Şanslılar, Şanssızlar
Bülent Kale
“Who’s unlucky? We’re unlucky! / How unlucky? Too unlucky!” (*) diyordu kült film Casablanca’da piyanist Sam’in bir kez çaldığı ve kimsenin “Bir daha çal, Sam,” demediği şanssız ama en azından neşeli şarkı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’dan kaçan ve ABD’ye gidebilmek için aylarca, bazen yıllarca vize bekleyen insanlar Sam’le beraber söylüyordu şarkıyı. Avrupa’dan kaçamayan, canlarını bile kurtaramayan milyonları düşününce hiç de “çok şanssız” sayılmazlardı aslında. Zaten şarkı sonra çark ediyor ve şöyle bitiyordu: “Now who's lucky? We're all lucky! / Just how lucky? Very lucky!” (**)Bu beni şanslılık ve şanssızlık üzerine düşündürdü. Bir zaman önce çevirdiğim bir kitapta yazar şanssız birisini ya da şanssızlığın bir türünü -şimdi tam hatırlamıyorum, mealen- şöyle ifade ediyordu: “Bu şanssız insanlar, büyükşehirde doğup büyüyen bu yüzden de on, on beş, yirmi yaşında birdenbire kocaman bir şehirle karşılaşmanın ne demek olduğunu bilmeyen ve asla da bilemeyecek olan insanlardır.” Bu, düzeltilebilecek bir şanssızlık değildi. Bu müthiş şansı onlar daha doğarken kaybetmişlerdi. Yine de bence onlar için ayrılmış bir başka şans vardı: Bir gün, hayatlarının bir yerinde, birdenbire bozkırla, ormanla, denizle, dağlarla, toprakla karşılaşmak. Bugün büyük şehirlere gidip bir daha ayrılmak istemeyen taşralı çocuklar çok, ama bozkıra, ormana, denize, dağlara, toprağa sığınan ve şehre hiç dönmek istemeyen büyükşehir çocukları da az değil.
Uruguaylı büyük öykücü Horacio Quiroga, sonradan ormana sığınanlardandı. Misones Ormanları’nda yaşadığı yıllarda, 1928’de otomobiliyle bir kaza yapmış ve sol elinin parmakları kesilmişti. Yalnızca bir kıskaç gibi duran başparmağı ve işaret parmağı kalmıştı. Yine de çok üzülmedi, çünkü işine en çok yarayacak iki parmağı yerindeydi, onlar onun için yeterliydi. On yıl kadar sonra, ölmeye yaklaştığı, artık hareketlerinin kısıtlı olacağını fark ettiği günlerde arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Evet, kalan günlerimde kendimi sakat, hep çalıştığım gibi çalışamaz halde görsem çok üzülürdüm. Ama aynı zamanda, doğru ve adil olduğu üzere, sağlığımız yerindeyken hiç haberdar olmadığımız yeni bir zevke açılan bir penceresi olmayan talihsizlik de yoktur. Şimdi o pencereyi bulacağım…”
Şartlar bizi zorladığında önümüze açılan o pencereyi hep ararız, hep buluruz. Şansın kapısı çoktur, her biri başka bir yola açılır. Ve her bir yol bize neyi varsa cömertçe sunar ve biz o nimetlerden sonuna kadar faydalanırız. Çoğu zaman savrulduğumuzu düşünür ama aslında çoğu zaman seçeriz. Bugün olduğumuz yere, olduğumuz şeye bizi kader sürüklemedi. Sanki bizler aradığımızı bile bilmeden, ne olduğunu bile bilmediğimiz bir şeyi arıyoruzdur. Yalnızca bunu bilsek sanki bize yetecek. Ama yalnızca bunu bilmek için bile çok yıllar yaşamamız, çok yollar yürümemiz gerekir. Ve aradığımız şeyin ne (yüce, bayağı ya da rezil bir şey) olduğunu artık bildiğimizde (eğer bilirsek) her şey için çok geçtir.
Türkçenin büyük öykücüsü Sait Faik’e ölümünden bir yıl önce (Varlık, 1953) “Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?” diye sorduklarında, yanıtı “Çocukluğumda da, ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursunuz deyin,” olur.
Sait Faik genç Türkiye Cumhuriyeti’nin o kadar şanslı bir evladıydı ki, “hiçbir şey olmamaya karar vermek” onun için gerçek bir meydan okuma sayılırdı. Babası belediye başkanı ve zengin bir tüccardı, amcası önce belediye başkanı, sonra milletvekiliydi. Bütün okul arkadaşları üst düzey bürokrat, ticaret adamı, siyasetçiydi. Sait Faik bu rezil kaderden kaçmak için -okuldan kaçan çocuklar gibi- sabah evden çıkıp gecelere kadar sokaklarda gezdi; kırlara, parklara, plajlara, sinemalara, kahvelere dadandı; balıkçılarla, duvarcılarla, boyacılarla, şunlarla, bunlarla ahbaplık etti. İnsanlar ona“mirasyedi” gözüyle bakıyordu; ama o mirasını bile en avam mekânlarda, en avam zevklerle gayet mütevazı yedi.
Bir şey olmamayı neredeyse başaracaktı: İşsizdi, eşsizdi, yalnızdı, aksiydi, alkol sorunu vardı, hastaydı, 48 yaşında ölecekti. Nereden baksanız şanssızdı, nereden baksanız “bir şey değildi.” Ama bir kusuru vardı: Yazmasa deli oluyordu. Bu kusuru onu tam “bir şey olmamayı” başaracakken bir şey yapmıştı: Kaderinin, sınıfının kendisine sunduğu insan modellerini olmayı tümden reddettiğinde önüne açılan kapı onu “bir şey olmamak” için doğan insanların arasına kattı.
Yazmaya zaafı olan bu talihsiz burjuva kendisine engel olamadı: Cebinden çakısını çıkardı. Kalemini yonttu. Yonttuktan sonra tuttu öptü. Ve yazdı: Bize onları anlattı, bize kendisini anlattı, bize bizi anlattı. Bize Türkçeyi gösterdi. Sonra “hiçbir şey olduğuna” inanan “büyük bir yazar” olarak öldü.
O belki şanssızdı ama biz mutlaka şanslıydık.