Bosch
Murat Kızılca
Michael Connelly çok üretken bir yazar. Yayımlanan ilk romanından itibaren boş geçirdiği hiçbir sene yok, hatta bazı yıllar iki romanının yayımlandığı bile olmuş. Meslek hayatına muhabir olarak başlamış. 1986 yılında gelen Pulitzer adaylığı Los Angeles Times gazetesine transfer olmasını sağlamış. Geceleri ve hafta sonları kurmaca roman taslakları üzerinde çalışmaya başlayan Connely’nin ilk romanı The Black Echo, 1992’de yayımlanmış. Birkaç sene daha yazarlık ile muhabirliği beraber götürse de 1995 yılından sonra sadece roman yazmaya odaklanmış. Connely’nin en önemli özelliği, romanlarında kendine has bir suç evreni yaratmış olması. Yarattığı farklı karakterlerin maceralarını konu alan seri romanlar yazan Connely, kimi zaman bu karakterlerden birini diğerinin macerasına meze ediyor, kimi zaman da iki karakterini biraraya getirip ortak bir maceranın içine sokuyor. Aynı Marvel ya da DC’deki süper kahramanların yollarının ara sıra kesişmesi gibi.Michael Connelly’nin yarattığı en meşhur karakter tabii ki Los Angeles Emniyet Müdürlüğü’nün cinayet masasında görevli dedektif Hieronymus ‘Harry’ Bosch. İlk romanının da başkarakteri olan Bosch, bugüne kadar tam 20 romanda yer almış. Connelly’nin diğer meşhur karakterleri arasında savunma avukatı Michael ‘Mickey’ Haller, eski FBI ajanı Terrell ‘Terry’ McCaleb, muhabir Jack McEvoy ve FBI ajanı Rachel Walling öne çıkıyor.
Bosch, ismini 15. yüzyılda yaşamış Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’tan alıyor. Korkunç cehennem tasvirleriyle tanınan ressamın yedi günahı resmettiği tabloları da bir hayli meşhur ki romanlarda ve dizide tablolarda resmedilen cehennem tasvirlerinin izlerini sürmek mümkün. Hatta dizinin ikinci sezonunda ressamın adı direkt olarak konuya dâhil oluyor.
Amazon’un hit dizilerinden Bosch, üçüncü sezonunu tamamladı ve dördüncü sezon onayını da aldı. Her sezon, her biri yaklaşık 40 dakika süren onar bölümden oluşuyor. Dedektif Bosch’un çözdüğü cinayet dosyalarını merkeze alan dizi, bir yandan basit, bir yandan da karmaşık bir yöntem seçmiş. Basit çünkü daha eski tarihli (“oldschool” diyebileceğimiz) polisiye dizilerden alışkın olduğumuz matematiğe uygun, daha çok sorgulama ağırlıklı diyalogların hâkim olduğu, aksiyonun (silahlı çatışma vs.) bilhassa sezon sonlarına doğru nadiren devreye girdiği bir anlatı biçimi tercih edilmiş. Yani şaşırtıcı biçimsel denemelerden eser yok, her sezon hemen hemen aynı şablonla karşılaşıyoruz. Karmaşık çünkü her sezon birden fazla soruşturmaya odaklanıyor ve bu kimi zaman (özellikle sezon başında) kafa karışıklığına yol açabiliyor. Bu da şu yüzden oluyor; her sezon için bir değil, birden fazla roman kaynak olarak kullanılmış. Birinci sezon,City of Bones (2002), Echo Park (2006) ve The Concrete Blonde’u (1994), ikinci sezon iseTrunk Music (1997), The Drop (2011) ve The Last Coyote’yi (1995) baz alıyor. Üçüncü sezon ağırlıklı olarak The Black Echo’ya (1992) dayanıyor ama A Darkness More Than Night’tan (2001) da bazı bölümler içeriyor. Yazar Connely’nin beyanatına göre dördüncü sezon da ağırlıklı olarak Angels Flight’a (1999) dayanacak ve Nine Dragons’tan (2009) bazı bölümler de senaryoya eklenecek.
