Doğa Saf Gürültüdür: Vágtázó Halottkémek (VHK) – A Világösztön Kiugrasztása
Murat Mrt Seçkin
Hayat tuhaf tesadüflerin birleşiminden oluşan şans tohumlarının biraraya gelmesi ile çekilir hale geliyor. Doğru zaman, doğru yer, doğru insan formülünü yüzde yüz planlı tutturanlar için dahi veya çakal diyebiliriz ama işin içine şans girdiğinde yaşananlar başka bir hal alıyor. Çünkü şans biraz da beklenmeyen bir sürprizi, umudu ve keyfi işaret ediyor. O yüzden planlı bir başarının yerini kısa süre sonra tatminsizliğe bırakması hissi yerine plansız bir mutluluğu getiren şansın keyfini tercih ederim.Yıllar önce büyük bir ihtimalle D-Tone Deniz’den apartılmış bir kasetin ardında sesini duyduğum ve zamanla bir şekilde unuttuğum VHK’de karşıma böyle çıktı. Hatırladığım ve bulmaya çalıştığım bir anda eşimin esli ev arkadaşı olan Macar Adam’ın meğerse bu çok sevdiğim ekibin bir dönem basçısı olduğunu öğrenip tekrar gaza gelmem, ilerleyen zamanlarda ise Emek Can’ın Zoltan’ını haftalarca açıkken yakalayamazken bunu başardığım gün içeri girdiğim gibi daha ikinci elimi attığım plağın VHK çıkması, aslında o sokağa doğru gitmemin tek sebebinin Bahariye Pidecisi’nde iki kıymalı bir ayran kombinasyonu ihtiyacı olması... Şans ve rastlantının harika bileşiminin bitmek bilmeyen patlamaları.
Saplantılı olduğumuz konularda algımızın yüksek derecede açık olması en vahşi avlanma duygularımızın dışa vurumu gibi. Kültür ile beslenen bizim gibi organizmalar doğal olarak o şans ve rastlantı makinasının çalışması için farkında olmadan belli şartları zorla yerine getiriyoruz zaten. Geri kalanını ise bence doğa hallediyor. Tıpkı VHK’nin şaman çığlıklarında olduğu gibi doğa her şeyi bir şekilde yoluna sokuyor. Yöntemi bizi yok eder veya sağlıkla büyütür mü onu bilemeyiz tabii ki ama sonuçta biz de onun için yaşadığımızdan şikâyet etmeye de pek hakkımız yok sanırım.
1.
Tüm evren ama özellikle yaşadığımız dünya tamamen canlı olmak üzerine kurulu. Ölüm bile canlı olmanın başka bir formuna geçişi simgeliyor. Belki de ölümden çekinmemizin, bu kadar dert etmemizin sebebi (aslında birilerinin hazırladığı temeller üzerinden oluşan) bilinmezlikten değil, bu yeni yaşam formuna, yani değişikliğe olan çekingenliğimizden kaynaklanıyordur.
Sahilde yürürken ayağına batan kırık deniz minaresi, sırtını yasladığın ağaç, tüm bunların cansuyu olan denizi izlemek için üzerine oturduğun, kimbilir gerçek evi olan dağdan tepeden ne zaman koparılmış kaya, mahallende sırf seninle aynı şeyi düşünmüyorlar diye “nefes israfı” diyerek küçük gördüğün, semtime uğramasın dediğin insanlar, ucuz et misali kullanıp attığın bedenler. Hepsi bize sunulmuş yaşamı işaret ediyor. Bu o kadar değerli ki elinden alınması mide bulandırır, üzerine birileri kir bulaştırdığında rahatsız olursun. Temel sebep özlemek ya da mutlu olmak değil, yaşamak, ölmek ve tekrar yaşamak için var olduğunu bilmek. Her kim veya her ne ya da neler bunu sağlıyor ise.
Dağların eteklerinde sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiş ağaçların gölgesinde yaşayan minnacık canlıları gözleyen şahinin aklından geçen sorular, yaşamın temeline dair merak edilen her şeyin avucumuzun içinde olduğuna dair cevapları ile geliyor. Tüm o ağaç dallarının altında gezinen ceylan da, köklerin içine saklanmış köstebek de bizimle aynı bilince sahip. Sırf farkına vardık diye daha iyi veya daha yüce değiliz. İnsan ile salyangoz arasında şuursal bir fark yok. Hatta aklımız o kadar lüzumsuz (ama bir o kadar da güzel) bilgi ile dolu ki belki de bir sümüklüböcek sadece temel düşüncelerinin sağlamlığı ile bizi sırt üstü yatırabilir.
Ölüm tüm engellenemez heybeti ile her daim karşımızda ise ve kaçınılmazsa o zaman bunu bir öcü masalına çevirmenin ne âlemi var. Ölüm cinayet ile, müdahale ile geldiğinde acı bir hikâyeye dönüşür. Diğer türlüsü tatlının üzerinde gelen ballı kaymaktır. Yaşam ile beraber ölümün varlığı her daim desteklenmeli ve çocuklarımıza, yeğenlerimize erkenden anlatılmalı. Yanında öldürmenin de ne kadar acı verici olduğu, doğa ile uyumu kaybettiğimizde başımıza gelecek her felaketin sorumlusunun da bizler olduğunu öğretmeliyiz.
