Şans işte!
Müge Ersan
“Deme öyle,” diyerek kovardım hemen tüm negatif enerjileri. Ortaokuldan beri tanıdığım bir arkadaşım vardı. Bakınız ortaokul diyorum. Bir zamanlar öyle bir arada kalmışlık vardı. Bu da bizim şansımızdı belki, belki de... Neyse konumuza dönelim. Çünkü o arkadaş bana, “Sen bu kafayla o işi alamazsın,” derdi. İsmi lazım değil. Çünkü isim de bir nevi şanstır yani, oradan bakarsak. Kafa derken baya kafadan bahsediyordu, yanlış anlama olmasın. İçindeki beyinden bahsetmiyordu yani. Kafamın şekli biraz değişikmiş. Değişikmiş derken, aranan kriterlere uygun değilmiş, ona göre. Ben de bir gün dedim ki buna, “Sanki herkesinki uyuyor mu?” Kısa bir sessizlik oldu. Meğerse arkadaş tuvalete gitmiş. Ben kafamla meşgulüm, o anı kaçırmışım. Sonra bir baktım geldi. “Herkes başka, sen başka,” dedi. “Aaa nedenmiş?” dedim. “Sende şans yok anacım”la konuyu özetledi.Yani şanssız olduğum için kafam bu kafaymış... Daha fazla düşünmeye ya da ahlanıp vahlanmaya gerek yoktu. Kesin. Peki, “Kendi şansını kendin yaratacaksın”cıları ne yapacaktık? Her ne kadar önyargı ile yaklaşıyor olsam da kafaya kafayı takmıştım artık. Gittim. “Efendim sizin kafanız...” Kısa bir sessizlik. “Evet, benim kafam...” Yine kısa bir sessizlik. “Biraz değişik.” Tamam da neye göre değişik, diye soramadım. Pişman ama en azından “şanssızlık”tan “değişik”liğe sevk olduğum için teselli bulmuş olarak ayrıldım.
Eve geldiğimde yaptığım ilk iş ise aynaya bakmak oldu. Neydi ulan yani, kare miydi, üçgen miydi, henüz keşfedilmemiş bilmemkaçgen miydi, neydi yani benim kafam? Sorulara cevap bulamayınca -ki bulmak şart mıydı zaten- hemen uyudum. Çünkü “uyuyunca geçer” hayattaki tek inancımdı. Tam dalıyordum ki telefon çaldı. Hatta aynı anda kapı da adeta kırılmak istercesine vuruldu. Seslerin hangisine yöneleceğime karar veremediğim için önce saate baktım. Çünkü saate bakmak kafadaki paranoyayı büyültmek ya da küçültmek için birebirdi. Saatin henüz gece 11 olduğunu anlayınca, o an olması gerekenden daha büyük serinkanlılıkla önce telefonu açtım, elimde telefonla kapıya yürüdüm. Telefondaki ses ise bana; “bugünün şanslısı” olduğumu söylüyordu. Bir an kapıyı açmasam da bu anın tadını çıkarsam diye düşündüm ama artık çok geçti. Kapının mandalını çevirmiştim bile. Kapıyı aralamamla büyük bir hızla içeri sızan incecik kız hemen kapıyı geri kapattı.
Kısa denilemeyecek kadar uzun bir süre sadece bakıştık. Derin derin nefes alışından koşmuş olduğu belliydi. Tabii kafamdaki ilk soru “Neden kaçıyor acaba?” oldu. Kızın da bu soruyu kafasını eğerek cevapladığı kesindi. Bu sırada telefondaki ses hâlâ “Şansınızı hemen mi kullanmak isterseniz, yoksa paket...” gibi bir şeyler söylüyordu. Cümlenin sonu gelmeden kapattım ve kızla artık konuşarak anlaşmam gerektiğine karar verdim. “Sorun nedir?” dedim. Zira çok büyük bir açıklama bekliyordum. Yoksa kızı hemen kapı dışarı etmem gerekiyordu. Çünkü hiç tanımadığım biri evime bu şekilde giremezdi. Bunu herkes bilirdi. Kız hâlâ sessizdi. Tam artık kapıyı açıp onu dışarı atacağımı anladığı anda ağlamaya başladı “Lütfen. Lütfen, beni dışarı atmayın. Çok şanssızım ben, çok şans...” Yine mi? “Valla inanır mısın ben de,” demedim ama aklımdan geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Gerçekten bu konu artık beni sinirlendirmeye başlamıştı. “En iyisi önce biraz sakinleşelim,” dedim. Hem ben bir bardak su içtim hem de kıza getirdim. Kız nasıl bir susadıysa elimden bir hışımla bardağı kapıp hızlıca içti. Sadece yarısını. Sonra da bana geri verirken suyun içine tükürdü.
Artık gerçekten sinirlenmiştim. Kapıyı açtım. “Hadi,” dedim. O da sanki demin ağlayan o değilmiş gibi sakince kapıyı kapattı. Bana içeriyi göstererek “Hadi,” dedi. Dedim, “Kızım bela mısın sen benim başıma?” Yetinmedi, kolumdan tutup çekerek beni salona götürdü. “Anlat,” dedi, “dinliyorum.” Rüyada mıyım acaba diye kendimi tokatladım sanıyorum. Sonra kendi canımı kendim nasıl acıttıysam artık, durdum. Anlatmaya başladım.
“Benim saçlarım kıvırcık olduğu için. Aynen seninki gibi. Hatta bayağı seninkinin aynısı. Rengi de çok benziyor gerçekten... Kısa kestirmeyi hiç istemezdim. Sen de mi? Ama annem illa kestirirdi. Sonra da al sana işte böyle bir kafa. Seninki de mi öyle ne? Hayret. Her gün de fön çekemezsin. Hele çocukken zaten öyle bir konu yok. Bütün arkadaşlar da... Bütün dediğim işte bir-iki kız sınıftan. Habire ‘Senin saçın şöyle şekil alıyor, yok bizimkisi mısır püskülü gibi,’ diyerek benim saçımı överlerdi. Sonra da mutlaka ‘Senin kafandan ama işte, bizde olsa yakışmaz,’ derlerdi. Şans işte. Herkes kendinde olmayanı istiyor. Elde edemeyince de kendini şanssız hissediyor. Haset çok kötü bir şey. Fazla öfkeyle saç baş kalmaz ki zaten mazallah insanda. Birbirimize baka baka hep böyle oldu ama. Yok onun saçı ne kadar çabuk uzuyormuş da, yok şununkisinin rengini kuaför bir türlü tutturamıyormuş. Bir de beyazlar görünmeye başladı mı sinirimizi ya kafayı kazıtmakla ya da töbeler olsun Medusa gibi bakışlarını gördüklerimizi bir anda taşa çevirmekle geçireceğiz neredeyse. Bir çay koyayım mı, içeriz di mi?” deyip mutfağa girmemle, kızın kapıdan çıkması bir oldu. Aman iyi oldu, neydi öyle onun bakışları. Neyse ki hemen uyudum. Ama telefon bir daha çaldı. Saat sabah 7.30 olmuş. Yine mi şans, dedim. Neyse ki değilmiş. Kuaförüm aradı. Bir ay kadar önce kestirdiğim saçlarımdan yastık yapmak isteyen biri varmış. Şaka gibi. Eskiden kuyulara atılırmış kesilen saçları, şimdi baş tacı ediliyor. İnsanlarda ne kafa var. Şans işte! muge.ersan@gmail.com