklektik olmadan sunan Weller, sevgili Robert Wyatt’ın da iki şarkıdaki katkısıyla gene elli ağızlı bir albüm çıkardı ortaya... 60’ına varan Thurston Moore’un da şaka maka gayet sağlam bir solo külliyatı oluşmaya başladı. Son 10 yıldaki 4. albümü Rock n Roll Consciousness bu kez akustiklere yüz vermeyen; ham, kuru bir post punk albümü. E Moore’un da en iyi yaptığı iş değil mi zaten?... 76’sındaki David Crosby’nin beklenemdik bir kariyer canlanması yaşıyor. 2014’te başlayan seri albümlerin 3.sü bu yıl elimizdeydi. Sky Trails aralarında en iyisi olabilir. Crosby hâlâ iyi söylüyor, sırıtmadan protest olabiliyor...
geri dönüşler…
LCD Soundsystem’inki tam bir geri dönüş müydü? James Murphy’nin 2000’lerin ortalarında pek popüler olan projesi 2011’de dağıldığını açıklamış ve Murphy de hipster-vari projelerin peşinde koşmuştu. Grup henüz 5 yıl geçmişken tekrar toplanma turnesine çıktı ardından da bu sene de American Dream geldi. Bunlar karizmayı bozacak şeyler aslında ama albüm iyi olunca hasıraltı edebiliriz. Yer yer şarkılar fazla 10 sene öncesi gibi tınlasa da “I Used To” gibi gayet güzel şarkılar da var. Fazlaca konuşması ve “tekrar grubu toplama ilhamımı Bowie’den aldım” gibi biraz kibir kokan açıklamalarını azaltmasını dileriz Murphy’nin. Bono mesela bunun bedelini ödemekte (yeni U2 albümü için kılavuz sayfalarımıza bakabilirsiniz)… Fleet Foxes’ın 3. albümü en çok merakla beklenen işlerdendi. Robin Pecknold’un önderliğinde, Pecknold henüz 22 yaşındayken yayınladıkları kendi isimlerini taşıyan albümle bizlere bir başyapıt sunan grup, ne yalan söyleyelim bu başarının altında biraz ezildi. İçlerinden çıkardıkları Father John Misty’i bir yana koyarsak medyatik de olmayan grup 2011’deki Helplessness Blues’da da belli bir kaliteyi tuttursa da ilki kadar etkileyici değildi. Grup 6 yıl aradan sonra Crack-Up ile geri döndü. Bu albüm de aslında “hit” barındırmıyor içinde. Bol enstrümanlı sofistike folk’un çok geniş bir kitleye hitap etmesini beklemek mantıklı değil. Yine de şarkılardan çok anlarla insanı yakalayan, üzerinde çok çalışıldığı belli bir albümle kendilerini hatırlattılar… Bu sene iki geri dönüş ‘80’ler-‘90’lar nostaljisini sevenler için güzel hediye olmuştur. Shoegaze’ci Slowdive 22, alt-rock’çı The Dream Syndicate 29 yıl aradan sonra yeni albümlerle geldiler. Slowdive’in kendi adını taşıyan 4. albümü günümüz için fazla basit bir çalışmaydı belki ama taklitlerindense kendilerinden dinlemek keyifti. The Dream Syndicate da How Did I Find Myself Here?’de sanki o 30 yıl hiç geçmemiş gibi formundaydı. İşin enteresanı her iki grubun da albümlerinde The Dandy Warhols’un iyi zamanlarını duymak mümkündü. Bazen esinlenme geniş zamana yayıldığında iki taraflı işleyebiliyor… Karin Dreijer’ın dehasını öncelikle The Knife’da görürürüz. Fever Ray ise onun hobisi gibiydi. 2009’daki pek başarılı debütten sonra bir beklenti de yoktu o kanaldan. Ama önceden hiçbir haber verilmeden yayınlandı ikinci albüm Plunge. Çok da güzel bir sürpriz oldu. The Knife’da sürekli sınırlarını zorlayan işler yaparken Fever Ray çok daha anaakıma yakın ama bir o kadar da yenilikçi olabiliyor. Yılın en iyi elektronik albümü ünvanının en güçlü adayı. Dünya üzerindeki en etkili kadın listeleri falan yapılır ya bazen, Dreijer’ı en başlara koymalı…
elektronik…
