Kandırmıyorsanız Görüyor ve Arttırıyorum
Emre Eryılmaz
The Cincinnati Kid, poker krallığının başına geçme vaktinin geldiğine inanan genç aslanın genel anlayışla ihtiyarladığı düşünülen kralla karşılaşmasını yansıtan poker masası filmdir. Genç aslanın draması ilk olarak profosyenellik ve aşk arasında yaşadığı ikilem biçiminde yansıtılmakta. Kumarbaz kendisini elde etmeye çalışan kadının gerçekliğine inanmakta zorluk çekmektedir. (Elbette isyan çıkartmaya gerek yok ama belirtilmiş olsun, kadınla ilgili olan/olmayan sıkıntı önemsiz. Çünkü kahramanımız bir şey olmak üzeredir ve alıcısının çok olduğu görülmektedir. Ama bir şey olmak ortadan kalktığında bir role aşkını gösteren kadınla ne yapabileceğini bilememektedir…) Tabii ki asıl sorun kadının kahramanımızın gerçekliğine dokunması halinde ortaya çıkmaktadır.Paragraf içinde görmeye çalışacağımız bakışa göre “poker”; kurgusunu inanç körelmesine, şüpheciliğin ve merakın yükselmesine dayandırır. Oyuncu bu kurgu üzerine devam ettikçe güven duygusu yersizleşir demeye lüzum yok tabii. Ama güvenin işgali şüphe ve merak tarafından değil, inançla eşanlama dönüşen şans kelimesi tarafından gerçekleşir. Kahramanımız şansın şimdiye değin poker masasında hep yanında olması ile şansın aslında kadının tam kendisi olabileceği gel-gitlerinde şöyle bir iki sallanır. Pokerden aldığı istatistik ihtimali öğretisi ile önceliği pokere vermesi ile olaylar akar gider… Ta ki ihtiyar aslanın “yanlış işi doğru zamanda yapmak” sözlerine kadar.
Pratik hayatta figürler karar sonuçlarında teselli arayan konumuna düşmek istemez elbette. Aynı zamanda ihtiyar aslanın betimlediği şans mefhumuna sahip olmak istenci de baskılansın istemez.
Gün içerisinde yapımızın en kırılgan noktalarını didikleyen mevzulardan sonra istencin özgür kalması beklentisi anlaşılır pratikliktir. Fakat durum şu ki, yazı sahibi olarak bu yanlış işi doğru zamanda yapmak açıklamasının sadece maddi bir kazanım olarak ve bu kazanımın da mutluluk olduğu yönlemesinin dikkat çekiciliğine, istencin özgürlüğü için “var mıydı ki?”sine kaş göz süzmeden geçmemeyi seçiyorum.
Öncelikle; “Bu yanlış bir süreç midir?” sorusu bizim alanımız olmayacak elbette. Hatta ikincil olarak yanlış kelimesini gereksiz yere yapılan eylemlere bir miktar öfke ve üstten bakma olarak betimlediğimiz düşüncelerle ilerleyelim.
Ne demiştik? Ha evet, maddi ve sonrası manevi mutluluk ve biraz şansla yakalama istenci… Bazen manevi mutluluk sonra da maddi diye de sıralanıyor. Şiddeti çok da değişmiyor. (Gerçi “Maneviyatımın şiddetinden tüm şehri koştum,” diyene rastlamak bir alamet olabilir.) Fakat sonuç sıralamada değil, maddiyatın ve mutluluk algısının hâkimiyet sahası. Hayatı çabalamanın ne kadarını sahanın üzerine kurduğumuz.
Eğer durum bu ise, birey gerçek olduğu söylenen “mutluluk” peşinde akarken kendine ait bir seçim hayatını yaşadığını hangi yaş grubu içinde söyler? Nasıl olabilir ki; önceden belirlenmiş bir hedef sallanıyorken yolun kendimize ait olabilmesi. Hadi mutluluğu görecelik içinde varsaydığımız düşüncelerine kapıldık diyelim ve soyut kavram ateşi elimizi yakmadan somut sayma yapabileceğimizi düşünerek maddi kelimesine tutunmuş bireyin durumuna bakalım. Yok, vazgeçelim, bu bakış işleminde farklı sonuç elde edebileceğimiz tek durum somut dediğimiz maddi servetin soyutlaşabilme yetisine ermesi gibi görünüyor. Yoksa maddi kaygılara düşürülmüş her bireyin peşi sıra koştuğu küçüklü büyüklü servet olguları, elde etme yöntemine karar vermede “kurallara uy ve kurallara yakalanma” cambazlığından öteye geçemediği, kısacası temelinde tek yönlü çabalamadan ibaretleşen insan ömrü için özgürlükten hangi yönde bahsedebileceğimiz. İstencin hedef ile sınırlandığı durumda, özgürlük hakkında soyut ve somut bir anlam aramaya da gerek yok. Ya da aramaktan vazgeçmeyip hobi edinmiş olunur. Ama tabii bu sadece bir göz atış. Kabul etmeli ki insanı mekanik düzenek seviyesinde ilişkilendiren bir anlatı. Şehrin, ülkenin, yerkürenin gürültüsü arka planda efektlenirken harflerin şansa dizildiklerini düşünmeli.
Pratik hayat bir hay ve huy. Film izliyor, klavye tuşluyor, verilecek sevgiye inanıyor (hor kullanıldığında ve kullandığımızda şaşırıyor, değer verdiğimizde ve verildiğinde gene şaşırıyoruz), dans etmediğimiz için dans edenlere kızıyor, şarkıyı en yüksekten söylemekten hoşlanıyoruz. Ve silsile içerisinde var ve yok ediyor ve yokluğa geçiyoruz. İçindeyken zorlayan, dışındayken nispeten kolay kararlar alınan gel-gitler yaşamaya insan mecbur mu ve bu süreçler böyle devamlılık mı gösterir? Öngörülebilir ama bilinmez kalacağı da gerçek. (Yani şimdi parayı ve ilimi fenni iki kişi zaman yolculuğu yapsa diye harcasak ve geleceğe gitse ne olduğunu ve ne olacağını bulundukları zamana göre öğrenmiş olurlar. Ne harika bir durumdur, onu o iki kişi bilecek. Çünkü geçmişe yolculuk [bkz. doğa gereği] düşük bir ihtimal ve geri dönemeyecek iki gezginimiz bizi durumlardan haberdar edemeyecekler. Tabii küçük ihtimal diye zar atmamak da olmaz.)
Yazı sahibi konuyu bağlama cümlesi olarak: Şans dilenmek şanssızlığında iken “kasa her zaman kazanacak değil ya” haylazlığı arada atıştırdığımız kaçamak tatlımız olsun.
Kalın sağlıcakla. sefahat@hotmail.com