Bosch, ilk başlarda polisi öven bir diziymiş gibi görünebiliyor. Hatta başkarakterin isminin Harry olması da Clint Eastwood’un can verdiği unutulmaz dedektiflerden Harry Callahan’ı, namıdiğer Dirty Harry’yi akla getiriyor. Nitekim bu benzetme ilk sezonda direkt dizideki bazı karakterlerin ağzından da veriliyor. Ancak işin aslı ilk sezonun sonuna doğru anlaşılıyor. Harry Bosch, kendine özgü kuralları ve ahlak kodları olan bir dedektif. Üstlerini çok takmıyor, hatta devamlı onlarla takışıyor, klasik rütbe yükseltmek için gerekli olan siyasi manevralardan uzak duruyor, işin ambalaj kısmıyla hiç ilgilenmiyor, ki bu yüzden basınla başı çok sık derde giriyor, yani aslında kimseye kendini sevdiremiyor. Ancak kesin sonuç aldığı için kolayca gözden çıkarılamıyor ve en zor dosyalar hep ona kalıyor. Bazı davranışları politik doğruculuktan (“politically correct”) çok uzak olmasına rağmen dürüst, işine sadık, kendini mesleğine adamış bir polis diyebiliriz Bosch için. Bunun için kişisel sebepleri de var tabii ki. Babası (üç sezon sonunda henüz) belli olmayan Bosch, bir fahişenin oğlu. Çocukluğu zorlu şartlarla yüz yüze geldiği çocuk esirgeme kurumlarında geçmiş. Henüz 11 yaşındayken annesi bir cinayete kurban gitmiş ve dosya çözülemeden rafa kalkmış. 17 yaşında askere yazılıp Körfez Savaşı’na katılmış. Döndükten sonra polis olan Bosch, dedektifliğe kadar yükselmiş ve 11 Eylül sonrası birçok Los Angeles polisinin yaptığı gibi tekrar askere yazılıp Afganistan’a gitmiş. (Dizi uyarlamasında tarihleri oturtmak maksadıyla güncelleme yapılırken, romanlardaki Vietnam dönemi daha yakın tarihli savaş bölgeleriyle değiştirilmiş.) Afganistan sonrası tekrar işinin başına dönmüş.
Her sezon birden fazla soruşturmaya odaklanan dizinin en büyük handikabı, bütün olan biteni tek bir çıkış noktasına bağlayıp çözüme kavuştururken her sezon harfiyen benzer şablonu kullanması. Beşinci ya da altıncı bölüm gibi olayların failleri tespit ediliyor, farklıymış gibi görünen soruşturmalar birleşiyor ve dedektif Bosch, söz konusu dosyalardan herhangi biriyle resmi olarak ilgilenmiyor bile olsa çözümünde aktif rol oynuyor. Ama bir yandan da diğer polisiyelerden farklı bir yol izleyen dizi, sadece cinayetlerdeki gizem perdesini kaldırıp failleri bulmakla kalmıyor, davanın oluşması için gerekli olan kanıtların toplanması ve savcının dava açmaya ikna olması gibi bu tip dizilerde çok da sık şahit olmadığımız mevzularla da ilgileniyor. İşin tutuklama sonrasına pek yer vermeyen diğer polisiyelerden bu sayede ayrılan dizi, emniyet müdürlüğü, savcılık ya da belediye başkanlığı gibi daha üst kademelerdeki ayak oyunlarını da sergileme imkânı buluyor. Araya belediye başkanlığı seçimi gibi detaylar da ekliyor ve seçim zamanları dönen siyasi dolapları da gözler önüne seriyor. Bir de uzun soluklu dizilerde, kendi içinde başlayıp biten öykülerin yanı sıra sezonlar boyunca süren bir daimi öykü vardır. Bosch da bu manada farklı değil. Dedektif Bosch, günlük işlerinden arta kalan zamanlarda inatla annesinin katilini arıyor. Üçüncü sezon sonunda bu arayışını belli bir noktaya getiren Bosch’un dördüncü sezonda bu konuya daha fazla ağırlık vereceğini tahmin edebiliriz.
Yazar Connelly’nin koyu bir Raymond Chandler hayranı olduğu biliniyor. Buradan hareketle romanlarındaki Chandler etkisinin diziye kara filmlerle yakınlaşan bir lezzet verdiği söylenebilir. Dizinin geneline baktığımızda tam anlamıyla mutlu olmayı başarabilen hiçbir karakter olmadığını görüyoruz. Hemen hepsi kötücül dünyanın karanlığından nasibini fazlasıyla alıyor. mkizilca@gmail.com