Son 5 yıldır tam gaz sürmekte olan elektronik uyanışı bu sene de verimliliğine devam etti. En popüler isimlerinden The xx seneyi açan iyi albümlerden biriydi. Grubun 3. albümü I See You çok başarılı oldu ve onları birçok festivalde headliner’lık statüsüne çıkardı. Biz esasen grubun beyni Jamie XX’in solo işlerini beğensek de grup olarak da pop’un itibarını yükselttiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz… 20 yıldan uzun süredir elektronik müziğe katkılarını severek takip ettiğimiz Squarepusher, nam-ı diğer Tom Jenkinson’ın muazzam bas çaldığını biliyor muydunuz? 2017’de Squarepusher klasiklerine canlı grubu Shobaleader One’la yaptığı şekilleri Elektrac adıyla bir albüm haline getirdi. Virtüöziteye yakın enstrüman çalımı ve elektroniğin enstrümanlara dökümü çok etkiliydi... Yılın ilgi çekici debütlerinden biri de İngiliz genç elektronikçi Kelly Lee Owens’a aitti. Kendi adını taşıyan ilk albümü köşeleri zımparalanmış tekno pop diyebileceğimiz bir çalışma. Yer yer klişe bulabileceğiniz albümün ilerisi için umut vaat etmediğini söyleyemeyiz... Aslen saykodelik rock grubu olarak bildiğimiz ve sevdiğimiz Şilili grup Föllakzoid’in Spiritualized esas adamı J Spaceman (Jason Pierce) ile kotardığı 2 şarkılık London Sessions EP’si de pek çarpıcıydı. Bir kaşık bal hesabı oldu, gerisi de olsa keşke... Bjorn Torske ve Prins Thomas yıllardır takip ettiğimiz, nordik elektroniğin esas figürlerinden. Biraraya geldiklerinde de ortaya iyi bir iş çıkması kaçınılmaz. Square One beklediğimizden çok daha akustik, elektronikten çok krautrock tınlayan bir albüm. Katman katman eklenen enstrümanlar nostaljik de bir hava veriyor. Tam takılma işi. Yılın en iyilerinden... Benzer kafalardan Vermont’tan da bahsetmeli. Marcus Worgull ve Daniel Plesslow’un projesi zaten 2014’teki ilk albümleriyle dikkatimizi çekmişti. II de aynı kaliteden vermeye devam ediyor. Bol synth’li ambient ortamlar, filmik fikirler canlandırabiliyor aklınızda... Floating Points’ın eli sıcak. 2015’te Eleania, 2016’da Kuiper ve geçiğimiz yıl da Reflections – Mojave Desert ile müthiş işler çıkarmaya devam ediyorlar. İngiliz müzisyen ve bilim adamı Sam Shepherd’ın projesini elektronik bölümüne yazmak ne kadar doğru emin de değiliz. Yer yer Pink Floyd’dan beri onlara en yakın tınlayan grup olurken, synth’lerle de ambient havuzuna giriyorlar; psikodelik davul şovlarından caza kapı açıyorlar. Çok tutkulu müzik yaptıklarını söylemeli. YouTube’deki canlı performansları önerilir... Rahat bir kafayla ‘80’lere dönmek ve synth vuruşlarına doymak istiyorsanız Com Truise’un albümü size göreydi. New York’lu Seth Haley’nin Com Truise isimli bir astronotun maceraları olarak yapılandırdığı üçlemenin son albümü Iteration, basitliği ve kolay dinlenilirliği kendi faydasına ustaca kullanıyor... Unkle 7 yıllık, uzunca bir suskunluktan sonra The Road Pt. 1 ile geri döndü. Çok da şaşırtmayan albüm Mark Lanegan, Tricky’i hatırlatan Elliot Power gibi konuklarıyla standart bir Unkle işi. Ama akıl da hep 20 yıl önceki harika debütleri Psyence Fiction’a gidiyor... İngiliz elektronikçi Simon Green nam-ı diğer Bonobo da 4 yıl aradan sonra Migration ile döndü. Son 3 albümde artan kalite burada da mevcut. Green sanki lüks partilerin müziğini yapıyor ama bunu da iyi yapıyor... Ayrıca Hot Chip üyesi Joe Goddard’ın ilk solosu Electric Lines ve The Blaze’in EP’si Territory kalite techno poplarıyla, Conrad Schnitzler & Pole da Con-Struct’da krautrock soslu deneysellikleriyle bahislerinin geçmesini hakkeden işler çıkardılar...
khgv@hotmail.com