Yaşam göğün ötesinde, bırak bizi, bizi çevreleyen yıldızların bile göremeyeceği bir uzaklıktan itibaren tüm çevremizi kaplayan sonsuz bir atmosfer, ince bir pike gibi. Pikenin ipliği kopsa da o atmosfer kopan ipi başka bir şekilde değerlendirmekte. Koca bir geri dönüşüm makinasının ham maddeleriyiz. Daha ötesi değiliz. O nedenle kendimizi büyük görmenin de pek bir manası yok. Ne görünce iğrendiğimiz böcekten, ne de peluş bir oyuncak yerine evde beslediğimizi sandığımız, evcil olduğunu düşündüğümüz hayvanlarımızdan daha iyi bir yerdeyiz. Elimizdeki en güzel özellik sevgiyi tarif edebilmek ama onu da başka bir yeni ürün olan nefret ile örtme yeteneğine sahibiz.
Nerede veya ne tarafta olursanız olun kazanan hep doğa olacak.
2.
Astrofizikçi, eğitimci ve tarihçi Atilla Grandpierre’in uzun süreli yaşam formu Vágtázó Halottkémek (Gallopin Coroners) ya da daha çok bilinen adı ile VHK 1975 yılında kuruldu. Punk’ın Avrupa’yı tehdit ettiği ve doğal olarak Demir Perde ülkelerinde de yöneticilerin endişe ile yaklaştığı bir ortamda ortaya çıktı. Neredeyse 11 yıl kendi ülkelerinde yasak yediler. Atilla’nın özgür düşünce ve bedeni övdüğü lirikleri doğal olarak birilerinin bilincini açar diye ciddi ve takım elbiseli birileri tarafından müziklerine korku ile yaklaşıldı. Yine de seksenler başında bölgedeki başka ülkelerde kısa turneler ile kendilerini göstermeyi başardılar. Yanlış anlaşılmasın VHK siyasi sözler yazmıyor. Memleketlileri, etnomüzikolog Béla Bartók’un başka halklar ve başka sesler üzerine olan takıntılı hayatının etkisi ile her ne kadar şimdi anlamı tamamen bozulduysa da etnik müziğin (Macar halk ezgileri ve şaman ruh hali) punk ile birleşiminden oluşan bu ekip, aslında sadece var olmaktan bahsediyor. Hayat, doğa, kendini keşif ve dolayısı ile güzelliklerin doğurduğu özgürlüğü seçiş. Tüm bunlar zaten sözde politik emellerin temeli olan özgürlük ve birlikte yaşama hayalini sıfır siyaset ile yerine getiriyor.
Düzensiz aralıklarla albüm çıkartmaya devam eden VHK’nin hislerime konu olan 1990 tarihli canlı albümü A Világösztön Kiugrasztása (Jumping out the World - Instinct) ise Jello Biafra’nın Alternative Tentacles’ından çıkma. Buralara gelmelerini sağlayan şey ise başka bir güzel insan olan Henry Rollins’in Black Flag sonrası ortamları katlettiği Rollins Band’in Macaristan konserinini açılışını yapmaları sayesinde oluyor. En azından sebep oluyor. Rollins Band VHK konserinde izleyicinin tepkisine, delicesine patlayan enerjiye hayran kalıyor ve İngiltere turlarına davet ediyor. Bundan sonra yeraltı ruhunu hiç kaybetmeden, anaakıma yenik düşmeden, bilinirliğini arttırarak ama hiç şımarmadan, otantik, turistik bir müziğe dönüşmeden yoluna devam ediyor.
Világösztön Kiugrasztása çığlıklarla başlayıp, gürültü ile cilalanıp yine çığlıklar ile biten bir haykırış. Bu çığlıklar acı veya efkârdan ya da sisteme kızgınlıktan değil doğada olmanın getirdiği güzelliklerden kaynaklanan bir uluma aslında. Huzuru arayacağım diye gittiğiniz ama akşam hiç bitmeyen bir senfoniye kulak misafiri olmak durumunda kaldığınız ormanların kaotik orkestrasının insan versiyonu. İçine çekecek diye kaçmaya çalıştığınız değil de “Merkezinde ne vardır acaba?” diye merakla içine girmek istediğiniz sonik bir girdap.
Dağların sertliği ile yumuşacık çimenin arkadaşlığı. Dostunu, kardeşini, sevgilini özgürce, sevgiyle öpebilmek ve sarılmak. Punk sadece çengelli iğne ya da ucuz kayıt yöntemi değil, punk aynı zamanda bahçende sevgiyle izlediğin, meyve vermiş ağaç. İşte o yüzden ölmez ya da o yüzden ölmemesine izin vermemeliyiz. muratmrtseckin@gmail.com